Perşembe, Mart 23, 2006
matematik özürlüsü
salaklığın kılıfı da matematik özürlü oldu. hadi türevden integralden bıkkınsın, belki kafan polinomu almadı olabilir de, alt tarafı bayağı kesirdir çarpmadır... bunun matematik özürlü olunacak nesi var onu anlamıyorum. hayatını devam ettirecek kadar matematik herkese lazım. gerçi doğal seleksiyon da var, onu yapamayanı sikiyorlar sistemden çıkıyor. gözünü sevdiğimin...
Çarşamba, Mart 22, 2006
Cuma, Mart 03, 2006
saçmalamamam lazım
- *kafa kaldır belli belirsiz* [ananıs.. nerden çıktın sen] naber lan
- *acele* meraba nassın görüşürüz zıvır zıvır...
- eevallaa eevallaa hadi bakalım [.mına korum lan senin]
- *acele* meraba nassın görüşürüz zıvır zıvır...
- eevallaa eevallaa hadi bakalım [.mına korum lan senin]
kafa ütüsü
artık kısa şeyler yazmalıyım bu bloga, baktım da düşünmeden laylaylom yazıyorum. vallahi hicap eder oldum birine "aha bu benim blogum" demeye. vermiyorum zaten. henüz halka açılmadı. halka açık günlük yazıyodum eskiden. biraz bekle. hem ben de okuyamıyorum böyle. kısa yaz. peki cevat abi.
Pazartesi, Şubat 13, 2006
dostluğun biz sevgisiyle...
adına ne demeli, ister arkadaşlık olsun ister dostluk olsun... dostluk olsun. epeyce ilerlemiş bir yüce arkadaşlıktan bahsediyorum. dostluk olmalı evet. artık inkar etmenin manası yok. dostluk da bir ton fani şey arasında yerini almış bulunuyor bir süredir. hem de öyle bir kazık atma, bir sırttan vurma ya da herhangi başka bir sebep olmadan, yavaş yavaş ölüyor ve bitiyor. yaşlanırken aynı zamanda çürüyor. ve insanların doğar doğmaz çürümeye ve yaşlanmaya başlamaları gibi o da başlar başlamaz eskimeye başlıyor. insan nasıl bir yandan gelişip bir yandan ölüyorsa dostluk da, hatta geliştiği hızda ölüme yaklaşıyor.
bunu insanlara benzetmek tuhaf oldu biraz... aslında ben bir tabak çerez, bir paket çikolata ya da bir fincan kahveye benzetmek isterim. bunları tüketir ve nihayet bitiririz. yenilenmek, dibinden kaynamak tarzı özellikleri olmadığı için, mesela bir fincan kahve biter. bir dostluğa yeni şeyler eklemiyorsanız o da biter. paylaşılanlar, konuşulanlar biter. bazen birinin yerinde kalması diğerinin ilerlemesi sebebiyle o kaynağa yeni bir şeyler eklenmemiştir, bu yüzden biter. bazen de baştan belirlediğiniz ortak alanlarla alakalı her şey tükenir.
dostluğun, bir kazık, bir ibnelik efendime söyleyeyim bir başka şey yüzünden bitmeyip kendi kendine ölmesi durumu başta getirdiği sevgiyi tüketmemesine sebep olur. bu sevgi yüzünden dostluğun bittiği kabullenilmez. bitmeyen sevgidir, dostluk değildir. evet.
peki ölmeyen dostluk ne o zaman? herhalde dondurulmuş bir çeşit dostluk olmalı. nasıl? dostunuz ölürse ya da uzaklaşırsa o dostluk kesilmiş ve orada donmuştur. yani, yaşamı daha yavaştır artık. dolayısıyla ölümü de geç olacaktır.
kalbi kırık bir zavallı olarak değil soğukkanlı bir tespit neticesi yazıyorum; kayıtlara geçsin lütfen. hah, isterse soğukkanlı olmasın zaten. soğuyalı çok oldu.
bunu insanlara benzetmek tuhaf oldu biraz... aslında ben bir tabak çerez, bir paket çikolata ya da bir fincan kahveye benzetmek isterim. bunları tüketir ve nihayet bitiririz. yenilenmek, dibinden kaynamak tarzı özellikleri olmadığı için, mesela bir fincan kahve biter. bir dostluğa yeni şeyler eklemiyorsanız o da biter. paylaşılanlar, konuşulanlar biter. bazen birinin yerinde kalması diğerinin ilerlemesi sebebiyle o kaynağa yeni bir şeyler eklenmemiştir, bu yüzden biter. bazen de baştan belirlediğiniz ortak alanlarla alakalı her şey tükenir.
dostluğun, bir kazık, bir ibnelik efendime söyleyeyim bir başka şey yüzünden bitmeyip kendi kendine ölmesi durumu başta getirdiği sevgiyi tüketmemesine sebep olur. bu sevgi yüzünden dostluğun bittiği kabullenilmez. bitmeyen sevgidir, dostluk değildir. evet.
peki ölmeyen dostluk ne o zaman? herhalde dondurulmuş bir çeşit dostluk olmalı. nasıl? dostunuz ölürse ya da uzaklaşırsa o dostluk kesilmiş ve orada donmuştur. yani, yaşamı daha yavaştır artık. dolayısıyla ölümü de geç olacaktır.
kalbi kırık bir zavallı olarak değil soğukkanlı bir tespit neticesi yazıyorum; kayıtlara geçsin lütfen. hah, isterse soğukkanlı olmasın zaten. soğuyalı çok oldu.
