"Hayattan insan çıkarmak" diye bir şey vardır, cafcaflı söz meraklıları kullanmaya pek bayılır; "ben hayatımdan çok insan çıkardım". Bir yapana sormak lazım, hayattan insan çıkarmak telefon rehberinden bir numara silmekten ne kadar fazla? Ya da, telefon rehberinden bir numara siler gibi bir hayatın bir başka hayattaki izlerini yok etmek mümkün mü?
Unutmak büyük nimet, tabii kullanması bilinirse. Asla bir sihirli değnek değil; çare ama, kolay ve bedelsiz de değil. Hayattan insan çıkarmak, unutmaya karar vermek ve uygulamaya başlamak olsa gerek. Netice itibariyle de izlerin derinliğine, çokluğuna göre değişecek bir süre sonunda, bir kişiden "arınmak" demek. Tek bir kontrol edilemez tarafı var ki, o da hayattan çıkarılan kişinin hayatında edinilmiş yer...
Buradan bakılınca, hayattan insan çıkarmak, bir hayattan çıkmaya göre çok daha kolay. Herhangi bir kimse, rehberden numara silmekle başlayıp, birtakım eşya atmakla, uzakta geçirilen bir süreyle hayattan çıkarılabilirken, bir başka hafızadan çıkıp gitmek, kontrol sahibi olunmayan bir yerle alakalı şımarıkça isteklerde bulunmak, bildiğimiz dünyanın kanunlarına baş kaldırmaktır.
Unutmaktan daha zor bir şey varsa, o da unutulmak. Elde değil çünkü.
Halbuki ben, bazı hayatlardan çıkmak istiyorum. Aldıklarımı geri verip, verdiklerimi almak, hesabın altına bir çizgi çekip dipte bucakta sinmiş kokuları dahi yok etmek ve çekip gitmek istiyorum.
Yakmaktan, yıkmaktan, kırıp dökmekten, kapıları çarpmaktan çekinecek değilim.
Bildiğimiz dünyanın kanunlarına baş kaldırarak ve şımarıkça istiyorum bunu.
Salı, Mart 11, 2008
Pazartesi, Mart 03, 2008
su sızıyor
Kadın elinden çıkma yazılarda kadın sorunlarına kadınca bakışlardan, üçüncü sayfa haberlerindeki istismar edilen kadının çığırtkanlığının yapılmasından, "türban" meselesine "modern kadın" gözüyle bakıştan baydım feci. Kadın duygularınıza, erkek oluş halinize dokunmadan bir insan olsanız iki dakka, evvela vicdan organlarınızı yoklasanız da öyle konuşsak, gerisi ufak bir ayrım.
***
Yazsam yazsam hiç anlaşılmasa, kelimeleri dizsem dizsem rastgele, o da benim dünyam olsa. Alabildiğine soyut bir anlatımı benimsesem, bir gün muhayyileden, diğer gün pantolonlu buluttan dem vursam. Öyle yapıyorlar bazen, kim anlıyor, kime anlatılıyor bilmiyorum, bana değil herhalde.
***
Bunaldıkça kaçacak delik arayanlar er geç ana rahmini keşfedecekler. Hep vardı gerçi ama, yeniden trend olacak görürsün. O vakte kadar bir şirket kurup ana rahmine günübirlik seferler düzenleyelim diyorum, ha Muhsin?
***
Babaannemin 15 sene öncesine kadar peynir suyu süzdüğü kesenin yıkanmış ama çıkmamış kokusu, eve sinmiş yoğurt, peynir, serin serin kap kacak kokusunun, arka odaların havasının sokak ortasında ne işi var? Bu da mı rutubet ulan?
***
Düşün taşın, tart biç, en sonunda elindeki teraziden şüphe eder hale geldin. Varoluşsal birtakım fikirlerle dertlendin, pekiyi kredi kartının limiti TopShop'ta bitince dertlenenden daha fazla bir katkın mı oldu dünyaya? Ne bağırıyorsun o zaman?
***
Eskiden soyut ve somut ayrımı böyle kolaydı; duyularla algılayabildiklerimiz somut, algılayamadıklarımız soyut. Prefrontal korteks bir duyu organı değildir, hayır. Kıskançlık soyuttur. Artık o kadar kolay değil, ağaç mesela, soyut. Ne ağacı? Meşe ağacı. Meşe ağacı somut, en az meşe odunu kadar, somut, ve budaklı.
Perşembe, Şubat 28, 2008
ah bu şarkıların gözü kör olsun
İki hafta kadar evvel mtv'de rastladım bir videoya, nip/tuck tadındaki vitrin mankenleri dikkatimi çekti dekor arasında. Evet evet, bu video dikkatimi celbetmişti, sonuna kadar seyrettim. Kimdir bu işin sorumluları merak ettim, gösteriden sonra kulise gidip ellerini sıkmak istedim.
Cinema Bizarre adlı bir grupmuş bunlar. Şarkının ismi de Lovesongs (They Kill Me). Mevzubahis video şu linkte;
http://www.youtube.com/watch?v=NbhuvD8DSW0
Birkaç gün sonra hala unutmadığımı farkedip bunda bir alamet olmalı diyerek, evvela şu videoyu bir daha seyredeyim dedim. Akabinde bunlar yeni bir grup mu, eski mi, underground mu, yoksa bir başka tarzdan bu hale prodüktör marifetiyle mi gelmişler, efendime söyleyeyim grup elemanları reşit mi, bu aktivite çocuk istismarına girer mi gibi sorular zihnimde dolaşmaya başladı. Bunları tek bir şarkıdan anlayabilmek mimkin değildi, böylece ufak çaplı bir araştırmaya giriştim.
Araştırmalarım neticesinde Almanya kökenli, profesyonelce "produce" edilmiş süper bir gösteri grubu oldukları kanaatine vardım. Yine de kendilerine "hıh" deyip geçemiyor, haklarında daha çok bilgi sahibi olmayı manyakça istiyordum. Güzel tasarlanmış web sitelerinin Almanca oluşuna tilt olmuş da olsam haklarında materyal aramaktan vazgeçemedim. Gösterdiğim alaka beni de şaşırtmıştı, "Bu teenage grupları piyasası takip edilmez oldu hacı, sevmiyorum, tiksiniyorum" laflarından sonra, "bu eller... bu eller artık bir işe yaramaz" deyip de iş başına geri dönmek gibi, ve dahi yeniden aşık olmak gibiydi.
Tarzlarının rock iddiasında olduğunu sanıyorum. Benzer şekilde "produce" edilmiş (kötü bir tabir ama yapılmış mı demeliyim, yapımlandırılmış diye element mi uydurmalıyım bilmiyorum.) diğer grupları gözlerimde tomurcuk yaşlarla, dün-bugün-yarın tripleriyle hatırladım sayelerinde. Mesela bir HIM vardı, şu videoyu hatırlayalım:
http://www.youtube.com/watch?v=7k1z5M3BDZo
HIM'in ilk albümünden sonra güçlü prodüktörlerce keşfedilip allanıp pullanması, erkek güzeli vokalin boyanıp genç kızların önüne atılması neticesinde, bu şarkıyla başlayıp birbirinden yavşak şarkılarla dolu albümler çıkarmasının başlangıcıdır bu video. Bakınız birbirinden saçma unsurlara, o "join me in death" temasının çiğliğine, şu gösterişe. Valo'nun prodüktör eli değmemiş imajına bir bakınız (when love and death embrace adlı şarkının videosu olabilir mesela), bir de şu imaja bakınız. Nasıl da doğru yerler vurgulanmış, nasıl da hedefe varılmıştır. HIM kendi halinde bir rock ve dahi cover grubuyken (Wicked Game coverı da çok iyidir bu arada) dünyaya bu imaj ile açılmış, genç kızların ve teenagerların love metal idolü olmuştur. İmza günlerine gelen zavallı gençlerin kılığından kıyafetinden HIM çılgınlığının boyutlarını anlayabilmek pek mümkündür.
Pekiyi, elde mukayese yapılacak bir ilk albüm yoksa, bir Cinema Bizarre hadisesinin prodüktör allaması ve de pullaması olduğunu nasıl anlayabiliriz? Evvela, yaşının 19 olduğunu öğrendiğim bir frontman'i ve daha fazla göstermeyen elemanları olan bir grubun saçıyla, makyajıyla, kıyafetiyle böylesine profesyonel bir imaj çıkarması pek mümkün değildir. Makyaj yapıp travesti gibi giyinen heriflerin bunu zamanla kendine yakışanı giymek haline getirmişleri ile, "sana bu imaj çok gider şekerim" direktifiyle edinmişleri arasındaki fark son derece açıktır. Yaptıkları müziği karşılaştırmadan, şu iki resimdeki grubun imajlarına bakalım;
İnsanın şu kılığı kendine bir yakıştırması var. Bakınız mevzu bahis grup London After Midnight'a (alttaki resim), bakınız ve ibret alınız şu "ben anamdan travesti doğdum" halinden. CB elemanlarının da sebat ederlerse zamanla alışacaklarını umuyorum. Zira bir promo çekimi sırasında bayram çocukları gibi yeni elbiseleriyle stüdyolarda koşuştuklarını gördüm, olsun o kadar dedim. Bu şekle şemale dün kavuşmamış olabilirler, sorsanız "biz altı yaşımızdan beri visual kei kanunları üzre bu anime kılıklarıyla geziyoruz" diyeceklerdir. Fakat bu şeklin insanın kendi eliyle yapılmasını geçtim, herhangi bir kuaföre tarif edilmesi de zordur. İnsanın on yılın sonunda bu kılıkla gezmesi ile iki senede kendini image maker'ların elinde bulması arasında fark vardır. Frontman karizması dediğin nah böyle olur demeden de geçemeyeceğim bu arada.
Makyaj konusunda bir parantez açmak istiyorum, eski kanaatlerimin aksine bu bir yakıştırma hikayesi değilmiş. CB çocuklarının suratlarına dikkatlice bakılırsa hiçbirinin erkek güzeli olmadığı açıkça görülür. Bildiğimiz Alman veledidir hepsi. Tamam şarkı söyleyen eleman biraz daha güzel gibi, öyle olsun. Yoldan çevirdiğimiz erkek adamı bozan makyaj bunları neden bozmuyor diye sorulduğu vakit vereceğim cevap, "profesyonellik şekerim, profesyonellik" olur.
Çekilmiş üç adet videoda da bu profesyonellik açıkça görülüyor zaten, her biri bambaşka bir konsept, bambaşka kıyafetler kullanılmış. Kolaya kaçılmayıp cidden özenilmiş, uğraşılmış. Yapılan iş müzikte bir devrim olmasa da iyi sunulmuş, bu yüzden takdiri hak ediyor. Sanırım ikinci video, albümdeki "sinema teması"na sahip, şuradan görülebilir;
http://www.youtube.com/watch?v=IFpC7QBOWYY
Şarkı tabii ki, teenage fanleri zorlamayacak sözlere, akılda kalır melodilere sahip, gerçekte pek de bir özelliği olmayan, basit bir iş. Buna rağmen düzenlemede ve kayıttaki profesyonellik, yine bu çocukların arkasındaki sağlam desteğe işaret. Kendileri de ortamda biraz yabancı, mizansende biraz eğreti duruyorlar zaten. Bilemiyorum nasıl ifade etmeli bu "altında kalmışlık"ı, ama zamanla aşacakları/alışacakları kesin.
Zaten bir sonraki video olduğunu tahmin ettiğim şu videoda, yine özenilmiş bir gösteri olduğu ve bizim çocukların duruma gittikçe daha da yakıştıkları görülüyor. Bu şarkıya da dikkat edilmesini özellikle rica edeceğim, bir yerlerde daha evvel duyduğuma emin gibiyim. Bir youtube videosu fonu olur, daha eski bir şarkı olma ihtimali olur, ya da sadece benzetiyor da olabilirim. Şarkıyı tek başına bir yerde duymuş olsam ilk tahminim, "aa The Rasmus değil mi bu?" olurdu. Sahi bir The Rasmus vardı, ne oldu onlara? Finlandiya'nın yüz karaları, şarkılarını çatlak sesle vokallendiren karga tüyü gotikleri olarak tanıdığımız The Rasmus'un da geçmişinde bu şarkıya pek benzer bir işleri bulunur ki seyredilmesini, dinlenmesini şiddetle tavsiye eder, bu gruba da şefkatle yaklaşılmasını isterim bu sebepten. Zira onları da "dünyaya açılma" sırasında imajlandırmış bir ekip vardır sanırım, ve şu an bildiğimiz iğrenç The Rasmus halinden bunlar sorumludur. Halbuki gayet neşeli ve eğlenceli çocukların grubudur The Rasmus, insanın şu videoyu gördükten sonra homini humini diye yolda durdurup sevesi gelir.
Cinema Bizarre'ın ise henüz ne tür çocuklardan oluştuklarını çıkarabilmiş değilim. Almanya'daki tanınmışlıkları ile dünyadaki tanınmışlıkları aşağı yukarı aynı. Yeni yeni televizyon programlarına çıkıp saçlarını bozmadan kameralara kaçamak bakışlar atan minik weirdolar olarak görünüyorlar. Tabii birtakım teenager tarafından idol haline getirilmiş olduklarından şüphem yok. Fan forumları varsa oralardaki sohbete göz atmak şahane bir deneyim olacaktır bu konuda.
