bana dünyanın sonu gibi görünen şeylerle alay eden adamdır babam.
hiçbir teselli hayatı haddinden fazla ciddiye aldığını gözüne sokan o adamın yaptığını yapamaz. "buradan düşersen hiçbir şey olmaz" dediğinde sözüne güvenebileceğim, önümü göremediğimde yardımıma koşandır.
Perşembe, Aralık 29, 2005
Cuma, Aralık 23, 2005
çılgınlar gibi
şebnem ferah ilk çıktığında, vazgeçtim dünyadan diye bi şarkısı vardı. aman allahım o ne çılgın bi imaj o ne süper parça o ne taş bi hatundu...
ne kıl bi kelime "hatun"... alay mı ediyor saygıyla mı bahsediyor belli değil. karı dediğin zaman aşağılamadır, bayan dediğin zaman bayıktır, bağyan evet biraz dalgadır, biraz da kitschtir "bayan bakar mısınız".. hanımefendi de ayı! hanım var, fakat bahsedilen her dişi "hanım"lığı kaldıramaz, ağır gelir. hanımabla var, hanımteyze var, abla olabilir fakat bir miktar samimiyet barındırır...
"hatun" ne ya? cool mu oldun şimdi bildiğin "karı" ya "hatun" deyince? gençlik buna bi son versin.
"abi süper hatun"
hatunlar kovalasın seni.
ne kıl bi kelime "hatun"... alay mı ediyor saygıyla mı bahsediyor belli değil. karı dediğin zaman aşağılamadır, bayan dediğin zaman bayıktır, bağyan evet biraz dalgadır, biraz da kitschtir "bayan bakar mısınız".. hanımefendi de ayı! hanım var, fakat bahsedilen her dişi "hanım"lığı kaldıramaz, ağır gelir. hanımabla var, hanımteyze var, abla olabilir fakat bir miktar samimiyet barındırır...
"hatun" ne ya? cool mu oldun şimdi bildiğin "karı" ya "hatun" deyince? gençlik buna bi son versin.
"abi süper hatun"
hatunlar kovalasın seni.
hayatımın soundtracki 1
nedir bu playlistin bana ettiği bir sabah vakti?
şebnem ferah'ın tek bir albümü var elimde; kelimeler yetse. işte o hem unutmak istemediğim hem de hatırlamak istemediğim, fonunda dünya yalan söylüyor (mvo) olan zamanın albümlerinden biri. [kendimi türkçe roka vermişim] therionla tanışmam, anathema deyu sayıklamam da bu tarihlere rastlar fekat bunların öyle etkileri yoktur nedense. bu sebepten uzun süre dünya yalan söylüyor'u playlistimden çıkarmış, tekrar koyduğumda bi süre dinleyememiştim. kelimeler yetse'yi de mecburiyetten dinlemiyorum, cd yok, gitti. haliyle o gün bugün dinlememişim. özlememişim de. bir sabah vakti deli misin ulan manyak gibi kendini türkçe mp3 sitelerine vermişsin... ulan şu cd bi gelse bi gün çıksa ortaya nası manyak olurum biliyo musun... dünya yalan söylüyor'a da alıştım sayılır ama bunu bi süre daha kaldıramam. ulan.. ulan...
şebnem ferah'ın tek bir albümü var elimde; kelimeler yetse. işte o hem unutmak istemediğim hem de hatırlamak istemediğim, fonunda dünya yalan söylüyor (mvo) olan zamanın albümlerinden biri. [kendimi türkçe roka vermişim] therionla tanışmam, anathema deyu sayıklamam da bu tarihlere rastlar fekat bunların öyle etkileri yoktur nedense. bu sebepten uzun süre dünya yalan söylüyor'u playlistimden çıkarmış, tekrar koyduğumda bi süre dinleyememiştim. kelimeler yetse'yi de mecburiyetten dinlemiyorum, cd yok, gitti. haliyle o gün bugün dinlememişim. özlememişim de. bir sabah vakti deli misin ulan manyak gibi kendini türkçe mp3 sitelerine vermişsin... ulan şu cd bi gelse bi gün çıksa ortaya nası manyak olurum biliyo musun... dünya yalan söylüyor'a da alıştım sayılır ama bunu bi süre daha kaldıramam. ulan.. ulan...