Salı, Şubat 07, 2006
paranın icadından ve getirdiği devrimden sonraki en büyük devrim herhalde bilginin bytelara çevrilmesidir. paranın icadından önce buğdayın, odunun, post ve benzeri malzemenin değeri hep bir şeylere çevrilerek takas edilirdi (zannediyoruz) ve bu da bir çeşit belirsizliğe ve zorluğa sebep oluyordu. para sayesinde her türlü malın kıymeti tek bir parametreye bağlandı. üç boyutlu uzayda duran nesnelerin konum ve yönlerini iki boyutta belirtmenin zorluğu, bir düzlemi o uzayda herhangi bir yere kondurarak bu nesnelerin o düzlem üzerindeki izdüşümlerinin belirlenmesiyle iyi kötü aşılmış oldu (burada her şeyin paraya tam kıymetiyle çevrilemediğini ve insan olarak bizim için daha kıymetli olan şeylerin para karşılığının ufak olmasına isyanımızı betimledim. nasıl?).
başlarda sadece temel ihtiyaç maddeleri, ya da alınıp satılan , alışverişi yapılan şeylerin parasal karşılığı bulundu herhalde. para denen şey, hayatı kolaylaştıran bir araç olmuştu. fakat paranın amacını aşması ile kendisi alınan satılan bir şey oldu ve başlı başına bir ihtisas konusu, bir insanlık problemi haline geldi. bugün ucundan kıyısından para ile ilgili olmayan bir bilim dalı herhalde kalmadı. hayatı kolaylaştıran bir araç olan para, bazen hayatın amacı oldu. alışverişi yapılmayan şeylerin bile parasal karşılığı bulundu sonra.
bilgisayar, başlarda karmaşık hesapları yapan bir makineydi. bu hesaplarda kullanılan sayıların ve bu sayıları işlemek üzere oluşturulan kodların kendi diline çevrilmesi ve ifade edilmesi gerekiyordu. sayıları bytelarla kodlayıp enini boyunu belirtmek işlemleri yapılabilir hale getiriyordu. ne zaman bilgisayar hesap yapma amacını aştı, o zaman bilgisayar düzlemine, byte a çevrilerek işlenmesi gereken bilgiler değişti. sadece film seyretmek, müzik dinlemek, internete girmek için bilgisayar kullanma devri geldiğinde bilgisayarla yapabildiğimiz her şeyin, fotoğraflarımızın, filmlerin, müziklerin artık belli bir boyutu olduğunu da görmüş olduk. her şeyi transfer edebilir, paylaşabilir, kopyalayabilirdik. yeter ki boyutu müsait olsun.
şimdi boyut moyut diyerek söylemem gereken şeyi yeterli kuvvette ifade edemedim ama "bilgi"nin kodlanması ve o bilginin bir zamanlar kağıda basılı olan ve eskiyen fotoğraflar, kasetlerde taşınan ve bozulabilen filmler, nebleyim müzik falan olması garip. yani bunları birilerine verirken iade edilmesini beklemenize lüzum yok, saklamak için yer bulmanıza gerek yok, transfer etmek için yol bulmanıza gerek yok, hepsini çevirdik byte, byteları yükledik paketlere... yüklemediysek oyduk manyetik disklere, kutu kadar harddiskin içinde raflar dolusu ıvır zıvır saklıyoruz. ayakkabı kutusunda fotoğraf saklama devri bitti. hayır eski adam mıyım ki bilmiyorum, yok insanlığımızı hatıralarımızı kaybettik eskiden elektrik yoktu da demeyecem ama... paranın icadı diyorum byte diyorum işte. aha buraya bi daş koydum kilometre daşı. daş yok mu la?
başlarda sadece temel ihtiyaç maddeleri, ya da alınıp satılan , alışverişi yapılan şeylerin parasal karşılığı bulundu herhalde. para denen şey, hayatı kolaylaştıran bir araç olmuştu. fakat paranın amacını aşması ile kendisi alınan satılan bir şey oldu ve başlı başına bir ihtisas konusu, bir insanlık problemi haline geldi. bugün ucundan kıyısından para ile ilgili olmayan bir bilim dalı herhalde kalmadı. hayatı kolaylaştıran bir araç olan para, bazen hayatın amacı oldu. alışverişi yapılmayan şeylerin bile parasal karşılığı bulundu sonra.
bilgisayar, başlarda karmaşık hesapları yapan bir makineydi. bu hesaplarda kullanılan sayıların ve bu sayıları işlemek üzere oluşturulan kodların kendi diline çevrilmesi ve ifade edilmesi gerekiyordu. sayıları bytelarla kodlayıp enini boyunu belirtmek işlemleri yapılabilir hale getiriyordu. ne zaman bilgisayar hesap yapma amacını aştı, o zaman bilgisayar düzlemine, byte a çevrilerek işlenmesi gereken bilgiler değişti. sadece film seyretmek, müzik dinlemek, internete girmek için bilgisayar kullanma devri geldiğinde bilgisayarla yapabildiğimiz her şeyin, fotoğraflarımızın, filmlerin, müziklerin artık belli bir boyutu olduğunu da görmüş olduk. her şeyi transfer edebilir, paylaşabilir, kopyalayabilirdik. yeter ki boyutu müsait olsun.
şimdi boyut moyut diyerek söylemem gereken şeyi yeterli kuvvette ifade edemedim ama "bilgi"nin kodlanması ve o bilginin bir zamanlar kağıda basılı olan ve eskiyen fotoğraflar, kasetlerde taşınan ve bozulabilen filmler, nebleyim müzik falan olması garip. yani bunları birilerine verirken iade edilmesini beklemenize lüzum yok, saklamak için yer bulmanıza gerek yok, transfer etmek için yol bulmanıza gerek yok, hepsini çevirdik byte, byteları yükledik paketlere... yüklemediysek oyduk manyetik disklere, kutu kadar harddiskin içinde raflar dolusu ıvır zıvır saklıyoruz. ayakkabı kutusunda fotoğraf saklama devri bitti. hayır eski adam mıyım ki bilmiyorum, yok insanlığımızı hatıralarımızı kaybettik eskiden elektrik yoktu da demeyecem ama... paranın icadı diyorum byte diyorum işte. aha buraya bi daş koydum kilometre daşı. daş yok mu la?