Ben esas, büyük konserler vermeye başlayınca sahnede yapacakları taşkınlıkları merak ediyorum. Bariz travesti olan yan vokal eleman ve ultra şirin anime yaratığı basçı arasında geçecekleri düşünüyorum, onlara "sahnede öpüşürseniz seyirci nasıl çığlık atar biliyo musunuz" demek istiyorum. Ve bir ikinci albümleri olursa yapacakları müziği de merak ediyorum, çünkü bu tarz grupların imajla geçemeyecekleri bir sınavdır ikinci albüm. Prodüktör gölgesinden biraz çıkıp kendi müziklerini yapabilecekleri ve umarım kabul görecekleri bir albümdür. My Chemical Romance gibi gayet kolpa bir grup bunu yaptıysa CB'nin de yapması dileğimiz, temennimizdir.
Şu şirinliğe bak yahu yirim ben sizi
Pazartesi, Şubat 25, 2008
küçük şeyler - 3
Groupie olmaya eğilimliyim galiba. Pişkolocik sorunlarım var, gerçekten.
Hani hiçbir şeyi beğenmiyorum ya göya, bazen neleri beğendiğime ben de şaşırıyorum.
Bu salak detayı sözlüğe yazmayı denedim, bir başlık uyduramadım. Biliyorum ki benden başka seven var bunu, var ulan. Tek seven ben olamam.
Şudur; bir konserde vokalist/frontman aynı zamanda enstruman (tercihen gitar) da çalıyorsa, performans sırasında kendi kısmını çalar, bitirir ve pena tuttuğu elini mikrofona götürür. Pena tutan parmakları diğerlerinden ayıraraktan, eğretice kavrar mikrofonu. Tercihen ve bazen, sağda/solda duran seyircilere döner.
İşte o tribin bütünüdür.
Bunu yapan eleman hangi grubun mensubu olursa olsun, isterse feci bir müzik yapsın, o andan itibaren ben onun hastasıyımdır.
Hani hiçbir şeyi beğenmiyorum ya göya, bazen neleri beğendiğime ben de şaşırıyorum.
Bu salak detayı sözlüğe yazmayı denedim, bir başlık uyduramadım. Biliyorum ki benden başka seven var bunu, var ulan. Tek seven ben olamam.
Şudur; bir konserde vokalist/frontman aynı zamanda enstruman (tercihen gitar) da çalıyorsa, performans sırasında kendi kısmını çalar, bitirir ve pena tuttuğu elini mikrofona götürür. Pena tutan parmakları diğerlerinden ayıraraktan, eğretice kavrar mikrofonu. Tercihen ve bazen, sağda/solda duran seyircilere döner.
İşte o tribin bütünüdür.
Bunu yapan eleman hangi grubun mensubu olursa olsun, isterse feci bir müzik yapsın, o andan itibaren ben onun hastasıyımdır.
Salı, Şubat 19, 2008
Bir tarihte demişim ki,
Her şeye rağmen anlatmak, ifade etmek mi; ifadenin "olgunlaşmasını" beklemek mi?
Konuşabiliyor olmak böyle özel, böyle şerefliyken, durup fırtınaların dinmesini, taşların yerine oturmasını beklemek de bir yol, bir tercih. Çoğu zaman, paylaşmak ve olgunlaşmak arasında bir tercih. Paylaşılarak küçülen şeyleri kimselere vermeyip yerinde tutmak, biriktirmek, ve yakmak, ve yanmak, ve pişmek, ve sertleşmek bir olgunlaşma ise zaman zaman bencil davranmalı.
Zaten "paylaştıkça hafifleme" tespiti, ancak kişinin kendi zaviyesinden bakıldığında doğrudur; ağırlığın dağıtılması sebebiyle kişi yükünden kısmen kurtulmuş fakat toplam ağırlık aynı kalmıştır [kütlenin korunumu varsa bunun da bir çeşit korunumu olmalı. Fizik bilmek mi demiştik?]. Birikenlerin yanmasını beklemek, pişmekten daha çok acı ve sabır istese de, dağılmış parçaların her birinin yok olmasını beklemekten daha imkansız değildir. En zorlayıcı tarafı ise, yanmadan önce taşınabilecek ağırlık miktarıdır.
Her şeye rağmen anlatmak, ifade etmek mi; ifadenin "olgunlaşmasını" beklemek mi?
Konuşabiliyor olmak böyle özel, böyle şerefliyken, durup fırtınaların dinmesini, taşların yerine oturmasını beklemek de bir yol, bir tercih. Çoğu zaman, paylaşmak ve olgunlaşmak arasında bir tercih. Paylaşılarak küçülen şeyleri kimselere vermeyip yerinde tutmak, biriktirmek, ve yakmak, ve yanmak, ve pişmek, ve sertleşmek bir olgunlaşma ise zaman zaman bencil davranmalı.
Zaten "paylaştıkça hafifleme" tespiti, ancak kişinin kendi zaviyesinden bakıldığında doğrudur; ağırlığın dağıtılması sebebiyle kişi yükünden kısmen kurtulmuş fakat toplam ağırlık aynı kalmıştır [kütlenin korunumu varsa bunun da bir çeşit korunumu olmalı. Fizik bilmek mi demiştik?]. Birikenlerin yanmasını beklemek, pişmekten daha çok acı ve sabır istese de, dağılmış parçaların her birinin yok olmasını beklemekten daha imkansız değildir. En zorlayıcı tarafı ise, yanmadan önce taşınabilecek ağırlık miktarıdır.
Pazartesi, Şubat 18, 2008
bunu bana neden yaptın
diye sormak istediğim zaman, aynısını birilerinin de bana sormak istiyor olabileceğini düşünürüm. sonra da onların kim olabileceğini. sonra da kimseyi bulamam.
bulamıyor olmak, bu kimselerin yokluğuna delil değil. fakat, yeterince sert olunduğunda, inandırıcıdır.
üzmek yerine üzülmek. kırmak yerine kırılmayı tercih etmek.
- tam bir loser gibi yazmışsın
- biliyorum
- gerek yoktu
- farkındayım
- faydası da yok
- zaten benim de niçin yazdığım hakkında fikrim yok. bir çeşit rehabilitasyon olabilir mi?
- yine de onaylamıyorum.
- sen bilirsin.
bulamıyor olmak, bu kimselerin yokluğuna delil değil. fakat, yeterince sert olunduğunda, inandırıcıdır.
üzmek yerine üzülmek. kırmak yerine kırılmayı tercih etmek.
- tam bir loser gibi yazmışsın
- biliyorum
- gerek yoktu
- farkındayım
- faydası da yok
- zaten benim de niçin yazdığım hakkında fikrim yok. bir çeşit rehabilitasyon olabilir mi?
- yine de onaylamıyorum.
- sen bilirsin.
Salı, Şubat 05, 2008
ben demiştim
The Bucket List diye bir film gördüm, çok hatırlanacak cinsten bir şey değil.
İnsan hayatının, dostluğun önemi ve paranın önemsizliği, daha doğrusu mutlu olmak ve mutlu etmek için kullanılmayan zenginliğin önemsizliğini vurgulayan romantik bir film bu. Hakkında yazmamın sebebi, başında "anlatıcı"nın söylediği birtakım cümleler. Tam metnini bulamadım, ama şöyle bir şeylerdi;
"...kimileri insan hayatının değerini hafızalarda bıraktığı izle ölçer, kimileri yaptığı işlerle..."
"Edward Cole, hayatının son altı ayını son derece güzel/dolu geçirdi"
İnsan hayatının değeri ile alakalı şurada konuşmuşum, iki ay kadar önce.
Filmde buna benzer bir cümleyi görünce saçma salak bir gururlanma hissetmedim, derhal, böyle filmlerin kimler için çekildiğini düşündüm. Mesela, filmin afişinde orijinal adının bulunmuyor olması bir veri sayılırdı. Dağıtımcının görüşü deyip geçsek de, hedef kitle açısından bir fikir verdi bana. Yani işte, romantik komedi seyircisi filmi diye etiketlemekten çekinmeyeceğim bir film.
Sinemayla iştigali romantik komedi seviyesinde olan seyirci hakkında basitçe "düz adam" tanımlaması da yapılabilir ama biraz daha geniş düşünülürse "orta-üst entelektüel seviye" de bunlara dahil edilebilir. Yani düz adama düz adam diyenler. Yani birileri dümdüz yaşayıp hayat standartlarını dünya standardı bellerken, o birilerini düz adam olarak sınıflandırıp etiketleyenler.
Şimdi, bu adamlar beğensin diye film yapmış olan zihniyet, bu filme böyle bir cümle koyuyorsa, bununla bir şeyler hedefliyor demektir. Bu cümleyle o adamın his dünyasında bir yerlere dokunacağını düşünüyordur mesela, ya da küçük bir ihtimalle bu tarz lafları gerçekten içinden gelerek, bir keşif neticesi yazmıştır.
Ben o yazıyı yazarken bir keşif ve idrak içindeydim. Bir şeyler düşünüp neticesinde bunu buldum.
Bir başka tarihte de taraf olmak, taraf seçmek hakkında yazmışım. Bundan bir zaman sonra da "Düşünmek, taraf olmaktır." sloganıyla gazete çıktı. Bu gazetenin hedeflenen okur kitlesini düşünüyorum mesela, yine aklıma orta üst entelektüel seviye, yani "düz adama düz adam diyenler" geliyor.
Yani ben mütemadiyen bir şeyler bulduğumu sanıp not ediyorum, sonra onları ortalama fikir manipülatörlerinin elinde kullanılırken görüyorum.
Fikir ve his dünyam hakkında ciddi endişelerim var o gün bugündür.
İnsan hayatının, dostluğun önemi ve paranın önemsizliği, daha doğrusu mutlu olmak ve mutlu etmek için kullanılmayan zenginliğin önemsizliğini vurgulayan romantik bir film bu. Hakkında yazmamın sebebi, başında "anlatıcı"nın söylediği birtakım cümleler. Tam metnini bulamadım, ama şöyle bir şeylerdi;
"...kimileri insan hayatının değerini hafızalarda bıraktığı izle ölçer, kimileri yaptığı işlerle..."
"Edward Cole, hayatının son altı ayını son derece güzel/dolu geçirdi"
İnsan hayatının değeri ile alakalı şurada konuşmuşum, iki ay kadar önce.
Filmde buna benzer bir cümleyi görünce saçma salak bir gururlanma hissetmedim, derhal, böyle filmlerin kimler için çekildiğini düşündüm. Mesela, filmin afişinde orijinal adının bulunmuyor olması bir veri sayılırdı. Dağıtımcının görüşü deyip geçsek de, hedef kitle açısından bir fikir verdi bana. Yani işte, romantik komedi seyircisi filmi diye etiketlemekten çekinmeyeceğim bir film.
Sinemayla iştigali romantik komedi seviyesinde olan seyirci hakkında basitçe "düz adam" tanımlaması da yapılabilir ama biraz daha geniş düşünülürse "orta-üst entelektüel seviye" de bunlara dahil edilebilir. Yani düz adama düz adam diyenler. Yani birileri dümdüz yaşayıp hayat standartlarını dünya standardı bellerken, o birilerini düz adam olarak sınıflandırıp etiketleyenler.
Şimdi, bu adamlar beğensin diye film yapmış olan zihniyet, bu filme böyle bir cümle koyuyorsa, bununla bir şeyler hedefliyor demektir. Bu cümleyle o adamın his dünyasında bir yerlere dokunacağını düşünüyordur mesela, ya da küçük bir ihtimalle bu tarz lafları gerçekten içinden gelerek, bir keşif neticesi yazmıştır.
Ben o yazıyı yazarken bir keşif ve idrak içindeydim. Bir şeyler düşünüp neticesinde bunu buldum.
Bir başka tarihte de taraf olmak, taraf seçmek hakkında yazmışım. Bundan bir zaman sonra da "Düşünmek, taraf olmaktır." sloganıyla gazete çıktı. Bu gazetenin hedeflenen okur kitlesini düşünüyorum mesela, yine aklıma orta üst entelektüel seviye, yani "düz adama düz adam diyenler" geliyor.
Yani ben mütemadiyen bir şeyler bulduğumu sanıp not ediyorum, sonra onları ortalama fikir manipülatörlerinin elinde kullanılırken görüyorum.
Fikir ve his dünyam hakkında ciddi endişelerim var o gün bugündür.
Cumartesi, Şubat 02, 2008
küçük şeyler - 2
Bu defa pencereden gelen rutubet kokusu.
Rutubet kokusu da çeşit çeşittir; nemli duvarların çürüttüğü kumaş kokusuna karışan rutubet kokusu, bodrum katlarının yeteri kadar yapılmayan dip bucak temizliği yüzünden oluşan rutubet kokusu mesela. Bir de, denizi olan şehirlerin apartman diplerinde, arka taraflarda ve çıkmaz sokaklarında deniz kokulu, ama yosun ve iyot kokmayan, eski eşya aromalı fakat kirli olmayan bir koku vardır. Benim bahsettiğim, şimdi tam da arka tarafa bakan penceremden gelen bu koku.
