Cumartesi, Ocak 27, 2007

seneye de bekleriz

Bir bar taburesi üstünde, -Allah babama uzun ömür versin- 24 yaşındayım. All alone - always stays the same, nothing ever changes/English summer rain seems to last for ages diyerek bu tribal girişime bir tribal grubun sözlerini ekleştiriveriyorum (üzerimde emekleri var ne de olsa, saygı duruşu). Trip atmak bile bir sanattır esasında, karşında trip atacak birilerini bulmak da. Bir de bazı kadınlar bu konuda kıskandıracak kadar şanslıdır.

Kadın denen varlığın tamamı, en bilindik fetiş nesnesidir zaten, çok zaman da tripleri bunun dışında tutulmaz.

Cuma, Ocak 26, 2007

Çarşamba, Ocak 24, 2007

trick or treat?

Halkın arasına karışma çabalarım hızla sürüyor sevgili milyonlarım, evvela şu Lost nam diziyi seyrederekten bir adım attım ki, benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı. Lost ile yatar Lost ile kalkar oldum o ayrı, fekat ünlü düşünür John Locke'un da dediği gibi "every single second of my pathetic little life is as useless as that button". Hezeyanlara sürükleniyorum muntazaman.

Şu blog alemi de bir alem canım, mimlemek diye bir şey çıkarmışlar. Birisi birisini mimleyince sobelemiş oluyor, sonra da kimsenin bilmediği bir şey anlatılıyormuş. Bak sen! Şişe çevirmece vardı, şimdi şişenin ucu bana bakıyor gibi oldu. Bunun versiyonları varmış, "I never". Haha, neler de öğreniyorum. Bir de Trick or Treat vardır Halloween'de çocuklar kapıya gelip sorarlar bunu, şeker verirsiniz. Karşınıza çıkarsa haberiniz olsun diye söylüyorum milyonlarım.

Sıra bendeymiş, hadi bakalım bakınız nasıl karışıyorum insan arasına.

Hakkımda pek kimsenin bilmediği, belki bildiği ama benim bahsetmediğim bir şey; ben bir oyuncu olmak isterdim (uuu! herkes ne kadar da şaşırdı değil mi?). Çok zaman garipsediğim bir şeydir, sadece bu bedene ve bu ruha sahip olmak. Sadece bu gözlerle görüp sadece bu kişinin bildiklerini bilmek. Halbuki ben hep bir başkasının bedeninde bulunmak, belki bir başkası gibi düşünebilmek isterim. Ruhum gezgin olsun isterim, ya da, "ben", ruhtan ruha gezsin isterim. Olup biteni hep tek gözden, tek "set" algı ile bilmek tuhaf gelir bana. Bunun aksini de oyuncu olursam yapabilirmişim gibi gelir. çünkü, eğer o karakteri bir oyuncu oynayacaksa, onu tanıması yetmez. O olması gerekir, onun içinde olması gerekir. Bu yüzden, bir süreliğine bir başkası olmak, başkasıymış gibi düşünmeye çalışmak belki bir başka ruha ve bedene sahip olmak, olduğunu zannetmek, öyleymiş gibi davranmak, oyunculukla mümkündür. Ben de bu şekilde, başkalarıymış gibi yaparak bir nevi bu tuhaf isteğimi gerçekleştirmek isterdim.

Bu kadar. Kimseyi mimlemiyorum. Dağılın.

Çarşamba, Ocak 10, 2007

beyhude hanım

Bu kadar kalabalık bir yerde kafayı kaldırıp bakınmalı mı, yoksa her zamanki gibi baş önde "poşveeeeer" tribinde mi gezmeli? Hoş kafamı kaldırsam kime bakınacağımı bilmiyorum, galiba şu arkamda oturan iki zibidiydi. Otobüs hareket ettikten az sonra gelip bir şeyler konuştular, "burda mı açsak" gibi bir muhabbet yaptılar (şehirlerarası-şehiriçi seyahatlerde hala otobüs kullanıyorum, fakirim, avamım...). Dönüp bakmadım onlara, söylediklerini de duymadım zaten, müzik dinliyorum çünkü. Yine de çok eğlendiklerini anlayabiliyorum, film mi seyrediyorlardı artık neyse. Havamda olsam onlara katılırdım belki, bilmiyorum.