Pazartesi, Ocak 02, 2006
sevgilisi olan arkadaştan uzak durulacaaak.
yaz bi kenara. aha yazdım.
arkadaş sevgili edindiyse ilişki stand by a alınacak.
sen almasan da almak zorunda kalırsın, hayır mecbur kaldığın için yapma diye diyorum.
ne bitmez derdiniz varmış ulan kuruttunuz beni... gerçi bozuk olsanız bi türlü çiçek böcek olsanız başka bi türlü. anlamadım ki ben sizi...
artık üzülmeyi de bıraktım ilgilenmiyorum lan. ne haliniz varsa görün. sanki çıkarken bana soruyosunuz. bişey de sormayın. hiç anlamıyorum. anlamak istemiyorum. ne sizin ne manyak sevgilinizin önce şahsiyetini sonra dertlerini çözmek bana mı düştü be... benim her derdim bitti mınakoyim kendimi sosyolojik araştırmaya verdim. ha o olursa haber veririm zaten merak etmeyin.
ayrıldım diyene de oh olsun, yarasın. bundan sonra böyle arkadaş.
yaz bi kenara. aha yazdım.
arkadaş sevgili edindiyse ilişki stand by a alınacak.
sen almasan da almak zorunda kalırsın, hayır mecbur kaldığın için yapma diye diyorum.
ne bitmez derdiniz varmış ulan kuruttunuz beni... gerçi bozuk olsanız bi türlü çiçek böcek olsanız başka bi türlü. anlamadım ki ben sizi...
artık üzülmeyi de bıraktım ilgilenmiyorum lan. ne haliniz varsa görün. sanki çıkarken bana soruyosunuz. bişey de sormayın. hiç anlamıyorum. anlamak istemiyorum. ne sizin ne manyak sevgilinizin önce şahsiyetini sonra dertlerini çözmek bana mı düştü be... benim her derdim bitti mınakoyim kendimi sosyolojik araştırmaya verdim. ha o olursa haber veririm zaten merak etmeyin.
ayrıldım diyene de oh olsun, yarasın. bundan sonra böyle arkadaş.
Perşembe, Aralık 29, 2005
baba
bana dünyanın sonu gibi görünen şeylerle alay eden adamdır babam.
hiçbir teselli hayatı haddinden fazla ciddiye aldığını gözüne sokan o adamın yaptığını yapamaz. "buradan düşersen hiçbir şey olmaz" dediğinde sözüne güvenebileceğim, önümü göremediğimde yardımıma koşandır.
hiçbir teselli hayatı haddinden fazla ciddiye aldığını gözüne sokan o adamın yaptığını yapamaz. "buradan düşersen hiçbir şey olmaz" dediğinde sözüne güvenebileceğim, önümü göremediğimde yardımıma koşandır.
Cuma, Aralık 23, 2005
çılgınlar gibi
şebnem ferah ilk çıktığında, vazgeçtim dünyadan diye bi şarkısı vardı. aman allahım o ne çılgın bi imaj o ne süper parça o ne taş bi hatundu...
ne kıl bi kelime "hatun"... alay mı ediyor saygıyla mı bahsediyor belli değil. karı dediğin zaman aşağılamadır, bayan dediğin zaman bayıktır, bağyan evet biraz dalgadır, biraz da kitschtir "bayan bakar mısınız".. hanımefendi de ayı! hanım var, fakat bahsedilen her dişi "hanım"lığı kaldıramaz, ağır gelir. hanımabla var, hanımteyze var, abla olabilir fakat bir miktar samimiyet barındırır...
"hatun" ne ya? cool mu oldun şimdi bildiğin "karı" ya "hatun" deyince? gençlik buna bi son versin.
"abi süper hatun"
hatunlar kovalasın seni.
ne kıl bi kelime "hatun"... alay mı ediyor saygıyla mı bahsediyor belli değil. karı dediğin zaman aşağılamadır, bayan dediğin zaman bayıktır, bağyan evet biraz dalgadır, biraz da kitschtir "bayan bakar mısınız".. hanımefendi de ayı! hanım var, fakat bahsedilen her dişi "hanım"lığı kaldıramaz, ağır gelir. hanımabla var, hanımteyze var, abla olabilir fakat bir miktar samimiyet barındırır...
"hatun" ne ya? cool mu oldun şimdi bildiğin "karı" ya "hatun" deyince? gençlik buna bi son versin.
"abi süper hatun"
hatunlar kovalasın seni.
hayatımın soundtracki 1
nedir bu playlistin bana ettiği bir sabah vakti?
şebnem ferah'ın tek bir albümü var elimde; kelimeler yetse. işte o hem unutmak istemediğim hem de hatırlamak istemediğim, fonunda dünya yalan söylüyor (mvo) olan zamanın albümlerinden biri. [kendimi türkçe roka vermişim] therionla tanışmam, anathema deyu sayıklamam da bu tarihlere rastlar fekat bunların öyle etkileri yoktur nedense. bu sebepten uzun süre dünya yalan söylüyor'u playlistimden çıkarmış, tekrar koyduğumda bi süre dinleyememiştim. kelimeler yetse'yi de mecburiyetten dinlemiyorum, cd yok, gitti. haliyle o gün bugün dinlememişim. özlememişim de. bir sabah vakti deli misin ulan manyak gibi kendini türkçe mp3 sitelerine vermişsin... ulan şu cd bi gelse bi gün çıksa ortaya nası manyak olurum biliyo musun... dünya yalan söylüyor'a da alıştım sayılır ama bunu bi süre daha kaldıramam. ulan.. ulan...