Cumartesi, Aralık 17, 2005
hal ve gidiş raporu.
bir hatanın düzeltilemez oluşu, geri alınamaz, unutulamaz oluşuna inanmak zorunda olmak, küçük şeyleri önemsemek ama küçük hataların pahalıya mal olmasını hazmedememek, getireceklerini kabul etmek istememek, böyle gelirse böyle gideceğini bal gibi bilmek, böyle gelmesine yine de engel olamamak, anlatamamak.
Pazar, Kasım 27, 2005
türkiye'de internetin gayri resmi tarihi
orijinali şurda: http://www.hafif.org/node/11036
kendisi şudur:
HERŞEY ATARİ'YLE BAŞLADI
20. yüzyılın tek kanallı, Samantha Fox'lu dönemlerinde (80'ler mevz-u bahis), Voltran ve Kara Şimşekten
başka bir eğlencemiz yoktu. Puslu bir kış akşamı ıssız bir mezarlıkta bir araya gelen üç gencin dualarına dayanamayan Zeus, insanoğluna Prometheus'un çaldığı ateşten bile önemli keşfi bahşetti: ATARİ...Önceleri birkaç mahalli milyonerin Avrupa'dan şımarık oğluna getirdiği şeytan işi alet konumunda olan Atari'nin krallığı, Atari salonu adı verilen sektörün doğmasıyla bozuldu. Evlerdeki Atari'nin favori oyunu yukarıdan geçen gök cisimlerini vuran uçaksavarlar iken, salonlarda 'PACMAN' fırtınası esiyordu...
COMMODORE 64
Yıllar geçiyor, gençlik Atari'de uzmanlaşıyordu. ABD'de Silicone Valley (Silikon Vadisi) adlı bir yer kurulmuş, bu ihtiyacı gidermek için binlerce bilim adamı ter döküyordu. Ve o doğdu: COMMODORE 64. Ne 'Commodore' ne demek biliyorduk, ne de 64 sihirli sayısının anlamını. Ama hepimiz evdeki kara 'Atari' kutularımızı kardeşlerimize hediye edip ondan edindik.
Oyunlar bildiğimiz müzik kasetlerine dolduruluyor, bir kasede birkaç (hatta daha da çok) oyun yükletmek için Kadıköy Yazıcıoğlu Pasajı'nda buluşuyorduk. (Bir de Commodore 64'te kafa ayarı hadisesi vardı. O zamanlar iyi kafa ayarı yapabilen arkadaşlar şimdi 'mail server' kuruyor!..) Bu dönemde ise en tutulan oyun, üç karatecinin yanyana durup, birbilerine anlamsızca saldırdığı dövüş oyunuydu. Elbette atarici sektörünün buna cevabı gecikmedi: 'STREET FIGHTER'
AMIGA 500
Yine de bir şeyler eksikti. Genç beyinlerimiz daha ne eğlencelerin hayalini kuruyor, Commodore'un kafa ayarı bizimkiyle uyuşmuyordu!.. Ve bir sabah o ani haberle uyandırıldım: 'AMIGA 500' diye birşey çıkmıştı. Hemen almalıydık. Ancak fiyatlarına yetişemiyorduk. Mecburen mahalledeki zengin çocukla ahbap oluyor, kabız olmasına rağmen maçlarda banko olarak forvete yerleştiriyorduk (Hakan Şükür hadisesi). Böylece Türkiye'de 70'lerden beri devam eden sosyal sınıflar arası çatışma bitiyordu.
Bu yeni dalgaya Yazıcıoğlu'da sahip çıkıyor, disketler orada yükleniyordu. Ve elbette o yılların en büyük eğlencesi mahalle arkadaşları arası 'SENSIBLE SOCCER' turnuvalarıydı. Atariciler ise Street Fighter'ın bilmem kaçıncı versiyonun yanına 'Mortal Kombat'ı eklemekten öteye gidememiş, gençliğin gözündeki cazibesini yitirmişti.
486'LAR
Gençlik ve bilim adamları arasında inanılmaz bir yarış başlamıştı. Biz hayal ediyorduk, onlar yapıyordu. Ancak bir keşif bizim bile hayallerimizin ötesindeydi: '486'...