Mola halindeki kalabalıktan biraz uzakta, benzin istasyonuna biraz yakında, dönsem mi dönmesem mi... Bir bakınıyorum, şimdi birisi gelse muhtemelen şöyle bir şey olacak;

-burda sigara içilmez bağyan
-intihar komandosuyum ben...

Eğlenceli olurdu herhalde. Neyse, şu iki zibidiyi hatırlarım belki biraz bakınırsam. Az evvel yanımdan geçtiler çünkü. Onlardı galiba ama, buna dair de sadece bir "his" var içimde, o kadar. Ben yukarıya çıkarken aşağı iniyorlardı, "saçları güzelmiş..." dediklerini duydum. Eh, o sırada o yakınlarda saçları güzel bir başka kimse yoktu. Benim saçlarım güzel mi acaba? Simsiyah ve dümdüzler şu anda, uzun bir de. Benim saçlarım hiç uzun olmamıştı ve hiç düz değildi. Belki de bulup onları sormalıyım, "söyleyin ulan! nerem güzel başka? dudaklarım güzel mi?"

Onun dudakları çok güzeldi mesela, bak, iki saattir o yüzden ağlıyorum ben. Şu aptal film yüzünden, Snatch'teki Turkish var ya.. neydi adı? O işte. Sonra hâlâ Haligh, haligh, a lie, haligh dinliyorum, birkaç parça da eski şey... Yüzüm cama dönük, elim yanağımda bir gözü yaşlı kurbağa... İki saat olmuş, uyuklamışım galiba, "it's four in the morning/the end of december/i'm writing you now just to see if you're better" diye uyanıyorum. Sonra da, Between the Bars...

Hiç söylemedim ona Between the Bars'ı, kendime söyledim de, beğenmedim. Zaten ben şarkı da söylemezdim pek. Bir şeyler dinleyip "hislendiğim" olurdu da, ağlamazdım herhalde. Bir şarkı dinleyip sigara içmeye de başlamazdım. Kimsenin dudaklarına bakmazdım, kimsenin yüzünü de hatırlamazdım. Bu siyah, dümdüz uzun saçlı kız da ben değilim galiba.

Yüzleri hatırlamak da hep beyhude bir çabadır nedense...

Perşembe, Aralık 14, 2006

im

"Geçen hafta işte bu saatler..."

Akşam vakti olmuş, saati hatırlamıyorum. Ne güzel geçirmişim günümü sakin sakin, saate pek de bakmadan. Saatle bağlantılı iç sıkıntımı hatırlamadan, epeyce vakit de geçirmişim, hem de tek başıma. Şimdi tam dışarı çıktığımızda sırası mı, hem neden bu şarkı? Bütün hafta dinledim zaten, yeni yeni bırakıyordum, diğer şarkıları playlist'ime yeni yeni alıyordum. O mu beni bırakmadı acaba?

Dışarda yemek yemeyi de hiç sevmem ayrıca.

Tam bir hafta, o günden sonraki ilk pazar. Hep böyle "Dün bu saatlerde...", "Yarın bu saatte..." "haftaya bu vakitler..." gibi saçma sapan takıntılarım yüzünden başıma geliyor zaten bunlar.

"yarın bu saatlerde her şey belli olmuş olur"

Bir gün-bir hafta geçsin (takıntı eşiği), kendiliğinden unutuluyor hepsi, en güzeli, en kötüsü, hem önemlisi, hem önemsizi, gereklisi, gereksizi... Bu defa en zoru geçmiş sayılırdı, bir "haftadönümü" atlatılmış sayılırdı. Üstelik iyileşmiştim, yavaş yavaş kendimi "iyileştirmiştim". Hem alışmaya da çalışıyordum, o şarkıyı da dinlemez olmuştum, sormayı da bırakmıştım, konuşmayı da bırakmıştım, düşünecek başka şey bulamadığım halde düşünmeyi de bırakmıştım... Nerden çıktı ki bu şarkı? O an çok da huzursuz değildim onu duymaktan aslında, dedim ya iyileşiyorum diye. Belki bunu anlayacak kimsem olmadığı içindir o anda, böyle "anlık" şeyleri tarif etmekte zorlanırım zaten.