şebnem ferah'ın tek bir albümü var elimde; kelimeler yetse. işte o hem unutmak istemediğim hem de hatırlamak istemediğim, fonunda dünya yalan söylüyor (mvo) olan zamanın albümlerinden biri. [kendimi türkçe roka vermişim] therionla tanışmam, anathema deyu sayıklamam da bu tarihlere rastlar fekat bunların öyle etkileri yoktur nedense. bu sebepten uzun süre dünya yalan söylüyor'u playlistimden çıkarmış, tekrar koyduğumda bi süre dinleyememiştim. kelimeler yetse'yi de mecburiyetten dinlemiyorum, cd yok, gitti. haliyle o gün bugün dinlememişim. özlememişim de. bir sabah vakti deli misin ulan manyak gibi kendini türkçe mp3 sitelerine vermişsin... ulan şu cd bi gelse bi gün çıksa ortaya nası manyak olurum biliyo musun... dünya yalan söylüyor'a da alıştım sayılır ama bunu bi süre daha kaldıramam. ulan.. ulan...
Cumartesi, Aralık 17, 2005
hal ve gidiş raporu.
bir hatanın düzeltilemez oluşu, geri alınamaz, unutulamaz oluşuna inanmak zorunda olmak, küçük şeyleri önemsemek ama küçük hataların pahalıya mal olmasını hazmedememek, getireceklerini kabul etmek istememek, böyle gelirse böyle gideceğini bal gibi bilmek, böyle gelmesine yine de engel olamamak, anlatamamak.
Pazar, Kasım 27, 2005
türkiye'de internetin gayri resmi tarihi
orijinali şurda: http://www.hafif.org/node/11036
kendisi şudur:
HERŞEY ATARİ'YLE BAŞLADI
20. yüzyılın tek kanallı, Samantha Fox'lu dönemlerinde (80'ler mevz-u bahis), Voltran ve Kara Şimşekten
başka bir eğlencemiz yoktu. Puslu bir kış akşamı ıssız bir mezarlıkta bir araya gelen üç gencin dualarına dayanamayan Zeus, insanoğluna Prometheus'un çaldığı ateşten bile önemli keşfi bahşetti: ATARİ...Önceleri birkaç mahalli milyonerin Avrupa'dan şımarık oğluna getirdiği şeytan işi alet konumunda olan Atari'nin krallığı, Atari salonu adı verilen sektörün doğmasıyla bozuldu. Evlerdeki Atari'nin favori oyunu yukarıdan geçen gök cisimlerini vuran uçaksavarlar iken, salonlarda 'PACMAN' fırtınası esiyordu...
COMMODORE 64
Yıllar geçiyor, gençlik Atari'de uzmanlaşıyordu. ABD'de Silicone Valley (Silikon Vadisi) adlı bir yer kurulmuş, bu ihtiyacı gidermek için binlerce bilim adamı ter döküyordu. Ve o doğdu: COMMODORE 64. Ne 'Commodore' ne demek biliyorduk, ne de 64 sihirli sayısının anlamını. Ama hepimiz evdeki kara 'Atari' kutularımızı kardeşlerimize hediye edip ondan edindik.
Oyunlar bildiğimiz müzik kasetlerine dolduruluyor, bir kasede birkaç (hatta daha da çok) oyun yükletmek için Kadıköy Yazıcıoğlu Pasajı'nda buluşuyorduk. (Bir de Commodore 64'te kafa ayarı hadisesi vardı. O zamanlar iyi kafa ayarı yapabilen arkadaşlar şimdi 'mail server' kuruyor!..) Bu dönemde ise en tutulan oyun, üç karatecinin yanyana durup, birbilerine anlamsızca saldırdığı dövüş oyunuydu. Elbette atarici sektörünün buna cevabı gecikmedi: 'STREET FIGHTER'
AMIGA 500
Yine de bir şeyler eksikti. Genç beyinlerimiz daha ne eğlencelerin hayalini kuruyor, Commodore'un kafa ayarı bizimkiyle uyuşmuyordu!.. Ve bir sabah o ani haberle uyandırıldım: 'AMIGA 500' diye birşey çıkmıştı. Hemen almalıydık. Ancak fiyatlarına yetişemiyorduk. Mecburen mahalledeki zengin çocukla ahbap oluyor, kabız olmasına rağmen maçlarda banko olarak forvete yerleştiriyorduk (Hakan Şükür hadisesi). Böylece Türkiye'de 70'lerden beri devam eden sosyal sınıflar arası çatışma bitiyordu.
Bu yeni dalgaya Yazıcıoğlu'da sahip çıkıyor, disketler orada yükleniyordu. Ve elbette o yılların en büyük eğlencesi mahalle arkadaşları arası 'SENSIBLE SOCCER' turnuvalarıydı. Atariciler ise Street Fighter'ın bilmem kaçıncı versiyonun yanına 'Mortal Kombat'ı eklemekten öteye gidememiş, gençliğin gözündeki cazibesini yitirmişti.
486'LAR
Gençlik ve bilim adamları arasında inanılmaz bir yarış başlamıştı. Biz hayal ediyorduk, onlar yapıyordu. Ancak bir keşif bizim bile hayallerimizin ötesindeydi: '486'...