Koku hafızası, koku hatıraları çok kuvvetlidir, pek de gizemlidir. Bir kokunun gözler önüne getirdikleri, hatıra barındıran hemen her nesneden/durumdan canlıdır. Bu koku da bana, çocukluğumun en güzel zamanlarının bir toplamını, bir kolajını getirir. En güzel zamanlar dediğim, bir yaz hatırası, iki yıllık okul tatili gibi bir zaman dilimi değil; mutlu olduğum her anın bir toplamı gibi. Yeni alınan bir kazak, bir çift ayakkabının gerçek bir sevinç getirdiği, gönlümüzü aydınlattığı zamanlar. Sahip olduklarımızın bize sahip olmadığı, bizim onlara bildiğimiz ve anladığımız gibi, istediğimiz gibi sahip olduğumuz zamanlar bunlar.
Asla huzurla içime çekemediğim yaz akşamı kokusunun alacağı olsun, rutubetli apartman dibi kokusu, huzur vermemiş de olsa mutluluğu hatırlatıyor işte.
Rutubet kokusu da çeşit çeşittir; nemli duvarların çürüttüğü kumaş kokusuna karışan rutubet kokusu, bodrum katlarının yeteri kadar yapılmayan dip bucak temizliği yüzünden oluşan rutubet kokusu mesela. Bir de, denizi olan şehirlerin apartman diplerinde, arka taraflarda ve çıkmaz sokaklarında deniz kokulu, ama yosun ve iyot kokmayan, eski eşya aromalı fakat kirli olmayan bir koku vardır. Benim bahsettiğim, şimdi tam da arka tarafa bakan penceremden gelen bu koku.
Koku hafızası, koku hatıraları çok kuvvetlidir, pek de gizemlidir. Bir kokunun gözler önüne getirdikleri, hatıra barındıran hemen her nesneden/durumdan canlıdır. Bu koku da bana, çocukluğumun en güzel zamanlarının bir toplamını, bir kolajını getirir. En güzel zamanlar dediğim, bir yaz hatırası, iki yıllık okul tatili gibi bir zaman dilimi değil; mutlu olduğum her anın bir toplamı gibi. Yeni alınan bir kazak, bir çift ayakkabının gerçek bir sevinç getirdiği, gönlümüzü aydınlattığı zamanlar. Sahip olduklarımızın bize sahip olmadığı, bizim onlara bildiğimiz ve anladığımız gibi, istediğimiz gibi sahip olduğumuz zamanlar bunlar.
Asla huzurla içime çekemediğim yaz akşamı kokusunun alacağı olsun, rutubetli apartman dibi kokusu, huzur vermemiş de olsa mutluluğu hatırlatıyor işte.
Pazar, Ocak 27, 2008
tam buradayım
Yine bir iyi ki doğdum günü, bu defa 25 oldum.
Sayılara takılacak değilim, "çeyrek asrı devirdik görüyor musun Fikri..." fakat şaka maka çeyrek asrı devirmişiz. Ne olacaksa asır devirmekle, merak ediyorum saman gibi geçmiş bir asrı devirsen ne olacak?
Zira asla "yaşlarım"a alışabilmiş değilim, "ben 17 yaşındayken" diye hatırlamıyorum hadiseleri, hesaplayarak yaşla bağdaştırıyorum sonra. Hele 21'den sonra daha bir garip, mesela 23 çok büyükken ne ara 23 oldum, 24'ken nasıl bir 24 oldum; ya da insan nasıl bir 22 olmalıdır bilmiyorum. 30 güzel ama bak, nasıl bir 30 olabilir insan, bu konuda fikrim var, 27 hakkında da var.
24 saatlik gün bazen insanın vücut saatine uymaz ya, vücut saati günü kendine göre başlar ve bitirir. Bunun gibi insan da yaşına göre değil yaşadığına göre büyüyormuş. Bazı seneler yaprak kımıldamazken bazı sene içinde 2-3 yıl birden atlayabiliyormuş.
10 yaşında, sanırım bildiğim, kendim tecrübe ettiğim ilk ciddi şeyi öğrendim, daha doğrusu keşfettim; insanların duyguları, düşünceleri sürekli değildir, ne sana, ne bana, ne kimseye karşı. Ağaç bile bıraktığın gibi durmuyor, o mu duracak?
12 yaşındayken bir gün, okula bisikletle gittiğim günlerden bir gün, bisikletle dönerken, boş yolda, "hayat hep böyle zor mu?" dediğimi hatırlıyorum. Fakat o gün ne olduğunu asla hatırlamıyorum, bayılırmışım böyle koca koca laflar etmeye, yazmışım da üstelik bunu bir yerlere. Bundan sonra büyük laflar etmemeyi öğrenmeliydim, öğrenemedim.
15 yaşında, her teneffüste tuvalete beraber gidip saçını başını düzeltecek birisiyle çift halinde gezmiyor olmanın bir eksiklik olmadığını öğrendim.
16 yaşında, anlatılanla anlaşılanın aynı olmayabileceğini öğrendim. Kendini anlatmak, kendini doğru ifade diye bir şey varmış, öyle gelişine olmuyormuş. Adamı şey sanıyorlar sonra maazallah.
16 yaşındayken duyduğum en güzel şey, bir arkadaşın söylediği "gecenin en karanlık olduğu zaman, sabah olmasına en yakın zamandır." sözüydü. 16 yaşında, herkes bir anda giderse neler olacağını öğrendim. Bu yüzden bi daha yemezler.
Yine yaş 16, kız denen yaşam formunun ağır adımlarla, zerafet içinde yürüyen, rüzgarı parfüm kokan, genç kız ve pop müzik dergileri biriktiren bir şey olmasa da olabileceğini öğrendim. Hiphopçı tipi kız vaa, metalcisi vaa, kabadayısı vaa, arabeskçi alamancı vaa, vaa oğlu vaa...
17 yaşında son derece yavşak ve zevzek birtakım ilişkilere birinci dereceden şahit olarak yazıldığımdan "nalet olsun erkek denen şeyle başka bir şey yapılmıyor mu ulan" deyip varoluşuma isyan ettim, bu sebepten uzun yıllar potansiyel sevgililerin ensesine tokat, kulağına fiske attım.
"En iyi arkadaş, ihtiyacın olduğunda hiç yanında olmayan şeydir." - 17 yaş. Üstelik bunu kullandım kaç sene sonra, onaylayan bile çıktı. Doğru öğrenmişim demek ki.
18 yaşında soyutlanmayı öğrendim. Bilfiil içinde olduğum her şeyin aynı zamanda dışında olmayı becerebildim ki, istemediğim anılar pek siliktir.
19 yaşında işler ne kadar "messed up" olursa olsun, o "mess"i paşa paşa temizleyeceğimi öğrendim. Hem de en başından başlayarak. Birine gidip, "burayı çok karıştırdım ben, yardıma ihtiyacım var" demenin bir faydası olmayacağını öğrendim, ve birisi "bak bu defa seni kurtarıyorum ama bir daha bu kadar karıştırma" deseydi bunu öğrenemeyecektim. Bazı tecrübeler olması gerektiğinden pahalıya mal oluyorsa o insanın kendi salaklığıdır.
Aman iyi ki öğrenmişim, bu yüzden "yardım isteme güdüsü"m güdük kaldı.
21 yaş, hiç bitmez denen biter, asla olmaz denen olur. Olabilir, öğrenmek lazım bunu. Şaşkınlık, bir "dönem" adıdır.
23 yaşında, birilerinin gelip birilerinin gittiğini farkettim, düne kadar hiç tanımadığın birisiyle bugün neler konuşuyor olduğuma şaşırdım. İnsan, arkadaş falan, ne çok yakınında durulası, ne çok uzağında olunası bir şey. Güvenli bir mesafede durulursa, çok da sevilesi bir şey.
ve dönüp bir bakınca, sonun başlangıcı denen şey doğruymuş, olabilirmiş, onu öğrendim.
Yine 23, olan biten, insanın üzerinden su gibi akıp gidebilirmiş. Taşın üzerinden akan su gibi ama, odunun değil. Su odunu çürütür ama taşı sadece aşındırır, içine işlemez. Her sabah, temiz bir dimağ, hınçsız-hırssız bir zihinle, bomboş uyanılır, bazı günler de bir tortu hissedilebilir, "bu ne ola ki" denebilirmiş.
Ufacık bir söz insanın kalbine kalbine gelir, titretirmiş; insanın hayatını değiştirebilecek başka şeyler, gönlünün ucuna bile değmez, bir kıpırtıya bile sebep olmazmış - buna bir isim koyamadım ama bunu öğrendim.
24 yaşına kadar, "niyet insanı kurtarır" sanırdım, kurtarmadığını öğrendim. Ne niyet, ne emek. İyi niyetler de, verilen emek de sırası geldiğinde orada bırakılıp gidilmeli. Mümkün mertebe çabuk, olay yerinden uzaklaşmalı, uzaklaşılırken de unutmalı.
Yine 24, baya, bildiğin kadınım ben yahu - bunu öğrendim.
Seneye de bekleriz, hatırlayıp kutlayanlara, bilhassa bu yaşımın en güzel hediyesi Elif Ece'ye teşekkür ederim.
Sayılara takılacak değilim, "çeyrek asrı devirdik görüyor musun Fikri..." fakat şaka maka çeyrek asrı devirmişiz. Ne olacaksa asır devirmekle, merak ediyorum saman gibi geçmiş bir asrı devirsen ne olacak?
Zira asla "yaşlarım"a alışabilmiş değilim, "ben 17 yaşındayken" diye hatırlamıyorum hadiseleri, hesaplayarak yaşla bağdaştırıyorum sonra. Hele 21'den sonra daha bir garip, mesela 23 çok büyükken ne ara 23 oldum, 24'ken nasıl bir 24 oldum; ya da insan nasıl bir 22 olmalıdır bilmiyorum. 30 güzel ama bak, nasıl bir 30 olabilir insan, bu konuda fikrim var, 27 hakkında da var.
24 saatlik gün bazen insanın vücut saatine uymaz ya, vücut saati günü kendine göre başlar ve bitirir. Bunun gibi insan da yaşına göre değil yaşadığına göre büyüyormuş. Bazı seneler yaprak kımıldamazken bazı sene içinde 2-3 yıl birden atlayabiliyormuş.
10 yaşında, sanırım bildiğim, kendim tecrübe ettiğim ilk ciddi şeyi öğrendim, daha doğrusu keşfettim; insanların duyguları, düşünceleri sürekli değildir, ne sana, ne bana, ne kimseye karşı. Ağaç bile bıraktığın gibi durmuyor, o mu duracak?
12 yaşındayken bir gün, okula bisikletle gittiğim günlerden bir gün, bisikletle dönerken, boş yolda, "hayat hep böyle zor mu?" dediğimi hatırlıyorum. Fakat o gün ne olduğunu asla hatırlamıyorum, bayılırmışım böyle koca koca laflar etmeye, yazmışım da üstelik bunu bir yerlere. Bundan sonra büyük laflar etmemeyi öğrenmeliydim, öğrenemedim.
15 yaşında, her teneffüste tuvalete beraber gidip saçını başını düzeltecek birisiyle çift halinde gezmiyor olmanın bir eksiklik olmadığını öğrendim.
16 yaşında, anlatılanla anlaşılanın aynı olmayabileceğini öğrendim. Kendini anlatmak, kendini doğru ifade diye bir şey varmış, öyle gelişine olmuyormuş. Adamı şey sanıyorlar sonra maazallah.
16 yaşındayken duyduğum en güzel şey, bir arkadaşın söylediği "gecenin en karanlık olduğu zaman, sabah olmasına en yakın zamandır." sözüydü. 16 yaşında, herkes bir anda giderse neler olacağını öğrendim. Bu yüzden bi daha yemezler.
Yine yaş 16, kız denen yaşam formunun ağır adımlarla, zerafet içinde yürüyen, rüzgarı parfüm kokan, genç kız ve pop müzik dergileri biriktiren bir şey olmasa da olabileceğini öğrendim. Hiphopçı tipi kız vaa, metalcisi vaa, kabadayısı vaa, arabeskçi alamancı vaa, vaa oğlu vaa...
17 yaşında son derece yavşak ve zevzek birtakım ilişkilere birinci dereceden şahit olarak yazıldığımdan "nalet olsun erkek denen şeyle başka bir şey yapılmıyor mu ulan" deyip varoluşuma isyan ettim, bu sebepten uzun yıllar potansiyel sevgililerin ensesine tokat, kulağına fiske attım.
"En iyi arkadaş, ihtiyacın olduğunda hiç yanında olmayan şeydir." - 17 yaş. Üstelik bunu kullandım kaç sene sonra, onaylayan bile çıktı. Doğru öğrenmişim demek ki.
18 yaşında soyutlanmayı öğrendim. Bilfiil içinde olduğum her şeyin aynı zamanda dışında olmayı becerebildim ki, istemediğim anılar pek siliktir.
19 yaşında işler ne kadar "messed up" olursa olsun, o "mess"i paşa paşa temizleyeceğimi öğrendim. Hem de en başından başlayarak. Birine gidip, "burayı çok karıştırdım ben, yardıma ihtiyacım var" demenin bir faydası olmayacağını öğrendim, ve birisi "bak bu defa seni kurtarıyorum ama bir daha bu kadar karıştırma" deseydi bunu öğrenemeyecektim. Bazı tecrübeler olması gerektiğinden pahalıya mal oluyorsa o insanın kendi salaklığıdır.
Aman iyi ki öğrenmişim, bu yüzden "yardım isteme güdüsü"m güdük kaldı.