"Hisli" adam değilim, bununla da gurur duymuyorum. Çok hislenirsem de saçmalamaya başlıyorum böyle.

Yazabilecek hale gelmem biraz zaman aldı. Uzun bir zaman sayılmaz gerçi, ama olduğu kadar "izafi" bir zaman içinde, "buranın" zamanı, "kendi" zamanım ile yaşadığımı düşününce "uzun" da, "kısa" da anlamını kaybediyor. Hem her şeyi zamanla ölçmek şart değil. O da öyle söylemişti değil mi?

Yazabilmem biraz zaman aldı, yazmamayı da düşündüm aslında. Ama en azından şu "zaman", bir "işaret"i hakediyordu. İstemeden işaretlediğim, iyi ki işaretlediğim, keşke işaretlemeseydim dediğim onca zaman içinde bir zaman. "An" değil, bu bir zaman; ölçüsüz ve sınırları belirsiz, fakat kendi tarifli, belirli. Sormayı, yargılamayı, düşünmeyi bırakarak bir işaret koyuyorum sadece, bu defa bilinçli olarak. İşaretim, bu zamana ait bir şeyler içermeli ama ne kadar "içerikli" hazırlayabilirim onu, ne kadar yansıtabilirim kendime, hala bilmiyorum. Hala "yazacak hale" gelemedim belki, ya da fazla bekledim, bağıra çağıra bırakmalıydım bu işareti.

Dört ay sonunda, o gün ilk defa ağlayamadım. Kolumu kaldıramayacak haldeyken ağlamak da gelmedi içimden zaten. Nasıl bir yorgunluktu bilmiyorum, uyku vermediğini biliyorum. Arada mide bulantısı ile gelen panik atak benzeri bir şey olduğunu biliyorum. Ayağa kalktığımda dizlerimin beni taşımadığını biliyorum ama yattığımda dinlenemediğimi de biliyorum. Uyku-uyanıklık arası bir şey olduğunu biliyorum. Üç gün sonra o hal kalktıkça ağlayabildim, bu sefer de ağlamaktan yorulmuşum ama o aşina olduğum bir şey zaten.

Düşünmek pek mümkün değildi, "yara" metaforuyla tarif edilen birtakım şeylerin "dokunulduğunda" böyle acıdığına, hem de bir süre daha dokunmayı aklımdan bile geçiremeyeceğim kadar çok acıdığına ilk defa şahit oldum. Düşünmemek için hayal kurmam gerekiyordu. Ben hayal de kurarmışım biliyor musun? Hem de sen varmışsın hep, düşünmemek için hayal kurmak isteyip onun yerini de boş bulunca farkettim. Görüyorsun ya, "sınırlarım", "duvarlarım" her geçen gün daha da genişliyor. Geçen kış ne kadar hissiz olduğumu hatırlıyorum mesela, hayat çok tuhaf.

Üstelik "...kış bizim üvey evladımızdır..."
(hiç sevememiştim bu yazıyı, sebebi yoktu. Ufak tefek kadın içgüdülerim varmış demek ki benim de)

Geçen kış değil mi, "artık olmaz" dedikten sonra, onca zaman sonra sen bunları hisseder, yazarken, ben de böyle bir hissedememe hali içindeydim. Şimdi, şu "apatik" halinde, sana bir şeyler hissettirme beklentisi içinde de değilim aslında, yanlış anlama.

-...yanlış anlama
-yok canım, asıl sen yanlış anlama...

Zaten ben de "yanlış anlamıyorum" artık, üstelik sormuyorum da neden diye. Sana güvendiğimden değil. Sahi, neden öyle söyledim onu da bilmiyorum. Sana niçin güveneyim? Sen olsan sana güvenir miydin mesela, hem de o gün, hem de o halde, o halimde, bunu bana sorman ironik değil miydi? Yoksa öyleydi de ben mi anlamamıştım?