O zamana kadar bilgisayarlar 'Dos'ta yazı yazmaktan ibaretti ve bunu yapabilene bile mahallenin Neil Armstrong'u muamelesi yapılıyordu. Oysa 486'lar inanılmazdı. Ve bu efsane kendi efsanelerini yarattı: 'DOOM 2 ve WOLFENSTEIN'. Artık akrabalar, misafirler yüzümüzü göremez olmuştu, zira biz odamızda 'Nazi katliamı' yapıyorduk. Atariciler ise bir bir kapanıyordu. Son çare olarak altından porno resim çıkan platformu açtığımız oyunu denediler ama sarmadı. Ülkede bu gelişmeler yaşanırken Yazıcıoğlu'nda tek tük bilgisayar satan yerler açılmaya başlıyordu. (Bu arada 486'lardaki en önemli yeniliklerden biri de oyun oynarken adam gibi sesler duyabiliyorduk.)
PENTIUM II
Büyük bir sektör oluşmuş, yenilikler birbirini izliyordu. Intel firmasının ürettiği Pentium II MMX serisi bize yıllardır beklediğimiz hızı sağlıyordu. Bu dönemde favori oyunumuz 'FIFA 96' idi...
VE NİHAYET 'İNTERNET'
Artık sosyal yapı değişmiş, yıllar yılı Atari'nin evrimini yakından takip ederken mahalle arkadaşlarımızdan uzaklaşmış, şişmanlamaya başlamıştık. Ancak yalnızlığımızı giderecek bir keşfe ihtiyaç duyuyorduk. Dolayısıyla 'İnternet Devrimi' (devrim kelimesi abartı değil!) ülkemize ilk olarak 'Chat' aracı olarak girdi. Bu yolla arkadaş hatta sevgili bile bulabiliyorduk. Ayrıca bedava indirdiğimiz MP3'ler sayesinde eğleniyorduk (Ama bazı arkadaşları 'bedava porno siteleri'nde ve 'mirc scriptler'de kaybettik).
Yıllardır yeraltında saklanan ataricilerde 'internet cafe' olarak karşımıza çıktılar. Tabi 'cafe' kısmını 'birşeyler atıştırın' anlamında değil, 'para alıyoruz!' anlamında kullanıyorlardı.
21. YÜZYIL
Aradan bir yüzyıl geçti, alışkanlıklarımız değişti. Atari'den Pentium IV'e geldik (gerçi hala Yazıcıoğlu Pasajı'ndayız). İnsanlar internet aracılığıyla eş buluyor artık. Bu hızlı değişime ne derece ayak uydurduk, iyi mi ettik bilemiyorum. Ama artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak.
kendisi şudur:
HERŞEY ATARİ'YLE BAŞLADI
20. yüzyılın tek kanallı, Samantha Fox'lu dönemlerinde (80'ler mevz-u bahis), Voltran ve Kara Şimşekten
başka bir eğlencemiz yoktu. Puslu bir kış akşamı ıssız bir mezarlıkta bir araya gelen üç gencin dualarına dayanamayan Zeus, insanoğluna Prometheus'un çaldığı ateşten bile önemli keşfi bahşetti: ATARİ...Önceleri birkaç mahalli milyonerin Avrupa'dan şımarık oğluna getirdiği şeytan işi alet konumunda olan Atari'nin krallığı, Atari salonu adı verilen sektörün doğmasıyla bozuldu. Evlerdeki Atari'nin favori oyunu yukarıdan geçen gök cisimlerini vuran uçaksavarlar iken, salonlarda 'PACMAN' fırtınası esiyordu...
COMMODORE 64
Yıllar geçiyor, gençlik Atari'de uzmanlaşıyordu. ABD'de Silicone Valley (Silikon Vadisi) adlı bir yer kurulmuş, bu ihtiyacı gidermek için binlerce bilim adamı ter döküyordu. Ve o doğdu: COMMODORE 64. Ne 'Commodore' ne demek biliyorduk, ne de 64 sihirli sayısının anlamını. Ama hepimiz evdeki kara 'Atari' kutularımızı kardeşlerimize hediye edip ondan edindik.
Oyunlar bildiğimiz müzik kasetlerine dolduruluyor, bir kasede birkaç (hatta daha da çok) oyun yükletmek için Kadıköy Yazıcıoğlu Pasajı'nda buluşuyorduk. (Bir de Commodore 64'te kafa ayarı hadisesi vardı. O zamanlar iyi kafa ayarı yapabilen arkadaşlar şimdi 'mail server' kuruyor!..) Bu dönemde ise en tutulan oyun, üç karatecinin yanyana durup, birbilerine anlamsızca saldırdığı dövüş oyunuydu. Elbette atarici sektörünün buna cevabı gecikmedi: 'STREET FIGHTER'
AMIGA 500
Yine de bir şeyler eksikti. Genç beyinlerimiz daha ne eğlencelerin hayalini kuruyor, Commodore'un kafa ayarı bizimkiyle uyuşmuyordu!.. Ve bir sabah o ani haberle uyandırıldım: 'AMIGA 500' diye birşey çıkmıştı. Hemen almalıydık. Ancak fiyatlarına yetişemiyorduk. Mecburen mahalledeki zengin çocukla ahbap oluyor, kabız olmasına rağmen maçlarda banko olarak forvete yerleştiriyorduk (Hakan Şükür hadisesi). Böylece Türkiye'de 70'lerden beri devam eden sosyal sınıflar arası çatışma bitiyordu.