O zamana kadar bilgisayarlar 'Dos'ta yazı yazmaktan ibaretti ve bunu yapabilene bile mahallenin Neil Armstrong'u muamelesi yapılıyordu. Oysa 486'lar inanılmazdı. Ve bu efsane kendi efsanelerini yarattı: 'DOOM 2 ve WOLFENSTEIN'. Artık akrabalar, misafirler yüzümüzü göremez olmuştu, zira biz odamızda 'Nazi katliamı' yapıyorduk. Atariciler ise bir bir kapanıyordu. Son çare olarak altından porno resim çıkan platformu açtığımız oyunu denediler ama sarmadı. Ülkede bu gelişmeler yaşanırken Yazıcıoğlu'nda tek tük bilgisayar satan yerler açılmaya başlıyordu. (Bu arada 486'lardaki en önemli yeniliklerden biri de oyun oynarken adam gibi sesler duyabiliyorduk.)
PENTIUM II
Büyük bir sektör oluşmuş, yenilikler birbirini izliyordu. Intel firmasının ürettiği Pentium II MMX serisi bize yıllardır beklediğimiz hızı sağlıyordu. Bu dönemde favori oyunumuz 'FIFA 96' idi...
VE NİHAYET 'İNTERNET'
Artık sosyal yapı değişmiş, yıllar yılı Atari'nin evrimini yakından takip ederken mahalle arkadaşlarımızdan uzaklaşmış, şişmanlamaya başlamıştık. Ancak yalnızlığımızı giderecek bir keşfe ihtiyaç duyuyorduk. Dolayısıyla 'İnternet Devrimi' (devrim kelimesi abartı değil!) ülkemize ilk olarak 'Chat' aracı olarak girdi. Bu yolla arkadaş hatta sevgili bile bulabiliyorduk. Ayrıca bedava indirdiğimiz MP3'ler sayesinde eğleniyorduk (Ama bazı arkadaşları 'bedava porno siteleri'nde ve 'mirc scriptler'de kaybettik).
Yıllardır yeraltında saklanan ataricilerde 'internet cafe' olarak karşımıza çıktılar. Tabi 'cafe' kısmını 'birşeyler atıştırın' anlamında değil, 'para alıyoruz!' anlamında kullanıyorlardı.
21. YÜZYIL
Aradan bir yüzyıl geçti, alışkanlıklarımız değişti. Atari'den Pentium IV'e geldik (gerçi hala Yazıcıoğlu Pasajı'ndayız). İnsanlar internet aracılığıyla eş buluyor artık. Bu hızlı değişime ne derece ayak uydurduk, iyi mi ettik bilemiyorum. Ama artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak.
kendisi şudur:
HERŞEY ATARİ'YLE BAŞLADI
20. yüzyılın tek kanallı, Samantha Fox'lu dönemlerinde (80'ler mevz-u bahis), Voltran ve Kara Şimşekten
başka bir eğlencemiz yoktu. Puslu bir kış akşamı ıssız bir mezarlıkta bir araya gelen üç gencin dualarına dayanamayan Zeus, insanoğluna Prometheus'un çaldığı ateşten bile önemli keşfi bahşetti: ATARİ...Önceleri birkaç mahalli milyonerin Avrupa'dan şımarık oğluna getirdiği şeytan işi alet konumunda olan Atari'nin krallığı, Atari salonu adı verilen sektörün doğmasıyla bozuldu. Evlerdeki Atari'nin favori oyunu yukarıdan geçen gök cisimlerini vuran uçaksavarlar iken, salonlarda 'PACMAN' fırtınası esiyordu...
COMMODORE 64
Yıllar geçiyor, gençlik Atari'de uzmanlaşıyordu. ABD'de Silicone Valley (Silikon Vadisi) adlı bir yer kurulmuş, bu ihtiyacı gidermek için binlerce bilim adamı ter döküyordu. Ve o doğdu: COMMODORE 64. Ne 'Commodore' ne demek biliyorduk, ne de 64 sihirli sayısının anlamını. Ama hepimiz evdeki kara 'Atari' kutularımızı kardeşlerimize hediye edip ondan edindik.