Bu işlerde mantık aranmaz, "neden" diye sorulmaz, bu işler sorgulanmaz derdim, ahkam kesmeyeyim hadi, bence -olsun- sorgulanmamalı. Hem sora sora, olmamışları olacak diye sorgulaya sorgulaya bu hale getirmedik mi "biz"i? "Ol"amadan öldürmedik mi böyle "biz"i? Bazı şeyler karanlıkta "ol"uşur, gözden uzak gelişirdi (Mahrem?), sen de ben de, bi'rahat bırakmadık "biz"i. Ben de artık sormuyorum "neden?" diye, "ne oldu?" diye. Başında sormuştum, "neden ben?" diye. Sorulmaz işte, cevabı yoktur ki. "Neden ben"in cevabı da yoktur, "neden ben değil?"in de. İşte bunu bildiğim için sordum ben de, işte bunun için üzüldüm cevabı yok diye. Sen benden "garanti" istedin, ben sana -ya da sendeki bana- güvenemedim bile. O zamanlar nasıl birdenbire "öyle" olduysa şimdi o yüzden "böyle" olmuştur belki de, hem kimseyi suçlayamam ki bu haldeyim diye. Belki, -belli ki- kendisinin de yapabileceği bir şey yoktur. Kabullenmek zor ama, başka çare de yoktur.

Yine, yeniden, bana dar ve karanlık mekanlarımı, en sevdiğim yerlerimi hatırlatan karanlık ve kimsesiz blogumda, kimseden habersiz bir yerlere açtığım "cep" içindeyim. Kaçabildiğim tek yer burası ama öyle kalması için özen de göstermeliyim. Onu saygıdeğer ve "anlamlı" tutmalıyım mesela. Şimdi buradan haberdar ettiğim -davetsizleri saymıyorum- toplam üç kişinin üçüncüsü olarak sana ne kadar çabuk izin verdiğimi de düşündüm. Bak bu da sana açtığım gizli odalarımdan biriydi. Çoktan çıkıp gitmişsindir de haberim yoktur belki.

Hem zaten ben bunları -yine de bir zamanlar sen olasın istediğim- başka bir "sen"e ve işaretlerden anlayan başka bir "ben"e yazıyorum.

(Hayır o şarkının ne olduğunu söylemeyeceğim, zaten biliyorum, unutmayacağımı da biliyorum, last.fm bile biliyor üstelik.)

Pazartesi, Kasım 13, 2006

kar yağdığında, yağmur yağarken, rüzgar çok kuvvetli estiğinde, hülasa böyle ilginç bir meteorolojik hadise vuku bulduğunda kendini sokağa atan, böyle deneysel ve hayat dolu bir kişilikim ben. küçükken de öyleydim. mesela rüzgar yeteri kadar sert eserse uçabilir miyim merak eder idim.

bu sebepten, ekseriyetle fırtınalı günlerde dışarda olmaktan hoşlanırdım. tabii yaş biraz ilerleyince uçma ümidi kalmadı fekat rüzgarın ağırlığımı taşıyıp taşıyamayacağını merak etmeye devam ettim.

bunun adı "rüzgara sırtını verme oyunu". oyun olup olmadığını bilmiyorum aslında, kimseyle oynamadım. ilk defa dün gece [dün gece= bir gece, aslında epeyce zaman, epeyce şeyler geçti üzerinden. tarihin önemi var mı artık?] bir ad koydum. kimseye de anlatmadım. sadece merak ediyorum her seferinde, rüzgarın o istediğim hıza ulaşmasını bekliyorum, sonra yavaş yavaş ağırlığımı veriyorum.

bazen benim istediğim hıza ulaşamadan kesiliyor, tam kendimi bırakacak oluyorum, rüzgar zayıflıyor. toparlanıyorum.
bazen birden hızlanıyor, ya da tahmin ettiğimden daha kuvvetli oluyor. kendimi bırakacak olsam alıp sürükleyecek. aslında düşmedikten sonra buna da razı olabilirim. rüzgar kuvvetiyle hareket etmek... hmm... zaten yerimin sabitliğinde o kadar da ısrarcı değilim o anda.

rüzgara "güvenmek" ya da "güvenmemek" tuhaf ve keyifli bir şey aslında, kısa süreli olunca yormuyor. güvenmem de güvenmemem de, düşsem de bu rüzgarın umurunda olmayacak. bu durumda bu bir oyun olabiliyor mu acaba?