Bu yeni dalgaya Yazıcıoğlu'da sahip çıkıyor, disketler orada yükleniyordu. Ve elbette o yılların en büyük eğlencesi mahalle arkadaşları arası 'SENSIBLE SOCCER' turnuvalarıydı. Atariciler ise Street Fighter'ın bilmem kaçıncı versiyonun yanına 'Mortal Kombat'ı eklemekten öteye gidememiş, gençliğin gözündeki cazibesini yitirmişti.
486'LAR
Gençlik ve bilim adamları arasında inanılmaz bir yarış başlamıştı. Biz hayal ediyorduk, onlar yapıyordu. Ancak bir keşif bizim bile hayallerimizin ötesindeydi: '486'...
O zamana kadar bilgisayarlar 'Dos'ta yazı yazmaktan ibaretti ve bunu yapabilene bile mahallenin Neil Armstrong'u muamelesi yapılıyordu. Oysa 486'lar inanılmazdı. Ve bu efsane kendi efsanelerini yarattı: 'DOOM 2 ve WOLFENSTEIN'. Artık akrabalar, misafirler yüzümüzü göremez olmuştu, zira biz odamızda 'Nazi katliamı' yapıyorduk. Atariciler ise bir bir kapanıyordu. Son çare olarak altından porno resim çıkan platformu açtığımız oyunu denediler ama sarmadı. Ülkede bu gelişmeler yaşanırken Yazıcıoğlu'nda tek tük bilgisayar satan yerler açılmaya başlıyordu. (Bu arada 486'lardaki en önemli yeniliklerden biri de oyun oynarken adam gibi sesler duyabiliyorduk.)
PENTIUM II
Büyük bir sektör oluşmuş, yenilikler birbirini izliyordu. Intel firmasının ürettiği Pentium II MMX serisi bize yıllardır beklediğimiz hızı sağlıyordu. Bu dönemde favori oyunumuz 'FIFA 96' idi...
VE NİHAYET 'İNTERNET'
Artık sosyal yapı değişmiş, yıllar yılı Atari'nin evrimini yakından takip ederken mahalle arkadaşlarımızdan uzaklaşmış, şişmanlamaya başlamıştık. Ancak yalnızlığımızı giderecek bir keşfe ihtiyaç duyuyorduk. Dolayısıyla 'İnternet Devrimi' (devrim kelimesi abartı değil!) ülkemize ilk olarak 'Chat' aracı olarak girdi. Bu yolla arkadaş hatta sevgili bile bulabiliyorduk. Ayrıca bedava indirdiğimiz MP3'ler sayesinde eğleniyorduk (Ama bazı arkadaşları 'bedava porno siteleri'nde ve 'mirc scriptler'de kaybettik).
Yıllardır yeraltında saklanan ataricilerde 'internet cafe' olarak karşımıza çıktılar. Tabi 'cafe' kısmını 'birşeyler atıştırın' anlamında değil, 'para alıyoruz!' anlamında kullanıyorlardı.
21. YÜZYIL
Aradan bir yüzyıl geçti, alışkanlıklarımız değişti. Atari'den Pentium IV'e geldik (gerçi hala Yazıcıoğlu Pasajı'ndayız). İnsanlar internet aracılığıyla eş buluyor artık. Bu hızlı değişime ne derece ayak uydurduk, iyi mi ettik bilemiyorum. Ama artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak.
Pazar, Kasım 13, 2005
öyster
en dandik romanın yazarına sorsan "karakterlerimin gerçek hayattaki insanlarla alakası yok, hepsi benim kafamda" yok ya? oturdun hepsini kıçından uydurdun dimi... peki chuck palahniuk'in "kahramanlarım için çevremdeki insanlardan ilham alıyorum" demesi nedir? oyster (lullaby) gibi bir karakter olabilir mi insanın çevresinde?
inseyşıbıl
bu adam var ya, "bir grup denek"ten biri olsa, bu deneyde de deneklerin yarısına gerçek ilaç yarısına plasebo veriliyor olsa buna plasebo geldi diye "ay ne bahtsızım ilacın bile dandiği geldi bana" der durur. onu bunu kafasına takar.
en az "hep sorarım ben kendime niyee kısmetsiziiiim" diye şarkı söylerken aşk hayatındaki başarısızlardan ve hezimetlerden bahsederek yüreklerimizi dağlayan petek dinçöz kadar kısmetsizdir bunlar.
en az "hep sorarım ben kendime niyee kısmetsiziiiim" diye şarkı söylerken aşk hayatındaki başarısızlardan ve hezimetlerden bahsederek yüreklerimizi dağlayan petek dinçöz kadar kısmetsizdir bunlar.
Pazartesi, Kasım 07, 2005
nokia20lives
şu phil blitz denen herifi gördüm de aklıma geldi, ... neyse onu sonra anlatayım da harbi ünlü oldu bu adam dimi şimdi? en azından belli bi çevrede baya ünlü oldu. hala dünyanın büyük bi kısmı ondan haberdar değil ama ilerde karşımıza çıkarsa "evet evet biz onda bir cevher görmüştük" deriz en azından (the oracle tribi). cevher ki ne cevher... bitmez tükenmez bir enerji, bir soytarılık, bir haytalık, bir jim carrey potansiyeli. belki de çoktan keşfedilmiştir de ben de hariçten gazel okuyorumdur, neyse ya...
ne diyodum, hah aklıma geldi. belli bi çevrede tanınmak, yüzünün "public" olması ya da bir şekilde "hep orada olmak". "printed" olmak, "recorded" olmak, insanların istediğinde ileri geri, istediğinde zoom in zoom out yapabiliyor olması garip biraz. asıl aklıma gelen bizim ingilizce kitaplarındaki hikayelerde oynayan çocuklardı. bunlar ünlü oluyorlardı ama gerçek adlarını bilmiyorduk. [phil blitz de fena halde ünlü sayılır ama gerçek adını bilmiyoruz]sokakta görsek tanırdık mesela... ben merak ederim bu adamlar şu anda nerdeler napıyorlar falan diye. ya da bunun teklifi nasıl oluyor? filmde oynamak gibi kitapta oynamak da mı var? sonrası ne tür bir kariyer? fotomodellik mi?