Oyunlar bildiğimiz müzik kasetlerine dolduruluyor, bir kasede birkaç (hatta daha da çok) oyun yükletmek için Kadıköy Yazıcıoğlu Pasajı'nda buluşuyorduk. (Bir de Commodore 64'te kafa ayarı hadisesi vardı. O zamanlar iyi kafa ayarı yapabilen arkadaşlar şimdi 'mail server' kuruyor!..) Bu dönemde ise en tutulan oyun, üç karatecinin yanyana durup, birbilerine anlamsızca saldırdığı dövüş oyunuydu. Elbette atarici sektörünün buna cevabı gecikmedi: 'STREET FIGHTER'
AMIGA 500
Yine de bir şeyler eksikti. Genç beyinlerimiz daha ne eğlencelerin hayalini kuruyor, Commodore'un kafa ayarı bizimkiyle uyuşmuyordu!.. Ve bir sabah o ani haberle uyandırıldım: 'AMIGA 500' diye birşey çıkmıştı. Hemen almalıydık. Ancak fiyatlarına yetişemiyorduk. Mecburen mahalledeki zengin çocukla ahbap oluyor, kabız olmasına rağmen maçlarda banko olarak forvete yerleştiriyorduk (Hakan Şükür hadisesi). Böylece Türkiye'de 70'lerden beri devam eden sosyal sınıflar arası çatışma bitiyordu.
Bu yeni dalgaya Yazıcıoğlu'da sahip çıkıyor, disketler orada yükleniyordu. Ve elbette o yılların en büyük eğlencesi mahalle arkadaşları arası 'SENSIBLE SOCCER' turnuvalarıydı. Atariciler ise Street Fighter'ın bilmem kaçıncı versiyonun yanına 'Mortal Kombat'ı eklemekten öteye gidememiş, gençliğin gözündeki cazibesini yitirmişti.
486'LAR
Gençlik ve bilim adamları arasında inanılmaz bir yarış başlamıştı. Biz hayal ediyorduk, onlar yapıyordu. Ancak bir keşif bizim bile hayallerimizin ötesindeydi: '486'...
O zamana kadar bilgisayarlar 'Dos'ta yazı yazmaktan ibaretti ve bunu yapabilene bile mahallenin Neil Armstrong'u muamelesi yapılıyordu. Oysa 486'lar inanılmazdı. Ve bu efsane kendi efsanelerini yarattı: 'DOOM 2 ve WOLFENSTEIN'. Artık akrabalar, misafirler yüzümüzü göremez olmuştu, zira biz odamızda 'Nazi katliamı' yapıyorduk. Atariciler ise bir bir kapanıyordu. Son çare olarak altından porno resim çıkan platformu açtığımız oyunu denediler ama sarmadı. Ülkede bu gelişmeler yaşanırken Yazıcıoğlu'nda tek tük bilgisayar satan yerler açılmaya başlıyordu. (Bu arada 486'lardaki en önemli yeniliklerden biri de oyun oynarken adam gibi sesler duyabiliyorduk.)
PENTIUM II
Büyük bir sektör oluşmuş, yenilikler birbirini izliyordu. Intel firmasının ürettiği Pentium II MMX serisi bize yıllardır beklediğimiz hızı sağlıyordu. Bu dönemde favori oyunumuz 'FIFA 96' idi...
VE NİHAYET 'İNTERNET'
Artık sosyal yapı değişmiş, yıllar yılı Atari'nin evrimini yakından takip ederken mahalle arkadaşlarımızdan uzaklaşmış, şişmanlamaya başlamıştık. Ancak yalnızlığımızı giderecek bir keşfe ihtiyaç duyuyorduk. Dolayısıyla 'İnternet Devrimi' (devrim kelimesi abartı değil!) ülkemize ilk olarak 'Chat' aracı olarak girdi. Bu yolla arkadaş hatta sevgili bile bulabiliyorduk. Ayrıca bedava indirdiğimiz MP3'ler sayesinde eğleniyorduk (Ama bazı arkadaşları 'bedava porno siteleri'nde ve 'mirc scriptler'de kaybettik).