Cuma, Kasım 03, 2006

herkes için yalnızlık

tam da "yalnızlık tek kişiliktir" diye düşündüğüm sırada hatırladım bunu, en az onun kadar beylik, efendim mantık sınırları içinde "e ne var bunda"lık bir önerme daha, "yalnızlık paylaşılmaz".

enine boyuna tanım yapasım, tespit edesim var fakat böyle şeyleri okuması çok zordur sevgili milyonlarım. sizi seviyorum, canınızı sıkmak niyetinde değilim.

iyi kötü yaşanmakta olan hayattan, ilişki halinde bulunulan kişilerden kaçılarak oluşturulan bir yalnızlık var, "kendine vakit ayırma" diyebiliriz biz buna. kitap+kahve bu tür yalnızlıkların en önde giden işbirlikçileri olmakla beraber bir şişe sevilen renkten oje ile bir törpü (hayır ömür törpüsü değil) de -bunu entelektüel bir eylem olarak algılayan bir kısım zevat kabul etmeyecek de olsa- bu çalıntı zamana eşlik eder. işin güzel tarafı, hayattan memnuniyet seviyesinin bu yalnızlık zamanlarıyla alakası yoktur. bütün istenilen zamanda bir "cep" açmak, oraya da zamansız bir güzellik, bir hatırlamalık, bir bookmark koymaktır. yüce amaçlara hizmet etmeyi düşünmeden bir ufak teneffüs almaktır. belki bazen kimsenin görmesi istenmeyen dolapların, çekmecelerin karıştırılması, düzene sokulmasıdır.

bu yalnızlığın bir keyfi de, beklenildiğini bilmektir. yalnızlık sahibi kişi bilir ki, o teneffüs bittiğinde "zaman"ı kaldığı yerden devam eder. o cebi kapatır ve yoluna devam eder. her şeyi bıraktığı yerde bulması bazen de mümkün olmaz ama, yalnızlığın güzelliği için bir bedel olarak kabul eder bunu.

şu halde, bu çalınmış zamanın yalnızlığı "terkedilmişlik"ten ayrılıyor.

terkedilmişlik, mutlak olarak tek kişiliktir ve asla paylaşılmaz. zaten paylaşılabilecek bir şey olsaydı ona terkedilmişlik demezdik. işte yalnızlık dendiğinde, terkedilmiş yalnızlık da denebilecek bir başka şey de anlaşılıyor.

paylaşılan terkedilmişlik biter mi peki? evet, mantıken tanımı yapılmış bir terkedilmişliğin paylaşıldığı zaman bitmesi gerekir. fakat esas olarak, terkedilmişlik, yalnızlık zamanları paylaşılabildiği zaman biter.

Pazar, Ekim 29, 2006

sessizlik, ömür boyu

"doğu insanı" dersem buna, fazlasıyla yüzeysel kalacak ama...

"sessizlik"in tuhaf bir isyanı var.
"boyun eğme" de sessizce, sessizlik içinde icra edilirken, "sessizlik" isyanı ne menem bir şey ola ki? dahası, "sessiz"in isyanını kim bile ki?

isyan etmeye sevdalı "birey", bağımsız şahıs, özgür ruhlar olduk.
"ifade" kabiliyetine ve hürriyetine kavuştuk.
her "bir"imiz bir "birey"iz.
"ifade" eder, sesimizi duyururuz. haksızlığa uğrarsak "isyan" ederiz. "ses"imizi duyururuz?
"isyan", "ses"le, "ses"li olur.

haklarımız gözetilmiyorsa isyan ederiz, hatta oradan çeker gideriz. orayı yakar yıkarız.
"boyun eğme"yiz.
birey, "boyun eğmez".
sessiz kalmaz.
"sessiz"lik, "boyun eğme"dir.

"boyun eğen", mutlu olamaz.
"sessiz"ler boyun eğmiştir.
sessiz isyan bile, "kalma"yı gerektirir. "sessiz"lik, çekip gitmez.
sessiz kalan, "mutsuz"dur, boyun eğen de olsa, isyan eden de olsa.
peki çekip giden sesini duyurmuş mudur?
duyurduysa mutlu olmuş mudur?
its hard to tell that the world we live in is either a reality or a dream...