21 yaş, hiç bitmez denen biter, asla olmaz denen olur. Olabilir, öğrenmek lazım bunu. Şaşkınlık, bir "dönem" adıdır.
23 yaşında, birilerinin gelip birilerinin gittiğini farkettim, düne kadar hiç tanımadığın birisiyle bugün neler konuşuyor olduğuma şaşırdım. İnsan, arkadaş falan, ne çok yakınında durulası, ne çok uzağında olunası bir şey. Güvenli bir mesafede durulursa, çok da sevilesi bir şey.
ve dönüp bir bakınca, sonun başlangıcı denen şey doğruymuş, olabilirmiş, onu öğrendim.
Yine 23, olan biten, insanın üzerinden su gibi akıp gidebilirmiş. Taşın üzerinden akan su gibi ama, odunun değil. Su odunu çürütür ama taşı sadece aşındırır, içine işlemez. Her sabah, temiz bir dimağ, hınçsız-hırssız bir zihinle, bomboş uyanılır, bazı günler de bir tortu hissedilebilir, "bu ne ola ki" denebilirmiş.
Ufacık bir söz insanın kalbine kalbine gelir, titretirmiş; insanın hayatını değiştirebilecek başka şeyler, gönlünün ucuna bile değmez, bir kıpırtıya bile sebep olmazmış - buna bir isim koyamadım ama bunu öğrendim.
24 yaşına kadar, "niyet insanı kurtarır" sanırdım, kurtarmadığını öğrendim. Ne niyet, ne emek. İyi niyetler de, verilen emek de sırası geldiğinde orada bırakılıp gidilmeli. Mümkün mertebe çabuk, olay yerinden uzaklaşmalı, uzaklaşılırken de unutmalı.
Yine 24, baya, bildiğin kadınım ben yahu - bunu öğrendim.
Seneye de bekleriz, hatırlayıp kutlayanlara, bilhassa bu yaşımın en güzel hediyesi Elif Ece'ye teşekkür ederim.
Cuma, Ocak 18, 2008
çizgi oyunu
Doğru, tek boyutlu, iki yönde sonsuz uzunlukta noktalar kümesi. Dümdüz bir çizgi ile ifade edilir, uzayda tek boyutludur, zamandaki durumunu bilmeyiz.
Doğrularla dolu bir uzayda her bir doğru-çizgi, başka doğru-çizgilerle kesişmiştir vaktiyle. Fakat doğru-çizgi, tarifi gereği, bir başka çizgiyi sadece bir defa keser. Sonra, bir daha asla görüşmemek, kesişmemek üzere ayrılırlar. Her bir çizginin bedeni kesiklerle doludur; kesilen çizgi, bir başkasını kesmiş, öyle ki, kim kimi daha çok kesti muhasebesi yapmak imkansız hale gelmiş.
Birbirini kesmeyen çizgiler, paralel olanlar. Asla buluşmayacak, asla kesişmeyecekler. Ya da birbirlerinin üzerinde kaybolmuşlar - asla ayrılmayacaklar. Paralel çizgilerin garip durumu da bu.
Her hayat bir çizgi olsa, ve uzay-zaman'dan sadece zamanda bir boyut sahibi olmayı seçmiş. Uzayda boyutsuz, ve hareketsiz. Çünkü aynı kişi, aynı gözler, aynı hayat, aynı hisler - neredeyse.
Halbuki çizgi, hem de hayat çizgisi, "doğru" değil. Dosdoğru bir hayat çizgisi demek, heyecanları, inişleri, çıkışları, hataları olmayan hayatlar demek. Halbuki, hayat çizgisi ağaç dalları gibi tasvir edilmeli. Ama çatallanmayan ağaç dalları gibi, "asla hepsine birden sahip olamazsın"lı, keskin köşeli, tercihlerin izleriyle şekillenmiş olmalı. Hem uzayda, hem zamanda, kişi dalga dalga çünkü; aynı kişi de olsa, aynı değil, hiçbir an, fikri, duruşu, zihni, aynı değil.
Hem ağaç dalı çizgiler daha çok kesilse de, daha çok kesse de, yine, yeniden aynı çizgiyi kesebilir. Kesmeyebilir de. Ağaç dalları, yan yana, koyun koyuna ilerleyebilir, paralel olabilirler, tabii olmayabilirler de. Ve paralel ağaç dalları, hep paralel kalabilir, ve tabii asla kesişmemek üzere ayrılabilirler de.
Neticede, eğri büğrü çizgilerdir işte.
Doğrularla dolu bir uzayda her bir doğru-çizgi, başka doğru-çizgilerle kesişmiştir vaktiyle. Fakat doğru-çizgi, tarifi gereği, bir başka çizgiyi sadece bir defa keser. Sonra, bir daha asla görüşmemek, kesişmemek üzere ayrılırlar. Her bir çizginin bedeni kesiklerle doludur; kesilen çizgi, bir başkasını kesmiş, öyle ki, kim kimi daha çok kesti muhasebesi yapmak imkansız hale gelmiş.
Birbirini kesmeyen çizgiler, paralel olanlar. Asla buluşmayacak, asla kesişmeyecekler. Ya da birbirlerinin üzerinde kaybolmuşlar - asla ayrılmayacaklar. Paralel çizgilerin garip durumu da bu.
Her hayat bir çizgi olsa, ve uzay-zaman'dan sadece zamanda bir boyut sahibi olmayı seçmiş. Uzayda boyutsuz, ve hareketsiz. Çünkü aynı kişi, aynı gözler, aynı hayat, aynı hisler - neredeyse.
Halbuki çizgi, hem de hayat çizgisi, "doğru" değil. Dosdoğru bir hayat çizgisi demek, heyecanları, inişleri, çıkışları, hataları olmayan hayatlar demek. Halbuki, hayat çizgisi ağaç dalları gibi tasvir edilmeli. Ama çatallanmayan ağaç dalları gibi, "asla hepsine birden sahip olamazsın"lı, keskin köşeli, tercihlerin izleriyle şekillenmiş olmalı. Hem uzayda, hem zamanda, kişi dalga dalga çünkü; aynı kişi de olsa, aynı değil, hiçbir an, fikri, duruşu, zihni, aynı değil.
Hem ağaç dalı çizgiler daha çok kesilse de, daha çok kesse de, yine, yeniden aynı çizgiyi kesebilir. Kesmeyebilir de. Ağaç dalları, yan yana, koyun koyuna ilerleyebilir, paralel olabilirler, tabii olmayabilirler de. Ve paralel ağaç dalları, hep paralel kalabilir, ve tabii asla kesişmemek üzere ayrılabilirler de.
Neticede, eğri büğrü çizgilerdir işte.
Pazartesi, Ocak 14, 2008
sizi unuttuğuma şaşmamalı
Çok da meraklı sayılmam, ama merak ettiğim, öğrenmek istediğim şeyler oluyor.
Ansiklopediden kitaptan öğrenilmeyen şeylerden bahsediyorum. Zaten onları "merak"sız öğrendiğimizden, hani motivimiz merak olduğunda "bilgi" küçümseniyor gibi olduğundan, o tarz meraka "öğrenme isteği" deniyor.
Merak, dedikoduya, söylenmeyene, "özel"e, saklanana duyulan şeydir, öyle biliriz. Ben de şimdi farkettim, "merak ettiğim şeyler var" derken kitapta yazanları değil daha "beşeri" mevzuları öğrenme isteğini kastettiğimi.
İşte böyle bir şeyi öğrenmek için sorular sorarım ben. Çünkü bunları öğrenmenin en doğru yolu alakalı kişiye sormaktır. Ama genelde öyle yapılmaz. Mesela, davranışlar takip edilir, vücut diline bakılır, dolaylı sorular karşısında verilen cevaplar analiz edilir, tuzaklar kurulur; yani değişik şartlar oluşturularak deneğin bu şartlar altındaki davranışı incelenir. Tuzak dediğim bu. Çünkü doğrudan sorarsak merakımızın ayıplanacağını düşünürüz.
Dolaylı yollar istemsiz davranışları/sözleri getireceğinden, belki muhatabın cevap vermek istemediği sorudan kaçmasını, cevabın saptırılmış olmasını engelleyip doğrudan sonuca ulaşmayı sağlayabilir. "Dolaylı" yollarla "doğrudan" bir sonuca ulaşmayı, ulaşma ihtimalini anlatarak şahane bir hava yakaladım mesela şu an.
Halbuki bu dolaylı sorular, yapay şartlar ile alınan cevapların yorumlanışı çoğunlukla fiyaskodur. İnsanın kendi bile çok zaman ne düşündüğünden, daha doğrusu neyi niçin, ne düşünerek yaptığından emin değilken bütün bunlardan doğru neticeler çıkarabilmek zordur. Dahası, bu bilgilerin doğruluğunun tespiti imkansızdır.
Bana göre en güzeli, alınacak cevabın geçiştirme, saptırma, doğru, yanlış olma ihtimallerini de gözeterek, yine de, doğrudan sormaktır.
Böyle durumlarda, zor sorular karşısında, cevap vermek istemediği sorular karşısında, şık manevralarla hem yeteri kadar bilgi içermeyen cevaplar vermek, hem de bunu farkettirmeden konuyu başka yönlere çekmek bir yetenek olmalı. Bir zaman sonra hatırlarım çünkü, "sordum tabii, sordum bunu. ne demişti?" Hiçbir şey dememiştir, ben de o şahane manevrayı böyle sonradan farkederim. Bana sorulsa böyle bir soru, en fazla, "söylemek istemiyorum" derim. Zaten pek de saklanacak bir şeyim olmaz, sorulunca söylemeyeceğim neyim var şimdi onu düşündüm mesela, yok.
Cevabı aldığımı ve doğru olduğunu varsayıyorum. O zaman da şöyle bir durum doğuyor; bu cevabın geçerlilik süresi. Malum zamanlar, düzenler, fikirler, cevaplar sürekli değişir. Bugün doğru olan yarın "belki", bir başka gün yine doğru, ya da, bu defa yanlıştır. O kadar değişiklik olur mu peki? Neden olmasın, olmasa canımız bu kadar yanar mıydı, peki?
İlkokul dörtteydim sanırım, o vakitler çok yakın olduklarını bildiğim iki arkadaşımdan biri bana -sanırım- en yakın arkadaşı olarak beni gördüğünü söylemişti. Çok emin değilim hadisenin detaylarından, iki sevgiliden birinin gelip bana ilan-ı aşk etmesi gibi bir şeydi işte, şaşırmıştım, dün aynı şeyleri ona söylemişti belki, bugün bana söyledi. Yarın yine ona söyleyecek. Ya da, bir başkasına. İki sene sonra bunu hatırladığımda şöyle düşünmüştüm: "O zaman söylediklerine bakarak şimdi onun yanında olsam, olmaz, değil mi? O zaman, o zamandı, şimdi başka". Dahası, bunda garip bir şey yoktu. Bu, soğuk ve katı bir farkındalıktı, ya da "farkediş". Bu farkındalığın da daha sonra tedirginlikten başka bir faydası olmadı. Farkında olmak, değişmesinden endişe duyduğum şeylerin bir gün değişmiş olduğunu daha kolay kabullememi sağladı, fakat, daha kolay atlatmama pek yardımcı olmadı.
Yine de -hala- sorular soruyorum, cevapların değişeceğini bile bile, değişmeyeceği ihtimalini de bilerek; sözler duyuyorum, unutmak üzere.
Ansiklopediden kitaptan öğrenilmeyen şeylerden bahsediyorum. Zaten onları "merak"sız öğrendiğimizden, hani motivimiz merak olduğunda "bilgi" küçümseniyor gibi olduğundan, o tarz meraka "öğrenme isteği" deniyor.
Merak, dedikoduya, söylenmeyene, "özel"e, saklanana duyulan şeydir, öyle biliriz. Ben de şimdi farkettim, "merak ettiğim şeyler var" derken kitapta yazanları değil daha "beşeri" mevzuları öğrenme isteğini kastettiğimi.
İşte böyle bir şeyi öğrenmek için sorular sorarım ben. Çünkü bunları öğrenmenin en doğru yolu alakalı kişiye sormaktır. Ama genelde öyle yapılmaz. Mesela, davranışlar takip edilir, vücut diline bakılır, dolaylı sorular karşısında verilen cevaplar analiz edilir, tuzaklar kurulur; yani değişik şartlar oluşturularak deneğin bu şartlar altındaki davranışı incelenir. Tuzak dediğim bu. Çünkü doğrudan sorarsak merakımızın ayıplanacağını düşünürüz.
Dolaylı yollar istemsiz davranışları/sözleri getireceğinden, belki muhatabın cevap vermek istemediği sorudan kaçmasını, cevabın saptırılmış olmasını engelleyip doğrudan sonuca ulaşmayı sağlayabilir. "Dolaylı" yollarla "doğrudan" bir sonuca ulaşmayı, ulaşma ihtimalini anlatarak şahane bir hava yakaladım mesela şu an.
Halbuki bu dolaylı sorular, yapay şartlar ile alınan cevapların yorumlanışı çoğunlukla fiyaskodur. İnsanın kendi bile çok zaman ne düşündüğünden, daha doğrusu neyi niçin, ne düşünerek yaptığından emin değilken bütün bunlardan doğru neticeler çıkarabilmek zordur. Dahası, bu bilgilerin doğruluğunun tespiti imkansızdır.