ne diyodum, hah aklıma geldi. belli bi çevrede tanınmak, yüzünün "public" olması ya da bir şekilde "hep orada olmak". "printed" olmak, "recorded" olmak, insanların istediğinde ileri geri, istediğinde zoom in zoom out yapabiliyor olması garip biraz. asıl aklıma gelen bizim ingilizce kitaplarındaki hikayelerde oynayan çocuklardı. bunlar ünlü oluyorlardı ama gerçek adlarını bilmiyorduk. [phil blitz de fena halde ünlü sayılır ama gerçek adını bilmiyoruz]sokakta görsek tanırdık mesela... ben merak ederim bu adamlar şu anda nerdeler napıyorlar falan diye. ya da bunun teklifi nasıl oluyor? filmde oynamak gibi kitapta oynamak da mı var? sonrası ne tür bir kariyer? fotomodellik mi?
Cuma, Ekim 28, 2005
zevk işte
yeşil çay ile nane şahane oluyor. deneyiniz denetiniz. yeşil çay yok ise çok kokulu olmayan bildiğimiz çay ile deneyiniz. demliğin içine birkaç yaprak nane atınız tadına doymayınız.
Salı, Ekim 25, 2005
güzel kızların makus talihi
"Allah çirkin bahtı versin"le alakası yok bunun, hemen belirteyim.
"neye göre güzel, kime göre güzel" diyecek olanlar için kapat butonu sağ üst köşede.
(milyonlara sesleniyorum sanki... neyse, günün birinde okuyan çıkar belki, referans veririm o da olabilir)
yolda sokakta, otobüste, maçta plajda okulda (evet evet aynı zamanda cips yiyebileceğiniz her yerde) dikkatli bakışlara, "yirim"lere maruz kalan kızlardır bunlar. iki dakka rahat yüzü göremezler. sokağa çıkınca laf yerler (tabii ki mini etek yüzünden değil. ne ki herkes giyiyo yaneee), okula gidince illa birileri keser bunları; etrafta sürekli tanıdık birileri görürler, izlendikleri hissine sıkça kapılırlar. toplu taşıma araçları adeta işkencedir, durakta beklerken arsızca "tanışabülür miyiz" diyenini mi ararsın baştan aşşa süzeni mi ayyy iğrençtirler yani... otobüsü falan hiç düşünme hele. hoş, toplu taşıma kullanmasalar durum farklı değildir. trafikte hep sıkıştırılırlar, kaza yapmaya zorlanırlar, hiç olmadı dikkatleri çekilmeye çalışılır, yürekleri ağızlarına getirilir. hayatları mütemadiyen tehlikededir.
zor bişeydir güzel kız olmak. arkadaşları azdır; etraflarındaki kızlar kıskandıkları için arkadaş olmazlar, erkeklerin önemli bir çoğunluğu zaten arkadaş adı altında gizli ve aleni yazılan "kırık"larıdır (evet evet güzel kızlar onları böyle adlandırır). birisiyle iki çift laf edemezler, hemen ardından konu başka bir yere gelir, bakışlar değişir. insanlara yaklaşmaktan, yüzlerini göstermekten korkmaya başlarlar, normal ilişkiler kuramayacaklarını sanırlar. ne kadar kötüdür, kız arkadaşlarının sevgilileri bile rahatsız eder böle bakarlar felan... dekolte diil yaa modadır ne alakası vardır... ayrıca elde ettikleri her şeye insanlar şüpheyle bakarlar, her şartta güzelliklerini kullandıklarını sanırlar. ne alakası vardır onlar çok esprili, sevimlidirler, enteldirler. herkes sohbetlerine hastadır, arkadaşlıklarına hastadır, çok eğlencelidirler ekseriyetle.
eğlencelidir güzel kız olmak, tek hareketinle insanları aptal etmek, farkında değilmiş gibi frikik verip akılları başlardan almak, yapılan salaklıkları da farketmemiş gibi yapıp sağda solda ihihihihi efekti eşliğinde anlatmak...
bazen elde edemeyeceği hiçbir şey olmadığının bilincinde olup kalan her şeyi sktretmek, süperdir.
hayat ne tuhaf martılar vapurlar falan diye düşünürken, ulan saat yine 4...
"neye göre güzel, kime göre güzel" diyecek olanlar için kapat butonu sağ üst köşede.
(milyonlara sesleniyorum sanki... neyse, günün birinde okuyan çıkar belki, referans veririm o da olabilir)
yolda sokakta, otobüste, maçta plajda okulda (evet evet aynı zamanda cips yiyebileceğiniz her yerde) dikkatli bakışlara, "yirim"lere maruz kalan kızlardır bunlar. iki dakka rahat yüzü göremezler. sokağa çıkınca laf yerler (tabii ki mini etek yüzünden değil. ne ki herkes giyiyo yaneee), okula gidince illa birileri keser bunları; etrafta sürekli tanıdık birileri görürler, izlendikleri hissine sıkça kapılırlar. toplu taşıma araçları adeta işkencedir, durakta beklerken arsızca "tanışabülür miyiz" diyenini mi ararsın baştan aşşa süzeni mi ayyy iğrençtirler yani... otobüsü falan hiç düşünme hele. hoş, toplu taşıma kullanmasalar durum farklı değildir. trafikte hep sıkıştırılırlar, kaza yapmaya zorlanırlar, hiç olmadı dikkatleri çekilmeye çalışılır, yürekleri ağızlarına getirilir. hayatları mütemadiyen tehlikededir.