Yıllardır yeraltında saklanan ataricilerde 'internet cafe' olarak karşımıza çıktılar. Tabi 'cafe' kısmını 'birşeyler atıştırın' anlamında değil, 'para alıyoruz!' anlamında kullanıyorlardı.
21. YÜZYIL
Aradan bir yüzyıl geçti, alışkanlıklarımız değişti. Atari'den Pentium IV'e geldik (gerçi hala Yazıcıoğlu Pasajı'ndayız). İnsanlar internet aracılığıyla eş buluyor artık. Bu hızlı değişime ne derece ayak uydurduk, iyi mi ettik bilemiyorum. Ama artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak.
Pazar, Kasım 13, 2005
öyster
en dandik romanın yazarına sorsan "karakterlerimin gerçek hayattaki insanlarla alakası yok, hepsi benim kafamda" yok ya? oturdun hepsini kıçından uydurdun dimi... peki chuck palahniuk'in "kahramanlarım için çevremdeki insanlardan ilham alıyorum" demesi nedir? oyster (lullaby) gibi bir karakter olabilir mi insanın çevresinde?
inseyşıbıl
bu adam var ya, "bir grup denek"ten biri olsa, bu deneyde de deneklerin yarısına gerçek ilaç yarısına plasebo veriliyor olsa buna plasebo geldi diye "ay ne bahtsızım ilacın bile dandiği geldi bana" der durur. onu bunu kafasına takar.
en az "hep sorarım ben kendime niyee kısmetsiziiiim" diye şarkı söylerken aşk hayatındaki başarısızlardan ve hezimetlerden bahsederek yüreklerimizi dağlayan petek dinçöz kadar kısmetsizdir bunlar.
en az "hep sorarım ben kendime niyee kısmetsiziiiim" diye şarkı söylerken aşk hayatındaki başarısızlardan ve hezimetlerden bahsederek yüreklerimizi dağlayan petek dinçöz kadar kısmetsizdir bunlar.
Pazartesi, Kasım 07, 2005
nokia20lives
şu phil blitz denen herifi gördüm de aklıma geldi, ... neyse onu sonra anlatayım da harbi ünlü oldu bu adam dimi şimdi? en azından belli bi çevrede baya ünlü oldu. hala dünyanın büyük bi kısmı ondan haberdar değil ama ilerde karşımıza çıkarsa "evet evet biz onda bir cevher görmüştük" deriz en azından (the oracle tribi). cevher ki ne cevher... bitmez tükenmez bir enerji, bir soytarılık, bir haytalık, bir jim carrey potansiyeli. belki de çoktan keşfedilmiştir de ben de hariçten gazel okuyorumdur, neyse ya...
ne diyodum, hah aklıma geldi. belli bi çevrede tanınmak, yüzünün "public" olması ya da bir şekilde "hep orada olmak". "printed" olmak, "recorded" olmak, insanların istediğinde ileri geri, istediğinde zoom in zoom out yapabiliyor olması garip biraz. asıl aklıma gelen bizim ingilizce kitaplarındaki hikayelerde oynayan çocuklardı. bunlar ünlü oluyorlardı ama gerçek adlarını bilmiyorduk. [phil blitz de fena halde ünlü sayılır ama gerçek adını bilmiyoruz]sokakta görsek tanırdık mesela... ben merak ederim bu adamlar şu anda nerdeler napıyorlar falan diye. ya da bunun teklifi nasıl oluyor? filmde oynamak gibi kitapta oynamak da mı var? sonrası ne tür bir kariyer? fotomodellik mi?
ne diyodum, hah aklıma geldi. belli bi çevrede tanınmak, yüzünün "public" olması ya da bir şekilde "hep orada olmak". "printed" olmak, "recorded" olmak, insanların istediğinde ileri geri, istediğinde zoom in zoom out yapabiliyor olması garip biraz. asıl aklıma gelen bizim ingilizce kitaplarındaki hikayelerde oynayan çocuklardı. bunlar ünlü oluyorlardı ama gerçek adlarını bilmiyorduk. [phil blitz de fena halde ünlü sayılır ama gerçek adını bilmiyoruz]sokakta görsek tanırdık mesela... ben merak ederim bu adamlar şu anda nerdeler napıyorlar falan diye. ya da bunun teklifi nasıl oluyor? filmde oynamak gibi kitapta oynamak da mı var? sonrası ne tür bir kariyer? fotomodellik mi?