Bana göre en güzeli, alınacak cevabın geçiştirme, saptırma, doğru, yanlış olma ihtimallerini de gözeterek, yine de, doğrudan sormaktır.
Böyle durumlarda, zor sorular karşısında, cevap vermek istemediği sorular karşısında, şık manevralarla hem yeteri kadar bilgi içermeyen cevaplar vermek, hem de bunu farkettirmeden konuyu başka yönlere çekmek bir yetenek olmalı. Bir zaman sonra hatırlarım çünkü, "sordum tabii, sordum bunu. ne demişti?" Hiçbir şey dememiştir, ben de o şahane manevrayı böyle sonradan farkederim. Bana sorulsa böyle bir soru, en fazla, "söylemek istemiyorum" derim. Zaten pek de saklanacak bir şeyim olmaz, sorulunca söylemeyeceğim neyim var şimdi onu düşündüm mesela, yok.
Cevabı aldığımı ve doğru olduğunu varsayıyorum. O zaman da şöyle bir durum doğuyor; bu cevabın geçerlilik süresi. Malum zamanlar, düzenler, fikirler, cevaplar sürekli değişir. Bugün doğru olan yarın "belki", bir başka gün yine doğru, ya da, bu defa yanlıştır. O kadar değişiklik olur mu peki? Neden olmasın, olmasa canımız bu kadar yanar mıydı, peki?
İlkokul dörtteydim sanırım, o vakitler çok yakın olduklarını bildiğim iki arkadaşımdan biri bana -sanırım- en yakın arkadaşı olarak beni gördüğünü söylemişti. Çok emin değilim hadisenin detaylarından, iki sevgiliden birinin gelip bana ilan-ı aşk etmesi gibi bir şeydi işte, şaşırmıştım, dün aynı şeyleri ona söylemişti belki, bugün bana söyledi. Yarın yine ona söyleyecek. Ya da, bir başkasına. İki sene sonra bunu hatırladığımda şöyle düşünmüştüm: "O zaman söylediklerine bakarak şimdi onun yanında olsam, olmaz, değil mi? O zaman, o zamandı, şimdi başka". Dahası, bunda garip bir şey yoktu. Bu, soğuk ve katı bir farkındalıktı, ya da "farkediş". Bu farkındalığın da daha sonra tedirginlikten başka bir faydası olmadı. Farkında olmak, değişmesinden endişe duyduğum şeylerin bir gün değişmiş olduğunu daha kolay kabullememi sağladı, fakat, daha kolay atlatmama pek yardımcı olmadı.
Yine de -hala- sorular soruyorum, cevapların değişeceğini bile bile, değişmeyeceği ihtimalini de bilerek; sözler duyuyorum, unutmak üzere.
Pazartesi, Ocak 07, 2008
şiir üzerine
"Aptalca sözler, aptalca, aptalca incitici sözler." diyordu Mrs. Bowles, "İnsanlar neden insanları incitmek ister? Dünyada yeterince incitecek şey yokmuş gibi, insanlara böyle zırıltılarla eziyet etmek zorunda mısınız?"
Salı, Ocak 01, 2008
mukadderat
"vayamunakoyyim, neler yapıyorlar" diyorsun, değil mi?
Şaşıyorsun, neler biriktirmiş adam, nasıl bir imbikten geçirmiş biriktirdiklerini de bunları çıkarmış ortaya.
Neler yazmış, yazdırmış.
Mutlu mu dersin? Yok canım, bir ezük teranesidir gidiyor.
Mutsuz mu dersin? Yok canım, hele bir dene sormayı, nasıl da çekinmeden acıtıyor.
Şaşıyorsun, neler biriktirmiş adam, nasıl bir imbikten geçirmiş biriktirdiklerini de bunları çıkarmış ortaya.
Neler yazmış, yazdırmış.
Mutlu mu dersin? Yok canım, bir ezük teranesidir gidiyor.
Mutsuz mu dersin? Yok canım, hele bir dene sormayı, nasıl da çekinmeden acıtıyor.
Pazartesi, Aralık 31, 2007
bugünlük
Galiba ilk defa, gerçekten dinlemek istemiştim. Haklı çıkarmaya, iyi hissettirmeye çalışmadan, sadece dinlemek istedim. Huzur verebilir miyim bilmem, ama huzurla dinleyebilirdim.
Salı, Aralık 25, 2007
mimli post
Garip bir çekingenlikle, bir yerlerden aparttığım bu soruları cevaplayacağım şimdi.
Çekiniyorum. Kendimi, üzerime vazife olmayan bir işe karışmış gibi hissediyorum; bana sorulmamış, sorulduğunu ispat edemeyeceğim soruları alıp, bana sorulmuş, benimmiş gibi cevaplamaya kalkıyorum. Cevaplarımın belki kimseyi ilgilendirmediği bir konuda sorulmuş soruları, ilk defa bir günah işliyor gibi ikiyüzlü bir çekingenlikle buraya ekliyorum. Sebebini sanırım cevapları yazdıktan sonra belirteceğim.
1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
-- Geç saatlere kadar uyanık kaldığım, ama gün aydınlanmadan yattığım zamanlardan birinde yine saçma sapan bir şeye kafayı takmış, internetin derinliklerinde salak ve saplantılı bir seyahate çıkmıştım. Hiç durmadığım için aramaktan yorulduğumu da farketmemiştim, aradığım şeye çok yaklaştığımı mindsay denen bir yerde keşfettim. Son derece mantıksız bir şekilde ifade ettiğim maceranın bu bölümü gerçekten de çok belirsiz, bende kokuya benzer bir duyguya tekabül ediyor ve bu yüzden pek tarif edemiyorum. İşte bu mindsay altında blogger'a göre daha basit, bana göre çok kullanışlı bloglar barındıran bir yerdi. Community olarak beş para etmezdi, ayrı. Ama yine de bu ilk blogumu çok sevdim ben, kişisel "publishing" olarak çok aktif olduğum bir dönem olmasa da bu blogu açtığım tarihi alabilirim sanırım; 25 ocak 2004. Düzenli post'lar ise ekim 2004te başlamış. Anlatmak isteyip dinletemediğim bir zamanlar blog yazmak çok işimi görmüştü, dağlara taşlara bağırmak gibi. Sonraları, defterlere yazdığım, aklımın köşesinde biriktirdiğim şeyleri blog denen yere yazarsam daha derli toplu durur diye düşündüğümden, yazmaya devam ettim.
2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
--Yazdıklarımın belli bir çizgide değil ama belli bir "biçim"de olmasını gözetiyorum. Çizgiden kastedilen nedir anlayamadım ama ben biçim derken neyi kastettiğimi anlatayım: geniş zamanlı şeyler yazmaya, cevabını bulamadığım soruların etrafını kazmaya çalışıyorum. Edilgen cümleler kurmaya gayret ediyor, uzay-zamandaki bütün "ben"leri ilgilendiren şeylerle iştigal etmeye çalışıyorum. Bir çeşit topluma oynuyorum, o toplumun tarihini, gelişimini, yaşadıklarını irdelemeye filan çalışıyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum diyemem, hayır. Bazı şeylerin birikmesini, gelişmesini, olgunlaşmasını bekliyorum yazmadan önce. Yazılmaya hazır olunca o haber veriyor.
3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
--Gün içinde "blogum geldi" gibi bir alarmım yok, hemmen acilen bir şeyler karalamam gerekirse onları defterime ya da bir text editöre yazıyorum. Uçuşan cümleleri blog yazısı yapmıyorum bir zamandır, ama tekrar yapabilirim de. Bir şeyden feragat etmeme gerek kalmıyor, uykudan, bazen.
4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
--Artan bir bekleyiş olduğunu, daha doğrusu blogum için bir bekleyişin olduğunu sanmıyorum. Çoğunlukla kendim yazıyorum, kendim okuyorum. Beni okuyanlara seslenmek, onlarla hasbihal etmek, bazı konularda fikirlerini almak ya da sorularımı onlara sormak, beraber düşünmek gibi sosyal amaçlarım yok. Bilakis, yazdıklarımın çoğu tartışılmaz ve "dediğim dedik"tir. Zaten bir süredir üzerinde düşünüyor olduğumdan, yazdığım genellikle o konudaki son fikrimdir. Bunun üzerine "iyi güzel diyorsun da paşam, şunu nasıl çözeceksin o vakit" diyeni dövesim gelir.
5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
--Mümkün mertebe uzun bir süre. Burada bir çeşit tarih, bir bilinç yazıyorum ve işe yaraması için uzun süreli olması daha iyi olur. Uzay-zamandaki "ben"ler var ya, onlar bir toplum mesela, bir küçük toplum modeli. Tabii ki insanın kendinden toplum olmaz; ya da bütün o fikirlerinin her birini içinde yaşayan bir "kişilik" gibi görmesi sağlıklı olmaz ammaa dün-bugün-yarın sürecek dertlerimiz var. Önce kendimi kurtarayım, dünyayı sonra sevgiye boyarız.
Neden blog yazdığımı, ne zaman bırakacağımı elbette biliyorum, ve bunları kendime söylememin bir faydası yok. Bir zaman sonra açıp okuduğumda da benim için bir şey ifade etmeyecek, yani gerçekten, "birileri okusun" diye cevaplandı bu sorular. "Kimse okumasa da olur" iddiası olan bir blog için ironik bir post oldu, bir çeşit başkaldırış mesela: "blog kendini artık okutmak istiyor!" Neyse ki sanatçı ruhlu falan değilim...
Pur beni mimlemiş, ama pur'un blogunda artık o mim yok. Çünkü ben ona, blogumun bir communitynin parçası olmasını sevmediğimi, insanların önüne çıkıp kendini okutmasını istemediğimi, zihnimin kıvrımlarından dökülen ıvır zıvırı öyle herkesin önüne kolay kolay atmayacağımı söyledim. Dahası, bunun yeni insanlarla tanışmak için hiç de iyi bir fikir olmadığını düşündüğümü de söyledim. Bütün bu mimler, bu bağlantılar ve birbirine bağlanmışların kendilerini ifade şekilleri, "haydi bloggerlar halay çekelim" organizasyonları başımı döndürüyor dedim. O da mimi kaldıracağını söyledi. Halbuki ben bunları mimi kaldırsın, beni oyunlarından çıkarsınlar diye söylememiştim. Oyun oynamasını bilmeyen bir çocuğum ben, bu yüzden de hiç başkalarıyla oynamam. Bir anda, bir sürü çocuğun dünyasının içinde kendi dünyamın parçalarını kaybederim diye korkarım ama, oynamamı isterlerse reddedemem. Anlatmaya çalışırım ama kavgacı ve laf ebesi olduğum için "anlaşmak"ta da çok iyi değilim. O yüzden, çıkardılar beni oyundan, ama ben bir oyun daha öğrenmiş oldum.
Çekiniyorum. Kendimi, üzerime vazife olmayan bir işe karışmış gibi hissediyorum; bana sorulmamış, sorulduğunu ispat edemeyeceğim soruları alıp, bana sorulmuş, benimmiş gibi cevaplamaya kalkıyorum. Cevaplarımın belki kimseyi ilgilendirmediği bir konuda sorulmuş soruları, ilk defa bir günah işliyor gibi ikiyüzlü bir çekingenlikle buraya ekliyorum. Sebebini sanırım cevapları yazdıktan sonra belirteceğim.
1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
-- Geç saatlere kadar uyanık kaldığım, ama gün aydınlanmadan yattığım zamanlardan birinde yine saçma sapan bir şeye kafayı takmış, internetin derinliklerinde salak ve saplantılı bir seyahate çıkmıştım. Hiç durmadığım için aramaktan yorulduğumu da farketmemiştim, aradığım şeye çok yaklaştığımı mindsay denen bir yerde keşfettim. Son derece mantıksız bir şekilde ifade ettiğim maceranın bu bölümü gerçekten de çok belirsiz, bende kokuya benzer bir duyguya tekabül ediyor ve bu yüzden pek tarif edemiyorum. İşte bu mindsay altında blogger'a göre daha basit, bana göre çok kullanışlı bloglar barındıran bir yerdi. Community olarak beş para etmezdi, ayrı. Ama yine de bu ilk blogumu çok sevdim ben, kişisel "publishing" olarak çok aktif olduğum bir dönem olmasa da bu blogu açtığım tarihi alabilirim sanırım; 25 ocak 2004. Düzenli post'lar ise ekim 2004te başlamış. Anlatmak isteyip dinletemediğim bir zamanlar blog yazmak çok işimi görmüştü, dağlara taşlara bağırmak gibi. Sonraları, defterlere yazdığım, aklımın köşesinde biriktirdiğim şeyleri blog denen yere yazarsam daha derli toplu durur diye düşündüğümden, yazmaya devam ettim.
2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
--Yazdıklarımın belli bir çizgide değil ama belli bir "biçim"de olmasını gözetiyorum. Çizgiden kastedilen nedir anlayamadım ama ben biçim derken neyi kastettiğimi anlatayım: geniş zamanlı şeyler yazmaya, cevabını bulamadığım soruların etrafını kazmaya çalışıyorum. Edilgen cümleler kurmaya gayret ediyor, uzay-zamandaki bütün "ben"leri ilgilendiren şeylerle iştigal etmeye çalışıyorum. Bir çeşit topluma oynuyorum, o toplumun tarihini, gelişimini, yaşadıklarını irdelemeye filan çalışıyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum diyemem, hayır. Bazı şeylerin birikmesini, gelişmesini, olgunlaşmasını bekliyorum yazmadan önce. Yazılmaya hazır olunca o haber veriyor.