zor bişeydir güzel kız olmak. arkadaşları azdır; etraflarındaki kızlar kıskandıkları için arkadaş olmazlar, erkeklerin önemli bir çoğunluğu zaten arkadaş adı altında gizli ve aleni yazılan "kırık"larıdır (evet evet güzel kızlar onları böyle adlandırır). birisiyle iki çift laf edemezler, hemen ardından konu başka bir yere gelir, bakışlar değişir. insanlara yaklaşmaktan, yüzlerini göstermekten korkmaya başlarlar, normal ilişkiler kuramayacaklarını sanırlar. ne kadar kötüdür, kız arkadaşlarının sevgilileri bile rahatsız eder böle bakarlar felan... dekolte diil yaa modadır ne alakası vardır... ayrıca elde ettikleri her şeye insanlar şüpheyle bakarlar, her şartta güzelliklerini kullandıklarını sanırlar. ne alakası vardır onlar çok esprili, sevimlidirler, enteldirler. herkes sohbetlerine hastadır, arkadaşlıklarına hastadır, çok eğlencelidirler ekseriyetle.
eğlencelidir güzel kız olmak, tek hareketinle insanları aptal etmek, farkında değilmiş gibi frikik verip akılları başlardan almak, yapılan salaklıkları da farketmemiş gibi yapıp sağda solda ihihihihi efekti eşliğinde anlatmak...
bazen elde edemeyeceği hiçbir şey olmadığının bilincinde olup kalan her şeyi sktretmek, süperdir.
hayat ne tuhaf martılar vapurlar falan diye düşünürken, ulan saat yine 4...
Pazar, Ekim 23, 2005
en kötü günümüz böyle olsun
telefonun mp3 playerını kullanalı beri discman i bi kenara atmıştım. öyle cdye karışık mp3 doldurmaya falan kasmaz oldum. tabii bir anda telefon gidince [gitti evet canım telefonum. telefona bağlanılır mı ulan hasta mısın] ne dinleyeceğimi şaşırdım. discmanin içinde placeboSleepingWithGhosts vardı. elimdeki en güncel toplamalara baktım, en son mayıs playlistinden derlenmiş mp3 cdsi ve yazın evde dinlemek için yapılmış 18 şarkılık audio cd.
mp3 toplaması yapmak eğlenceli bişey... müzik klasöründe bir keşfe çıkıyorum varlığını unuttuğum hatta aptallığıma doymayayım [ühü ühü telefonu da kaybettin aptal] tekrardan indirdiğim parçalarla selamlaşıyorum. zamanında delice dinlediğim grupların enBiSüperlerini seçiyorum. ya da seçmiyorum, özlediklerimi koyuyorum. bu bayar bu baymaz diyorum... uzuun zamandır hatırını sormadığım mor ve ötesi klasörünü de son kalan 100mb yer için ziyaret edeyim dedim. hani kokular insanı saçma sapan bir yerlere götürür ya, bazen bi şarkı dinleyince de bi yerlere gidilebiliyor ya, normal tabii bu. fakat şarkıların adlarına bakınca insanın içinin acıması nedir sorarım size...
ya sormuyorum anasını satayım, promise-theme of laura katıyorum her listeye, kıyamıyorum. tamam o kadar. allahım, yüreğimde ince sızı hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı...
04.24, mp3 toplaması yaparken saat 4ün kozmik güçler açısından ne ifade ettiğini düşünüyor iken.
mp3 toplaması yapmak eğlenceli bişey... müzik klasöründe bir keşfe çıkıyorum varlığını unuttuğum hatta aptallığıma doymayayım [ühü ühü telefonu da kaybettin aptal] tekrardan indirdiğim parçalarla selamlaşıyorum. zamanında delice dinlediğim grupların enBiSüperlerini seçiyorum. ya da seçmiyorum, özlediklerimi koyuyorum. bu bayar bu baymaz diyorum... uzuun zamandır hatırını sormadığım mor ve ötesi klasörünü de son kalan 100mb yer için ziyaret edeyim dedim. hani kokular insanı saçma sapan bir yerlere götürür ya, bazen bi şarkı dinleyince de bi yerlere gidilebiliyor ya, normal tabii bu. fakat şarkıların adlarına bakınca insanın içinin acıması nedir sorarım size...
ya sormuyorum anasını satayım, promise-theme of laura katıyorum her listeye, kıyamıyorum. tamam o kadar. allahım, yüreğimde ince sızı hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı...
04.24, mp3 toplaması yaparken saat 4ün kozmik güçler açısından ne ifade ettiğini düşünüyor iken.
Cuma, Ekim 21, 2005
biritney
tamam britney spears ilk defa çıkıp radyolardan "hit me baby one more time" diye bağırdığı sıralarda "göreceksiniz bu kız çok ünlü olacak" dememiştim. iddia etmiyorum. ve fakat aklımdan şöyle bir şey geçirdiğimi hatırlıyorum "bu kız için 17 yaşında diyolar ama vokalinde bir teknik var sanki. var kesin var bi numara." pek bi numara çıkmadı gerçi ama britney için balon şöhret diyenlere en azından düzgün bir vokal (dansçı değil) olduğunu söyleyebilirim. efekt midir değil midir, bence değildir. biritney iyi bi vokaldir. ne yani anastacia "zenci sesli beyaz" idi daha mı fazla sattı? demek ki neymiş? olay memede bitmiyormuş. evet.
04.10, baby one more time videosu seyrederkene
04.10, baby one more time videosu seyrederkene
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