Cuma, Ekim 28, 2005
zevk işte
yeşil çay ile nane şahane oluyor. deneyiniz denetiniz. yeşil çay yok ise çok kokulu olmayan bildiğimiz çay ile deneyiniz. demliğin içine birkaç yaprak nane atınız tadına doymayınız.
Salı, Ekim 25, 2005
güzel kızların makus talihi
"Allah çirkin bahtı versin"le alakası yok bunun, hemen belirteyim.
"neye göre güzel, kime göre güzel" diyecek olanlar için kapat butonu sağ üst köşede.
(milyonlara sesleniyorum sanki... neyse, günün birinde okuyan çıkar belki, referans veririm o da olabilir)
yolda sokakta, otobüste, maçta plajda okulda (evet evet aynı zamanda cips yiyebileceğiniz her yerde) dikkatli bakışlara, "yirim"lere maruz kalan kızlardır bunlar. iki dakka rahat yüzü göremezler. sokağa çıkınca laf yerler (tabii ki mini etek yüzünden değil. ne ki herkes giyiyo yaneee), okula gidince illa birileri keser bunları; etrafta sürekli tanıdık birileri görürler, izlendikleri hissine sıkça kapılırlar. toplu taşıma araçları adeta işkencedir, durakta beklerken arsızca "tanışabülür miyiz" diyenini mi ararsın baştan aşşa süzeni mi ayyy iğrençtirler yani... otobüsü falan hiç düşünme hele. hoş, toplu taşıma kullanmasalar durum farklı değildir. trafikte hep sıkıştırılırlar, kaza yapmaya zorlanırlar, hiç olmadı dikkatleri çekilmeye çalışılır, yürekleri ağızlarına getirilir. hayatları mütemadiyen tehlikededir.
zor bişeydir güzel kız olmak. arkadaşları azdır; etraflarındaki kızlar kıskandıkları için arkadaş olmazlar, erkeklerin önemli bir çoğunluğu zaten arkadaş adı altında gizli ve aleni yazılan "kırık"larıdır (evet evet güzel kızlar onları böyle adlandırır). birisiyle iki çift laf edemezler, hemen ardından konu başka bir yere gelir, bakışlar değişir. insanlara yaklaşmaktan, yüzlerini göstermekten korkmaya başlarlar, normal ilişkiler kuramayacaklarını sanırlar. ne kadar kötüdür, kız arkadaşlarının sevgilileri bile rahatsız eder böle bakarlar felan... dekolte diil yaa modadır ne alakası vardır... ayrıca elde ettikleri her şeye insanlar şüpheyle bakarlar, her şartta güzelliklerini kullandıklarını sanırlar. ne alakası vardır onlar çok esprili, sevimlidirler, enteldirler. herkes sohbetlerine hastadır, arkadaşlıklarına hastadır, çok eğlencelidirler ekseriyetle.
eğlencelidir güzel kız olmak, tek hareketinle insanları aptal etmek, farkında değilmiş gibi frikik verip akılları başlardan almak, yapılan salaklıkları da farketmemiş gibi yapıp sağda solda ihihihihi efekti eşliğinde anlatmak...
bazen elde edemeyeceği hiçbir şey olmadığının bilincinde olup kalan her şeyi sktretmek, süperdir.
hayat ne tuhaf martılar vapurlar falan diye düşünürken, ulan saat yine 4...
"neye göre güzel, kime göre güzel" diyecek olanlar için kapat butonu sağ üst köşede.