3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
--Gün içinde "blogum geldi" gibi bir alarmım yok, hemmen acilen bir şeyler karalamam gerekirse onları defterime ya da bir text editöre yazıyorum. Uçuşan cümleleri blog yazısı yapmıyorum bir zamandır, ama tekrar yapabilirim de. Bir şeyden feragat etmeme gerek kalmıyor, uykudan, bazen.
4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
--Artan bir bekleyiş olduğunu, daha doğrusu blogum için bir bekleyişin olduğunu sanmıyorum. Çoğunlukla kendim yazıyorum, kendim okuyorum. Beni okuyanlara seslenmek, onlarla hasbihal etmek, bazı konularda fikirlerini almak ya da sorularımı onlara sormak, beraber düşünmek gibi sosyal amaçlarım yok. Bilakis, yazdıklarımın çoğu tartışılmaz ve "dediğim dedik"tir. Zaten bir süredir üzerinde düşünüyor olduğumdan, yazdığım genellikle o konudaki son fikrimdir. Bunun üzerine "iyi güzel diyorsun da paşam, şunu nasıl çözeceksin o vakit" diyeni dövesim gelir.
5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
--Mümkün mertebe uzun bir süre. Burada bir çeşit tarih, bir bilinç yazıyorum ve işe yaraması için uzun süreli olması daha iyi olur. Uzay-zamandaki "ben"ler var ya, onlar bir toplum mesela, bir küçük toplum modeli. Tabii ki insanın kendinden toplum olmaz; ya da bütün o fikirlerinin her birini içinde yaşayan bir "kişilik" gibi görmesi sağlıklı olmaz ammaa dün-bugün-yarın sürecek dertlerimiz var. Önce kendimi kurtarayım, dünyayı sonra sevgiye boyarız.
Neden blog yazdığımı, ne zaman bırakacağımı elbette biliyorum, ve bunları kendime söylememin bir faydası yok. Bir zaman sonra açıp okuduğumda da benim için bir şey ifade etmeyecek, yani gerçekten, "birileri okusun" diye cevaplandı bu sorular. "Kimse okumasa da olur" iddiası olan bir blog için ironik bir post oldu, bir çeşit başkaldırış mesela: "blog kendini artık okutmak istiyor!" Neyse ki sanatçı ruhlu falan değilim...
Pur beni mimlemiş, ama pur'un blogunda artık o mim yok. Çünkü ben ona, blogumun bir communitynin parçası olmasını sevmediğimi, insanların önüne çıkıp kendini okutmasını istemediğimi, zihnimin kıvrımlarından dökülen ıvır zıvırı öyle herkesin önüne kolay kolay atmayacağımı söyledim. Dahası, bunun yeni insanlarla tanışmak için hiç de iyi bir fikir olmadığını düşündüğümü de söyledim. Bütün bu mimler, bu bağlantılar ve birbirine bağlanmışların kendilerini ifade şekilleri, "haydi bloggerlar halay çekelim" organizasyonları başımı döndürüyor dedim. O da mimi kaldıracağını söyledi. Halbuki ben bunları mimi kaldırsın, beni oyunlarından çıkarsınlar diye söylememiştim. Oyun oynamasını bilmeyen bir çocuğum ben, bu yüzden de hiç başkalarıyla oynamam. Bir anda, bir sürü çocuğun dünyasının içinde kendi dünyamın parçalarını kaybederim diye korkarım ama, oynamamı isterlerse reddedemem. Anlatmaya çalışırım ama kavgacı ve laf ebesi olduğum için "anlaşmak"ta da çok iyi değilim. O yüzden, çıkardılar beni oyundan, ama ben bir oyun daha öğrenmiş oldum.
Çarşamba, Aralık 05, 2007
küçük şeyler
Küçük şeyler insanı diye bir prototip çıktı. Daha çok yaygın değiller ama kendilerini gizliyorlar sanırım, kabullenilme aşamasındalar. Yakında şu "çılgın", "deli", "cadı"lar gibi afişe edecekler kendilerini fakat biraz zamana ihtiyaçları var.
Adı üstünde, küçük şeyleri seviyorlar. Nasıl desem, "Onun adı Damelie Poulain, yağmurdan sonra çıkan sümüklü böcekleri, tırnağının kenarındaki etleri ve yeni açılmış meyve suyu kutusunu bardağa boşaltırken çıkan sesi seviyor." tarzı, genellikle şirin ve zararsız insanlar. "Aaa evet lan" diyebileceğiniz onlarca şeyi sıralayıverirler, günlük hayatın detaylarına olan saygıları sebebiyle alkış toplarlar.
Benim de sevdiğim öyle küçük şeyler var ama, bir ortama girip "Merhaba, ben Denemeci Paşa, servis tabağında kalmış bıçak izlerini severim bebek!" demek de hiç aklıma gelmez.
Mesela şeyi severim ben; konserlerde şarkı arasında mekana seyirci uğultusu hakimdir, grup şarkıya -bazen uzunca- bir giriş yapar ama kalabalık bu şarkının ne olduğunu bi süre anlamaz, anladığında, özellikle de hit bi şarkıysa uğultu deli gibi yükselir, alkışlar ıslıklara karışır, heyecan coşku falan tavan yapmıştır. İşte onu severim.
Adı üstünde, küçük şeyleri seviyorlar. Nasıl desem, "Onun adı Damelie Poulain, yağmurdan sonra çıkan sümüklü böcekleri, tırnağının kenarındaki etleri ve yeni açılmış meyve suyu kutusunu bardağa boşaltırken çıkan sesi seviyor." tarzı, genellikle şirin ve zararsız insanlar. "Aaa evet lan" diyebileceğiniz onlarca şeyi sıralayıverirler, günlük hayatın detaylarına olan saygıları sebebiyle alkış toplarlar.
Benim de sevdiğim öyle küçük şeyler var ama, bir ortama girip "Merhaba, ben Denemeci Paşa, servis tabağında kalmış bıçak izlerini severim bebek!" demek de hiç aklıma gelmez.
Mesela şeyi severim ben; konserlerde şarkı arasında mekana seyirci uğultusu hakimdir, grup şarkıya -bazen uzunca- bir giriş yapar ama kalabalık bu şarkının ne olduğunu bi süre anlamaz, anladığında, özellikle de hit bi şarkıysa uğultu deli gibi yükselir, alkışlar ıslıklara karışır, heyecan coşku falan tavan yapmıştır. İşte onu severim.
Pazartesi, Aralık 03, 2007
ezüklerin efendisi
Şu hayatta "ezük" görünmem gerektiğini birisi en başta söylemiş olsaydı, onu herhalde dinlemezdim. Zaten bu yüzden "genç" ya da "toy"uzdur. Söz dinlemeyip her şeyi başımıza gelmesini bekleyerek öğrendiğimiz için. Yani tecrübe ettiğimiz, bir başka deyişle "deneyimlemeyi" tercih ettiğimiz için.
İşte ben de, söz dinlemez bir genç ve söz dinlemez bir ukala olduğum için; dahası, sosyal hayatta ukala olmanın ezik olmaya göre daha "feasible" olduğunu düşündüğüm için yoluma "just the way i am" olarak devam ettim. Ve bugün dişlerimi fırçalarken bir şey keşfettim.
Bir insan gerçekte neye sahip olursa olsun, kendisinin gerçekten bir ezik olduğuna, zavallı bir hayatı olduğuna, duygusal olarak incinmiş olduğuna başkalarını inandırırsa daha az engellenir. Daha az engellenmek, aslında zayıf bir tanımlama. Normal şartlarda -alamayacağınızı bildiğiniz için- istemeye bile cesaret edemeyeceğiniz şeylere sadece "ezük" görünerek, sahip olabilir. İmkanları sağlayabilecek olanlar, -sadece zavallı olduğunuz için- sizi mutlu etmeye çalışırlar, bir çeşit "denge" kurmaya çalışırlar, fırsat eşitliği sağladıklarına inanırlar; bu, üniversite sınavlarındaki ek puan uygulamasının sosyal hayattaki karşılığıdır.
Sosyolojiden -ya da psikolojiden- anlayanlar belki daha iyi bilirler ama, halk oylaması ve jürili yarışmalarda, o hafta jürinin "ezdiği" yarışmacının oylarının yükselmesi de bu "mazlumu koruma" tavrıyla ilgili olabilir. Oy kullanan seyircinin elinde, birisine bir imkanı sağlama kudreti vardır ve tercihini mazlumdan yana kullanır. Benimkisi ispatsız bir gözlem, belki de basitçe, bir atış. Yanlışsam düzeltilsin. Fakat eğer yanlış olsaydım bunun tam tersi durumların çalışmıyor olması gerekirdi. Mesela uzun boyluların da korunması, iri yarı olanların da kolayca mazlum olabilmesi, zengin çocukların daha çok şefkatle muamele edilmesi gerekirdi ("zengin çocuklar öğretmenlerinden ve müdürlerinden hep şefkat görür zaten" diyenler, ezük görünerek kazanabileceklerini asla anlamayacaklar bu arada.).
Şu hayatta, akıllıca davranmadığımı düşündüğüm bir sürü konu var. Çenemi tutmayı bile yeni yeni öğreniyorum. Ayrıca, sadece öyle istediğim için yaptığım ve doğru olmadığını bildiğim şeyler de var. Saçma sapan bir güç takıntısına sahip olmak gibi. Kimseye anlatmamak, kimseye güvenmemek, kalelerin etrafına hendekler kazmak gibi. "İyiyim" derken yalan söylediğimi bilmek, buna alışmaya çalışmak gibi. İlişkileri kurarken bir gün çekip gittiklerinde neler götürebileceklerini hesaplamak gibi. Halbuki bu kadar "güçlü" olmaya kimsenin gücü yetmez, ve böyle görünmenin de kimseye faydası yoktur. Her işini kendi yapabiliyor olmak zaten bir illüzyondur. Bir de üstüne başkalarını buna inandırmak hayatı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
İşte ben de, söz dinlemez bir genç ve söz dinlemez bir ukala olduğum için; dahası, sosyal hayatta ukala olmanın ezik olmaya göre daha "feasible" olduğunu düşündüğüm için yoluma "just the way i am" olarak devam ettim. Ve bugün dişlerimi fırçalarken bir şey keşfettim.
Bir insan gerçekte neye sahip olursa olsun, kendisinin gerçekten bir ezik olduğuna, zavallı bir hayatı olduğuna, duygusal olarak incinmiş olduğuna başkalarını inandırırsa daha az engellenir. Daha az engellenmek, aslında zayıf bir tanımlama. Normal şartlarda -alamayacağınızı bildiğiniz için- istemeye bile cesaret edemeyeceğiniz şeylere sadece "ezük" görünerek, sahip olabilir. İmkanları sağlayabilecek olanlar, -sadece zavallı olduğunuz için- sizi mutlu etmeye çalışırlar, bir çeşit "denge" kurmaya çalışırlar, fırsat eşitliği sağladıklarına inanırlar; bu, üniversite sınavlarındaki ek puan uygulamasının sosyal hayattaki karşılığıdır.
Sosyolojiden -ya da psikolojiden- anlayanlar belki daha iyi bilirler ama, halk oylaması ve jürili yarışmalarda, o hafta jürinin "ezdiği" yarışmacının oylarının yükselmesi de bu "mazlumu koruma" tavrıyla ilgili olabilir. Oy kullanan seyircinin elinde, birisine bir imkanı sağlama kudreti vardır ve tercihini mazlumdan yana kullanır. Benimkisi ispatsız bir gözlem, belki de basitçe, bir atış. Yanlışsam düzeltilsin. Fakat eğer yanlış olsaydım bunun tam tersi durumların çalışmıyor olması gerekirdi. Mesela uzun boyluların da korunması, iri yarı olanların da kolayca mazlum olabilmesi, zengin çocukların daha çok şefkatle muamele edilmesi gerekirdi ("zengin çocuklar öğretmenlerinden ve müdürlerinden hep şefkat görür zaten" diyenler, ezük görünerek kazanabileceklerini asla anlamayacaklar bu arada.).
Şu hayatta, akıllıca davranmadığımı düşündüğüm bir sürü konu var. Çenemi tutmayı bile yeni yeni öğreniyorum. Ayrıca, sadece öyle istediğim için yaptığım ve doğru olmadığını bildiğim şeyler de var. Saçma sapan bir güç takıntısına sahip olmak gibi. Kimseye anlatmamak, kimseye güvenmemek, kalelerin etrafına hendekler kazmak gibi. "İyiyim" derken yalan söylediğimi bilmek, buna alışmaya çalışmak gibi. İlişkileri kurarken bir gün çekip gittiklerinde neler götürebileceklerini hesaplamak gibi. Halbuki bu kadar "güçlü" olmaya kimsenin gücü yetmez, ve böyle görünmenin de kimseye faydası yoktur. Her işini kendi yapabiliyor olmak zaten bir illüzyondur. Bir de üstüne başkalarını buna inandırmak hayatı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
Çarşamba, Kasım 21, 2007
hafıza birimi cinsinden hayatın kıymeti
Dünden önceki gün olmalı, çünkü pazartesiydi. Her sabahki gibi, yine üsküdar-beşiktaş motorunda, bu defa dışarda, "boğazın serin suları"na bakıyordum. Ona deniz denmeli mi bilmiyorum, boğazın serin suları işte. Serin ve gri bir sabahta şahane bir yeşil rengi olan, bazen serin, gri ve yalnız bir sabahta dümdüz olan, aydınlık sabahlarda masmavi, her sabah, ıssız, su-lar. Haritada bakıldığında ufacık, ama içinde kaybolunacak kadar büyük ve derin sular. Bir noktasına gözleri dikip o noktada kaybolmayı düşünürken gerçekten kaybolabileceğim sular.