[demiş, ne de güzel demiş.]

[yine de, bu söz bir yere dokunuyor ama film daha başka bir yere dokunuyor.]

[neresi olduğunu henüz bilmiyorum, sormayın sevgili milyonlarım]

[anlayabilirsem neresi olduğunu, belki bir bağlantı kuracağım. işte biz o gün başım göğe erecek.]

[...dediğinizi duyar gibiyim sevgili milyonlarım, az daha beklemeniz gerekecek. bir gün mr. hyde, gerçekten dr. jeykll'ı öldürecek.]
bazıları "sert" ve "saldırgan" ve bazen "alaycı"dırlar.
bazıları "mülayim"dir, "şefkat"inizi uyandırır, "yakın"dırlar.
onlardan eminsiniz, neleri "taşıdıklarını" bilirsiniz. yüzlerinde, harketlerinde, apaçık bellidir. onlardan korkmaz, onları seversiniz.
dost lar böyledir. böyle olur.
böyle insanlar "sevilen"dir, "sevgili"dir.
dahası "derin"dirler.her seferinde, her ihtiyacınız olduğunda içinde kaybolabileceğiniz bir "derin"lik sunarlar size. güven verirler. sarıp sarmalarlar.

"sert" olanlar bazen "kötü"dürler de.
birisi niçin "kötü"dür, buna kafa yormazsınız.
"kötü" olan nedir, bunu bilmezsiniz.

bazılarının kabukları serttir, dikenleri de batar. onlara yaklaşamazsınız.yaklaşmak da istemezsiniz zaten.
"ne" için bedel ödemekte olduğunuzu bilmezsiniz çünkü. merak da etmezsiniz. "risk"tir bu.
kabuğun içindeki "ne"dir.(?)
kabuğun içinde saklanmış her şey kıymetli midir?
kıymetli olan her şey saklanmalı mıdır?

"saklanan"a talip olduğunuzu sanıyor musunuz?
"ne"yi biliyor(mu)sunuz(?)
o kabukla şimdi ne yapacaksınız?
"ne"den açılmasını (mı) isteyeceksiniz(?).
onu bu şekilde hak ettiğinizi düşünüyor musunuz?
"ne", neden orada sanıyorsunuz?
soruları kime soruyorsunuz?
cevaplar aslında orada.

[lunapark kapandı'yı okudum ben. evet. "adımlar" attım, "uzak"ta kaldım, okudum, bildim, yardım aldım. inkar etmiyorum.]

Çarşamba, Ekim 18, 2006

doğumgünümde alınacaklar listesi

Doğumgünü dedim de, aklıma geldi. Hediye almak zor şey, yakın tanıdıklara almak ayrı zor, az tanınanlara almak ayrı zor. Galiba, "üç kelime ile" anlatabileceğimiz insanlara hediye almak daha kolay. Mesela ben olsam kendime ne hediye alırdım, bunu bile bilmiyorum. Bir liste yapıyorum şimdi, belki hem bana, hem de doğumgünümü heyecanla bekleyen sevgili milyonlarıma fikir verir.

(önem sırası yoktur.)

1. F1 sezon dvdsi (99 veya 2000 sezonu, bir de 2005 olabilir.)
2. Defter, defter, defter...
3. Kitap, kitap, kitap
4. ayıp sana, kitap denip geçilir mi, Wittgenstein okuyan birisi bana yardımcı olsun mesela..
5. About A Boy dvdsi
6. Fight Club afişi, Scarface afişi (tamam tamam biraz daha değişik şeyler olabilir bu kadar kadıköy olmayalım. bir de kill bill koy tam olsun [sakın ha nefret ederim] )
7. Jordi Labanda kalem defter kalemlik incik boncuk
8. Bir defter severden az kullanılmış defter
9. Az kullanılmış fotoğraf albümü
10. Az kullanılmış diş fırçası (dalga geçiyorum)
11. Cihangirde bi Ev albümü

pek bir kuru buldum bugün kendimi, bir ara devam ederim artık...