(milyonlara sesleniyorum sanki... neyse, günün birinde okuyan çıkar belki, referans veririm o da olabilir)
yolda sokakta, otobüste, maçta plajda okulda (evet evet aynı zamanda cips yiyebileceğiniz her yerde) dikkatli bakışlara, "yirim"lere maruz kalan kızlardır bunlar. iki dakka rahat yüzü göremezler. sokağa çıkınca laf yerler (tabii ki mini etek yüzünden değil. ne ki herkes giyiyo yaneee), okula gidince illa birileri keser bunları; etrafta sürekli tanıdık birileri görürler, izlendikleri hissine sıkça kapılırlar. toplu taşıma araçları adeta işkencedir, durakta beklerken arsızca "tanışabülür miyiz" diyenini mi ararsın baştan aşşa süzeni mi ayyy iğrençtirler yani... otobüsü falan hiç düşünme hele. hoş, toplu taşıma kullanmasalar durum farklı değildir. trafikte hep sıkıştırılırlar, kaza yapmaya zorlanırlar, hiç olmadı dikkatleri çekilmeye çalışılır, yürekleri ağızlarına getirilir. hayatları mütemadiyen tehlikededir.
zor bişeydir güzel kız olmak. arkadaşları azdır; etraflarındaki kızlar kıskandıkları için arkadaş olmazlar, erkeklerin önemli bir çoğunluğu zaten arkadaş adı altında gizli ve aleni yazılan "kırık"larıdır (evet evet güzel kızlar onları böyle adlandırır). birisiyle iki çift laf edemezler, hemen ardından konu başka bir yere gelir, bakışlar değişir. insanlara yaklaşmaktan, yüzlerini göstermekten korkmaya başlarlar, normal ilişkiler kuramayacaklarını sanırlar. ne kadar kötüdür, kız arkadaşlarının sevgilileri bile rahatsız eder böle bakarlar felan... dekolte diil yaa modadır ne alakası vardır... ayrıca elde ettikleri her şeye insanlar şüpheyle bakarlar, her şartta güzelliklerini kullandıklarını sanırlar. ne alakası vardır onlar çok esprili, sevimlidirler, enteldirler. herkes sohbetlerine hastadır, arkadaşlıklarına hastadır, çok eğlencelidirler ekseriyetle.
eğlencelidir güzel kız olmak, tek hareketinle insanları aptal etmek, farkında değilmiş gibi frikik verip akılları başlardan almak, yapılan salaklıkları da farketmemiş gibi yapıp sağda solda ihihihihi efekti eşliğinde anlatmak...
bazen elde edemeyeceği hiçbir şey olmadığının bilincinde olup kalan her şeyi sktretmek, süperdir.
hayat ne tuhaf martılar vapurlar falan diye düşünürken, ulan saat yine 4...
Pazar, Ekim 23, 2005
en kötü günümüz böyle olsun
telefonun mp3 playerını kullanalı beri discman i bi kenara atmıştım. öyle cdye karışık mp3 doldurmaya falan kasmaz oldum. tabii bir anda telefon gidince [gitti evet canım telefonum. telefona bağlanılır mı ulan hasta mısın] ne dinleyeceğimi şaşırdım. discmanin içinde placeboSleepingWithGhosts vardı. elimdeki en güncel toplamalara baktım, en son mayıs playlistinden derlenmiş mp3 cdsi ve yazın evde dinlemek için yapılmış 18 şarkılık audio cd.
mp3 toplaması yapmak eğlenceli bişey... müzik klasöründe bir keşfe çıkıyorum varlığını unuttuğum hatta aptallığıma doymayayım [ühü ühü telefonu da kaybettin aptal] tekrardan indirdiğim parçalarla selamlaşıyorum. zamanında delice dinlediğim grupların enBiSüperlerini seçiyorum. ya da seçmiyorum, özlediklerimi koyuyorum. bu bayar bu baymaz diyorum... uzuun zamandır hatırını sormadığım mor ve ötesi klasörünü de son kalan 100mb yer için ziyaret edeyim dedim. hani kokular insanı saçma sapan bir yerlere götürür ya, bazen bi şarkı dinleyince de bi yerlere gidilebiliyor ya, normal tabii bu. fakat şarkıların adlarına bakınca insanın içinin acıması nedir sorarım size...
ya sormuyorum anasını satayım, promise-theme of laura katıyorum her listeye, kıyamıyorum. tamam o kadar. allahım, yüreğimde ince sızı hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı...