Metaforunu seveyim, öyle değil de gerçekten kaybolsaydım mesela orada, ya da, o sırada birisi motordan düşüverseydi sulara? Suyun görebildiğimiz bir yerinde, bir noktada, kaybolsaydı, ne olurdu? Bir motor dolusu insanın gözünün önünde bir trajedi olurdu. Muhtemelen tanımadığı bir sürü insan, onun kayboluşuna şahit olmuş olurdu. Onun için üzülürlerdi, çünkü tanımasalar da o bir insandı. Onu sevmeseler de onun için üzülürlerdi. Çünkü bir insan hayatının yokoluşu, başka insanlar için üzücü bir şeydir. Tanıdık bir hayatın yokoluşu ise, insanlar için daha üzücü bir şeydir. Yokolan, o hayatın aynı zamanda kendi hayatlarıyla da kesişmiş kısmıdır. Tanıdık bir insanın ölümüyle, insan, kendi hayatından ve tarihinden bir parçayı da kaybetmiş olur.
Şimdi bu adam, bir motor dolusu tanımadığı insanın önünde değil de bir motor dolusu tanıdığı insanın önünde suyun bir noktasında kaybolsaydı, o insanlar hem bir trajediye hem de hayatlarının bir bölümünün yokoluşuna şahit olacaklardı. Bu, sadece haberi almaktan biraz daha kuvvetli bir anı.
İki durumda da insanlar üzülüyor, şahit olanlar, tanıyanlar, tanımayanlar, duyanlar, bilenler, bir hayatın yokoluşuna üzülürler. Yeraldığı bütün hayatlar, bulunduğu hatıralar ve dokunduğu tarihler artık eksiktir. O kişi, bu evrenden ve yer edindiği hafızalardan bir şeyler eksiltmiştir. ve bunun yerine, insanlar üzülür. Ne kadar çok kişi tanıdıysa, o kadar çok kişi üzülür. Ne kadar çok kişi üzüldüyse, adeta o kadar çok değerlidir.
"İnsan kıymeti", ölçülebilir bir şey midir bilmiyorum. Bir hayata değer biçilmeli midir bunu da bilmiyorum. Kimsenin hayatı kimseden kıymetli değildir diye bilinse de, öyle olmadığını, en azından öyle hissetmediğimizi herkes bilir. Birisi öldüğünde de benim aklıma ilk olarak bu gelir.
O sabah, bir motor dolusu insanın önünde, suyun görebildiğim bir noktasında kaybolsaydım insanlar ne hissederdi bunu merak ettim. Gözlerinin önünde bir hayatın bitişi karşısında etkilenir, belki üzülürlerdi, ama hayat yine de onlar için devam ederdi. Pek azı da bunu ertesi günü düşünüyor olurdu. Düşünüp düşünmemeleri ya da üzülüp üzülmemelerinin de bana bir katkısı olmazdı ama, bu "sosyal" ölümlerin bir çeşit dinamiği olmalıydı; ölen tarafta, seyreden tarafta bir karşılığı olmalıydı.
O sabah ben bunları düşünürken, bir gece önce üsküdar-beşiktaş motorundan atlayan birisinin varlığından da haberim yoktu. Akşama doğru öğrendim, buna şahit olan bir motor dolusu insanın da pek azı bundan haberdar olabilmişti. Haberdar olabilenlerin elindense bir şey gelmemişti. Ve tanıyanlar dışında pek azımız bunu ertesi günü hatırlıyordu.
Metaforunu seveyim, öyle değil de gerçekten kaybolsaydım mesela orada, ya da, o sırada birisi motordan düşüverseydi sulara? Suyun görebildiğimiz bir yerinde, bir noktada, kaybolsaydı, ne olurdu? Bir motor dolusu insanın gözünün önünde bir trajedi olurdu. Muhtemelen tanımadığı bir sürü insan, onun kayboluşuna şahit olmuş olurdu. Onun için üzülürlerdi, çünkü tanımasalar da o bir insandı. Onu sevmeseler de onun için üzülürlerdi. Çünkü bir insan hayatının yokoluşu, başka insanlar için üzücü bir şeydir. Tanıdık bir hayatın yokoluşu ise, insanlar için daha üzücü bir şeydir. Yokolan, o hayatın aynı zamanda kendi hayatlarıyla da kesişmiş kısmıdır. Tanıdık bir insanın ölümüyle, insan, kendi hayatından ve tarihinden bir parçayı da kaybetmiş olur.
Şimdi bu adam, bir motor dolusu tanımadığı insanın önünde değil de bir motor dolusu tanıdığı insanın önünde suyun bir noktasında kaybolsaydı, o insanlar hem bir trajediye hem de hayatlarının bir bölümünün yokoluşuna şahit olacaklardı. Bu, sadece haberi almaktan biraz daha kuvvetli bir anı.
İki durumda da insanlar üzülüyor, şahit olanlar, tanıyanlar, tanımayanlar, duyanlar, bilenler, bir hayatın yokoluşuna üzülürler. Yeraldığı bütün hayatlar, bulunduğu hatıralar ve dokunduğu tarihler artık eksiktir. O kişi, bu evrenden ve yer edindiği hafızalardan bir şeyler eksiltmiştir. ve bunun yerine, insanlar üzülür. Ne kadar çok kişi tanıdıysa, o kadar çok kişi üzülür. Ne kadar çok kişi üzüldüyse, adeta o kadar çok değerlidir.
"İnsan kıymeti", ölçülebilir bir şey midir bilmiyorum. Bir hayata değer biçilmeli midir bunu da bilmiyorum. Kimsenin hayatı kimseden kıymetli değildir diye bilinse de, öyle olmadığını, en azından öyle hissetmediğimizi herkes bilir. Birisi öldüğünde de benim aklıma ilk olarak bu gelir.
O sabah, bir motor dolusu insanın önünde, suyun görebildiğim bir noktasında kaybolsaydım insanlar ne hissederdi bunu merak ettim. Gözlerinin önünde bir hayatın bitişi karşısında etkilenir, belki üzülürlerdi, ama hayat yine de onlar için devam ederdi. Pek azı da bunu ertesi günü düşünüyor olurdu. Düşünüp düşünmemeleri ya da üzülüp üzülmemelerinin de bana bir katkısı olmazdı ama, bu "sosyal" ölümlerin bir çeşit dinamiği olmalıydı; ölen tarafta, seyreden tarafta bir karşılığı olmalıydı.
O sabah ben bunları düşünürken, bir gece önce üsküdar-beşiktaş motorundan atlayan birisinin varlığından da haberim yoktu. Akşama doğru öğrendim, buna şahit olan bir motor dolusu insanın da pek azı bundan haberdar olabilmişti. Haberdar olabilenlerin elindense bir şey gelmemişti. Ve tanıyanlar dışında pek azımız bunu ertesi günü hatırlıyordu.
Perşembe, Kasım 08, 2007
televizyon seyrediyorum
mtv: top 10 at ten, mor ve ötesi. mtv türkiye ya, artık öyle. Bu Mor ve Ötesi adını ilk defa Selim'in bilgisayara topladığı abuk subuk mp3lerin arasında görmüştüm. Ne güzel ismi varmış dedim, bir iki şarkıyı dinledim, sarmadı. "Ne dandik grupmuş lan" dedim, o günden sonra da Mor ve Ötesi, adı güzel kendi dandik bir grup olarak aklımda kaldı. Ta ki, Bir Derdim Var'ı dinleyinceye kadar (sonradan orospu oldu şarkı, ama erken keşfetmişim yine de, saçma sapan gururluyum.)
Gitarist mesela, yapısı itibariyle, elindeki aletin tabiatından gelen de bir karizmaya sahiptir ya; işte o haliyle dahi durumunu kurtaramayan karizma fukarası gitaristler var. Biri Mor ve Ötesi'nin gitaristi. Gitarı tutuşunda meymenet yok be adam. Bi insan böyle mi dürtercesine enstruman çalar, böyle mi vücut dilinden noksan olur. Anlayamıyorum seni.
Bir başka kanalda Mirkelam'ın çıkış şarkısı, şu siyah-beyaz videosu olan. Hani koşuyor bir yandan, bir de şarkı söylüyor arada. Ne güzel yapmışlar dedim, "eskiden zerafet varmış teeey teyyy" diyesim de geldi. Tüller ardında yataklar, beyaz çarşaflar arasında "melek" yüzler, siyah "masumiyet" makyajlı gözler, tüylerine kadar seçebildiğim kadın sırtı görmekten tiksinmişim. Aşk denince, özlem denince, "gittin gelmedin acı çektim kahroldum" diye mızmızlanan heriflerle ürpermiş sırt tüyleri gözümü alan narin tenli kadınlar klişesinden bunalmışım. Mustafa Sandal'ın kaslı olmadığı günlerde Türkçe pop sanki bir bambaşkaydı, o zamanlar Beyoğlu'na kravatsız çıkılıyordu ama yine de bambaşkaydı... (değil mi mirim?)
Karizma fukarası dedim de aklıma geldi. Tan Sağtürk'lü coffee mate reklamı var ya, aha bi karizma fukarası da Tan Sağtürk. "Bir ünlü, bir ürün" diye adlandıracağım bu ultra basit ve geleneksel reklam formatında bir adet ünlü alınır, hayatında o ürünü nasıl kullandığını falan basitçe anlatır. Seyirciye de, bilmiyorum ne mesajı verilir. Yüzünü televizyonda gördüğüm birisi kullanıyor diye tercih ettiğim bir ürün olmadı, o yüzden mesaj konusunda da kafa yormasam daha iyi. Tan Sağtürk malum, dans ediyor mesleği üzre. Sonra çok yorulup "ah bir mola vereyim" diye kenara çekiliyor. Kahvesine kafimeyti karıştırıp orgazm olduktan sonra "ben kahvemi kafimeytli içiyorum" diyor ki yanaklarındaki tatlı pembeliğin sebebi karıştırılmasın, bizzat kafimeytten bilinsin. Şimdi al bu plot'ı bir başka ünlü ile yap, hatta o da dansçı olsun ama bu kadar mı kolpa olunur arkadaş? Yaptığın dansın hiçbir özelliği yok Tan Sağtürk, her tarafından basitlik, klişelik akıyor. Attıramadın mı iki afili figür, bulamadın mı daha güzel bir müzik? Yürüyüşün karizmadan yoksun, duruşun sanatçı duruşu değil. O sert hareketlerin, o yumuşacık kahve tadına gitmemiş. O yandan yandan bakışların, kahveyi nasıl sevdiğini tarif edişin beni koşarak kafimeyt almaya göndermedi Tan Sağtürk. Sayende kafimeyt ezik bi ürün oldu gözümde. Bu kadar.
Bir başka kanalda, "alıcam kırbacı vurucam beline keh keh" diyen çocuk vardı. Türk sinemasının sezercikten ahmetçik'e bütün sinir bozucu karakterlerini içeren bu filmin adı "Öksüzler"miş.
Her kanalda bir altın takı tokmak markası sponsorluğunda aşklı, acılı, hafifinden entrikalı dizi, prime-time'da zappinge çıkmaya korkar oldum. Televizyon seyretmeyi bırakmak isabet olmuş, televizyonu çok seyrettiğim zamanlar Hülya Avşar hamileydi. Kızı diyorlar bir tosuncuk, ben görmeyeli piyasaya o çıkmış (zaplaya zaplaya magazin pirogramlarının arsasına geldim).
Yine Mor ve Ötesi, bu defa Uyan. Uyan'ın bir animasyon videosu var, Rus yapımı olduğunu duymuştum bir yerden. Aynı dönemde Dönüş diye Rus yapımı bir film seyretmiştim, aklıma hep o gelir. Bir de TRT2'de pazarları Pazar Konseri döneminde bazen yakalayabildiğim garip animasyonlar. Hani çizgifilmlerin komik olması gerektiğini düşündüğümüz zamanlar. Hele bir tanesi vardı, hikayesi yoktu ama o çizgileri görsem bugün, kesin hatırlarım (gerçekten pis bir hafızam vardır) .
Yeter Mor ve ötesi, "şirket mirket anlamam" deyu deyu çığırıp plazalarda klip çekmişsiniz. Plaza insanı zombiler yapmışsınız kara kara gözleri var, zombi zombi yürüyorlar koridorlarda. İroni de olmamış, hiciv de olmamış. Dikkatimizi çekmeye çalıştığınız "gerçekler", sizi dinleyen bebelerin üniversite hayallerinin sonunda gelebilecekleri en iyi noktayı gösteriyor. Onlar bir gün plaza insanı olduğunda siz de Erkin Koray gibi nostaljik birer kahraman olmaya mı oynuyorsunuz bilmiyorum, bilemiyorum. Kötü mizansenin hoş görülecek başka bir tarafını bulamadım.
Küçük sevgiliniz hakkında başka bir gün konuşalım. Yoruldum.
Gitarist mesela, yapısı itibariyle, elindeki aletin tabiatından gelen de bir karizmaya sahiptir ya; işte o haliyle dahi durumunu kurtaramayan karizma fukarası gitaristler var. Biri Mor ve Ötesi'nin gitaristi. Gitarı tutuşunda meymenet yok be adam. Bi insan böyle mi dürtercesine enstruman çalar, böyle mi vücut dilinden noksan olur. Anlayamıyorum seni.
Bir başka kanalda Mirkelam'ın çıkış şarkısı, şu siyah-beyaz videosu olan. Hani koşuyor bir yandan, bir de şarkı söylüyor arada. Ne güzel yapmışlar dedim, "eskiden zerafet varmış teeey teyyy" diyesim de geldi. Tüller ardında yataklar, beyaz çarşaflar arasında "melek" yüzler, siyah "masumiyet" makyajlı gözler, tüylerine kadar seçebildiğim kadın sırtı görmekten tiksinmişim. Aşk denince, özlem denince, "gittin gelmedin acı çektim kahroldum" diye mızmızlanan heriflerle ürpermiş sırt tüyleri gözümü alan narin tenli kadınlar klişesinden bunalmışım. Mustafa Sandal'ın kaslı olmadığı günlerde Türkçe pop sanki bir bambaşkaydı, o zamanlar Beyoğlu'na kravatsız çıkılıyordu ama yine de bambaşkaydı... (değil mi mirim?)
Karizma fukarası dedim de aklıma geldi. Tan Sağtürk'lü coffee mate reklamı var ya, aha bi karizma fukarası da Tan Sağtürk. "Bir ünlü, bir ürün" diye adlandıracağım bu ultra basit ve geleneksel reklam formatında bir adet ünlü alınır, hayatında o ürünü nasıl kullandığını falan basitçe anlatır. Seyirciye de, bilmiyorum ne mesajı verilir. Yüzünü televizyonda gördüğüm birisi kullanıyor diye tercih ettiğim bir ürün olmadı, o yüzden mesaj konusunda da kafa yormasam daha iyi. Tan Sağtürk malum, dans ediyor mesleği üzre. Sonra çok yorulup "ah bir mola vereyim" diye kenara çekiliyor. Kahvesine kafimeyti karıştırıp orgazm olduktan sonra "ben kahvemi kafimeytli içiyorum" diyor ki yanaklarındaki tatlı pembeliğin sebebi karıştırılmasın, bizzat kafimeytten bilinsin. Şimdi al bu plot'ı bir başka ünlü ile yap, hatta o da dansçı olsun ama bu kadar mı kolpa olunur arkadaş? Yaptığın dansın hiçbir özelliği yok Tan Sağtürk, her tarafından basitlik, klişelik akıyor. Attıramadın mı iki afili figür, bulamadın mı daha güzel bir müzik? Yürüyüşün karizmadan yoksun, duruşun sanatçı duruşu değil. O sert hareketlerin, o yumuşacık kahve tadına gitmemiş. O yandan yandan bakışların, kahveyi nasıl sevdiğini tarif edişin beni koşarak kafimeyt almaya göndermedi Tan Sağtürk. Sayende kafimeyt ezik bi ürün oldu gözümde. Bu kadar.
Bir başka kanalda, "alıcam kırbacı vurucam beline keh keh" diyen çocuk vardı. Türk sinemasının sezercikten ahmetçik'e bütün sinir bozucu karakterlerini içeren bu filmin adı "Öksüzler"miş.
Her kanalda bir altın takı tokmak markası sponsorluğunda aşklı, acılı, hafifinden entrikalı dizi, prime-time'da zappinge çıkmaya korkar oldum. Televizyon seyretmeyi bırakmak isabet olmuş, televizyonu çok seyrettiğim zamanlar Hülya Avşar hamileydi. Kızı diyorlar bir tosuncuk, ben görmeyeli piyasaya o çıkmış (zaplaya zaplaya magazin pirogramlarının arsasına geldim).
Yine Mor ve Ötesi, bu defa Uyan. Uyan'ın bir animasyon videosu var, Rus yapımı olduğunu duymuştum bir yerden. Aynı dönemde Dönüş diye Rus yapımı bir film seyretmiştim, aklıma hep o gelir. Bir de TRT2'de pazarları Pazar Konseri döneminde bazen yakalayabildiğim garip animasyonlar. Hani çizgifilmlerin komik olması gerektiğini düşündüğümüz zamanlar. Hele bir tanesi vardı, hikayesi yoktu ama o çizgileri görsem bugün, kesin hatırlarım (gerçekten pis bir hafızam vardır) .
Yeter Mor ve ötesi, "şirket mirket anlamam" deyu deyu çığırıp plazalarda klip çekmişsiniz. Plaza insanı zombiler yapmışsınız kara kara gözleri var, zombi zombi yürüyorlar koridorlarda. İroni de olmamış, hiciv de olmamış. Dikkatimizi çekmeye çalıştığınız "gerçekler", sizi dinleyen bebelerin üniversite hayallerinin sonunda gelebilecekleri en iyi noktayı gösteriyor. Onlar bir gün plaza insanı olduğunda siz de Erkin Koray gibi nostaljik birer kahraman olmaya mı oynuyorsunuz bilmiyorum, bilemiyorum. Kötü mizansenin hoş görülecek başka bir tarafını bulamadım.
Küçük sevgiliniz hakkında başka bir gün konuşalım. Yoruldum.
Cumartesi, Kasım 03, 2007
anlamsız yazı
Birkaç zaman önce falımda "bu aralar elektronik alet edevattan yana hiç şansınız yok, bi süre ellemeyin böyle şeyleri"gibi bir şey çıkmış olsaydı, şu an fala inanıyor, falsız kalmıyor olurdum.
Peki benim falımda ne çıkıyor? Acayip yollar, uçurumlar, halay çeken insanlar, kimliği belirsiz bilgeler... Küçükken birkaç defa gördüğüm, aklımdan çıkmayan bir rüyayı hatırladım şimdi. o ara pek sık görmüştüm, kaç defa olduğunu hatırlamıyorum. Hatta resmini de yapmıştım, belki biraz da o yüzden hala hatırlıyorum. El ele tutuşmuş çocuklar... çocuk halayı...
Rüyada "deja vu" diye bir şey var mı acaba, bir bilene sormak lazım. Ben aynı rüyayı defalarca gördüğümü söylüyorum mesela, ama, bakalım gerçekte öyle mi? Dün gece bir tane daha gördüm böyle deja vu rüyası. Bu defa rüya tıpatıp aynı değildi ama, daha önce gittiğim bir mekana tekrar gidiyordum. Yine aynı yollardan geçiyorum. Mekan şimdi daha bakımlı, düzenlenmiş filan. "Daha önce de rüyamda görmüştüm burayı bak, böyle değildi" diyorum. Tabii az buçuk aymışım artık rüya olduğuna. Yine de hala karanlıktan korkuyorum. "Şimdi bir fener olsa elimde", birileri ışıkları yakıyor. "Hayır hayır cep telefonu", elimde bir cep telefonu.
Küçükken de karanlıktan korkardım. Bir de, hep kaçıp kovalamalı rüyalar görürdüm. Sonraları alıştım tabii, yanımdakilere "Tamam, bekleyelim burda. Bu bi rüya, her seferinde böyle oluyor ama korkmayın, şu taraftan gidelim" der oldum. Karanlıktan korkmamak için de, her gün karanlık odaya girip, biraz daha fazla içeri girerek, "bak, korkacak bir şey yok" dedim. Sonra korkmaz oldum.
Şimdi bu çalışmayan cep telefonları, fotoğraf makinası, dvd writer, para yiyen atmler gibi şeyler; dağ-taş-karanlık-oda temalı deja vu rüyalar, geçmişten gelen acayip karakterler, garip sosyal durumlar yüzünden "sandalye? sandalye işte bühühü..." diye ağlayıverecek haldeyim. Sahilde oturup denize bakasım, ağlayıp ağlayıp yazasım var. Duygularımı ifade edecek görkemli kelimelerim yok, dahası, görkemli duygularım da yok. Hepsi defalarca yaşanmış, defalarca yazılmış, özelliği olmayan şeyler. Peki özelliği olmalı mı, onu da bilmiyorum. Duygu işte, his dünyası... Hislenir hislenir durulursun. Bir film seyret geçer... Yeteri kadar beklersen, durduk yere de geçer. Öylece durasım da var ama, biliyorum ki "yönetmenim" bırakmayacak.
- napıyosun şimdi, triplere mi girdin?
- ...
- girdin girdin. ne düşünüyosun?
- unuttum.
- demek ki bişey düşünmüyomuşsun. napıyosun peki öyle durup?
- ya sen sorana kadar düşünüyodum. unuttum şimdi.
- ne var ki düşüncek? var mı bi çaresi?
- yok ama atmaya çalışıyorum böyle, gözden geçirip. anladın mı?
- iyi tamam devam et. kaç dakka olmuş?
- huff bilmiyorum. bakmıcam.
- peki.
- 10 dakka.
- oohooo daha ne kadar oturcan burda, canım sıkıldı benim.
- benim de.
- hani düşünüyodun?
- sayende düşünemiyorum içine ettin.
- ya bişey demiyorum ben, düşün hadi.
- düşünemiyorum, bulutumu dağıttın...
- iyi o zaman gidiyorum ben.
- gitme.
- ...
- dur ben de geliyorum...
Peki benim falımda ne çıkıyor? Acayip yollar, uçurumlar, halay çeken insanlar, kimliği belirsiz bilgeler... Küçükken birkaç defa gördüğüm, aklımdan çıkmayan bir rüyayı hatırladım şimdi. o ara pek sık görmüştüm, kaç defa olduğunu hatırlamıyorum. Hatta resmini de yapmıştım, belki biraz da o yüzden hala hatırlıyorum. El ele tutuşmuş çocuklar... çocuk halayı...
Rüyada "deja vu" diye bir şey var mı acaba, bir bilene sormak lazım. Ben aynı rüyayı defalarca gördüğümü söylüyorum mesela, ama, bakalım gerçekte öyle mi? Dün gece bir tane daha gördüm böyle deja vu rüyası. Bu defa rüya tıpatıp aynı değildi ama, daha önce gittiğim bir mekana tekrar gidiyordum. Yine aynı yollardan geçiyorum. Mekan şimdi daha bakımlı, düzenlenmiş filan. "Daha önce de rüyamda görmüştüm burayı bak, böyle değildi" diyorum. Tabii az buçuk aymışım artık rüya olduğuna. Yine de hala karanlıktan korkuyorum. "Şimdi bir fener olsa elimde", birileri ışıkları yakıyor. "Hayır hayır cep telefonu", elimde bir cep telefonu.
Küçükken de karanlıktan korkardım. Bir de, hep kaçıp kovalamalı rüyalar görürdüm. Sonraları alıştım tabii, yanımdakilere "Tamam, bekleyelim burda. Bu bi rüya, her seferinde böyle oluyor ama korkmayın, şu taraftan gidelim" der oldum. Karanlıktan korkmamak için de, her gün karanlık odaya girip, biraz daha fazla içeri girerek, "bak, korkacak bir şey yok" dedim. Sonra korkmaz oldum.
Şimdi bu çalışmayan cep telefonları, fotoğraf makinası, dvd writer, para yiyen atmler gibi şeyler; dağ-taş-karanlık-oda temalı deja vu rüyalar, geçmişten gelen acayip karakterler, garip sosyal durumlar yüzünden "sandalye? sandalye işte bühühü..." diye ağlayıverecek haldeyim. Sahilde oturup denize bakasım, ağlayıp ağlayıp yazasım var. Duygularımı ifade edecek görkemli kelimelerim yok, dahası, görkemli duygularım da yok. Hepsi defalarca yaşanmış, defalarca yazılmış, özelliği olmayan şeyler. Peki özelliği olmalı mı, onu da bilmiyorum. Duygu işte, his dünyası... Hislenir hislenir durulursun. Bir film seyret geçer... Yeteri kadar beklersen, durduk yere de geçer. Öylece durasım da var ama, biliyorum ki "yönetmenim" bırakmayacak.
- napıyosun şimdi, triplere mi girdin?
- ...
- girdin girdin. ne düşünüyosun?
- unuttum.
- demek ki bişey düşünmüyomuşsun. napıyosun peki öyle durup?
- ya sen sorana kadar düşünüyodum. unuttum şimdi.
- ne var ki düşüncek? var mı bi çaresi?
- yok ama atmaya çalışıyorum böyle, gözden geçirip. anladın mı?
- iyi tamam devam et. kaç dakka olmuş?
- huff bilmiyorum. bakmıcam.
- peki.
- 10 dakka.
- oohooo daha ne kadar oturcan burda, canım sıkıldı benim.
- benim de.
- hani düşünüyodun?
- sayende düşünemiyorum içine ettin.
- ya bişey demiyorum ben, düşün hadi.
- düşünemiyorum, bulutumu dağıttın...
- iyi o zaman gidiyorum ben.
- gitme.
- ...
- dur ben de geliyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