04.24, mp3 toplaması yaparken saat 4ün kozmik güçler açısından ne ifade ettiğini düşünüyor iken.
mp3 toplaması yapmak eğlenceli bişey... müzik klasöründe bir keşfe çıkıyorum varlığını unuttuğum hatta aptallığıma doymayayım [ühü ühü telefonu da kaybettin aptal] tekrardan indirdiğim parçalarla selamlaşıyorum. zamanında delice dinlediğim grupların enBiSüperlerini seçiyorum. ya da seçmiyorum, özlediklerimi koyuyorum. bu bayar bu baymaz diyorum... uzuun zamandır hatırını sormadığım mor ve ötesi klasörünü de son kalan 100mb yer için ziyaret edeyim dedim. hani kokular insanı saçma sapan bir yerlere götürür ya, bazen bi şarkı dinleyince de bi yerlere gidilebiliyor ya, normal tabii bu. fakat şarkıların adlarına bakınca insanın içinin acıması nedir sorarım size...
ya sormuyorum anasını satayım, promise-theme of laura katıyorum her listeye, kıyamıyorum. tamam o kadar. allahım, yüreğimde ince sızı hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı...
04.24, mp3 toplaması yaparken saat 4ün kozmik güçler açısından ne ifade ettiğini düşünüyor iken.
Cuma, Ekim 21, 2005
biritney
tamam britney spears ilk defa çıkıp radyolardan "hit me baby one more time" diye bağırdığı sıralarda "göreceksiniz bu kız çok ünlü olacak" dememiştim. iddia etmiyorum. ve fakat aklımdan şöyle bir şey geçirdiğimi hatırlıyorum "bu kız için 17 yaşında diyolar ama vokalinde bir teknik var sanki. var kesin var bi numara." pek bi numara çıkmadı gerçi ama britney için balon şöhret diyenlere en azından düzgün bir vokal (dansçı değil) olduğunu söyleyebilirim. efekt midir değil midir, bence değildir. biritney iyi bi vokaldir. ne yani anastacia "zenci sesli beyaz" idi daha mı fazla sattı? demek ki neymiş? olay memede bitmiyormuş. evet.
04.10, baby one more time videosu seyrederkene
04.10, baby one more time videosu seyrederkene
Perşembe, Ekim 20, 2005
haberin yok ölüyorum
deliler gibi ilgi istiyorum, el üstünde tutulmak istiyorum. kimseyi dinlerken "dinlenilmek" gibi bir karşılık beklemedim ahanda şimdi bekliyorum.
haberiniz yok ölüyorum ulan!
04.20, herkes gittikten sonra
haberiniz yok ölüyorum ulan!
04.20, herkes gittikten sonra
Pazartesi, Ekim 17, 2005
deneme... deneme...
sevgili okurlar,
bu ilk post umda sizlere bir nikneym bulmanın ne kadar zor olduğundan bahsedeceğim. devir değişmiş artık, şarkı isimleri (speed of pain), grup isimleri (london after midnight) ve tüm köşebaşları kapılmış, alınacak nikneym kalmamış. gerçi bir bloga alınan isme nikneym demek ne kadar doğru olur bilemeyiz değil mi sevgili dostlar. eh ağız alışkanlığı.
bu blog kalıcı olacağına göre, en azından şimdilik öyle düşünüyorum, alınacak isim de önemliydi değil mi... sons of southern parkness da nedir sorarım sizlere... bugün vardır yarın yoktur. bir süre için msn nickimdir, o kadardır.
ha bir de belirtmek istediğim bir şey var, flavio briatore var ya, ibneymiş...
si yu et dı bitır end canlar.
bu ilk post umda sizlere bir nikneym bulmanın ne kadar zor olduğundan bahsedeceğim. devir değişmiş artık, şarkı isimleri (speed of pain), grup isimleri (london after midnight) ve tüm köşebaşları kapılmış, alınacak nikneym kalmamış. gerçi bir bloga alınan isme nikneym demek ne kadar doğru olur bilemeyiz değil mi sevgili dostlar. eh ağız alışkanlığı.
bu blog kalıcı olacağına göre, en azından şimdilik öyle düşünüyorum, alınacak isim de önemliydi değil mi... sons of southern parkness da nedir sorarım sizlere... bugün vardır yarın yoktur. bir süre için msn nickimdir, o kadardır.
ha bir de belirtmek istediğim bir şey var, flavio briatore var ya, ibneymiş...
si yu et dı bitır end canlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