Devam!

12. Nip/Tuck ikinci sezon dvdsi. (en sevdiğim sezondur)
13. House MD sezon dvdsi, üç. (tercih ettiğimdir, hepsi ayrı ayrı candır, o ayrı)

F1 için, 2006 da kabulümüzdür, sonuna doğru heyecanlı olması ve şumaher'in son sezonu olması açısından. 2007 de güzel sezon oldu diyorlar, tek bir yarış seyretmedim ama merak ediyorum. Bir de tabii bunları manyak gibi tek başıma seyretmek olmaz, insan arkadaş istiyor yanında. Hediye neyse de, o kadar uzun boylu değil, değil mi?
yağmurda yürümeyeli epey olmuş. en azından biraz kış, bir bahar, bir yaz geçmiştir. "yağmurda yürümek" deyince aklımıza ne geliyor? arkadaki gözlüklü, sen söyle evladım... hmm yalnız olmamamız gerekiyor değil mi çoğu zaman. çok doğru. sen? üzgünüzdür değil mi bazen. evet. sevgili kişisiylen bir adet yağmurda yürüme anısı bulunması farzdır misal. o yağmurda öpüşülür hatta. nevzuhur community sitelerinden birinde "dudakları ıslatmak gerekmiyor" gerekçesiyle favori olarak gösterilmiş bu eylem, diğer tüm öpüşme anıları arasında (gençler çok tembel azizim, neslimiz tehlikede). öte yandan yağmur fonu olaya hüzünlü, ibne bir romantizm kattığı için de tercih edilebilir. yağmur böyle bir şeydir, hep sevgililerin ve sevgili olacakların üzerine yağar. diğerlerine ne yaptığının pek önemi yoktur. hazır çok ibneyim bu aralar, niçin yürümüyorum yağmurda dedim. bir yandan bunları düşünüp anlamsızca sırıtıyordum tabii.

misal bir tarihte "yağmur çok güzel, ben biraz ıslanmaya gidiyorum" şeklinde bir erkek düşürme repliğiyle karşılaştım ben. o dakika tiksindim yağmurdan da, ıslanmaktan da. bu travma beni vahşi bir insan yaptı. ıslak kedi yavrularını tekmeledim bir süre. son "yağmurda yürüme" anımda yağmur yağmış mıydı onu bile hatırlamıyorum. krismıs zamanlarında uzakta bıraktığı çocuklarına sevgilisine ne bileyim yaşlı anasına özlem duyan bir film karakteri gibiydim, caddeyi boydan boya turlarken. amaçsızca alışveriş yapıyordum bir yandan, loop halinde i know dinliyordum. gizem'in sürekli ihmal ettiğim doğumgünü hediyesini de almıştım o gün. çok sevinmişti tabii (ahah, haliyle) "senin doğumgünün ne zamandı?" demişti, biraz düşünmüştüm, çünkü "bugün"dü. o gün benim doğumgünümmüş iyi mi?

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Kelimeler yetmez.
Anlamak ayrı bir şey, kelimeler anlatmaz, kelimeyle anlatılmaz. Yardımcı olunur mu, belki.
İnsanlar "konuşa konuşa" anlaşamazlar. Anlaşmalılar mı, belki.
Zemin diyorum, zaman diyorum.
Söz, bir zeminde olmalı, zemin bir zamanda olmalı.
Söz, bir zemine alınmalı.
Zemin de bir algı. Zaman da.
"Zaman"dan, "zemin"den bağımsız söz, "algı"lanamaz.

Bilmek, böyle bir şey sanırım.

"Bilivermek" ise, zaman ve zeminin kendiliğinden oluşması, kendiliğinden algılanması, algı haline gelmesi. Bir lütuf, ama bir beklenti olmamalı.

Cumartesi, Ekim 07, 2006

Kızmak ile Kırılmak Arasındaki Farklar

  1. kızmak kolaydır ama kırılmak zordur. birini kzıdırmak ya da kırmak da tabi.
    birine kırılmak için gerçekten çok değer vermiş, güvenmiş olmak gerekir. ama herhangi birine kızabilir insan ve hiçbirşey olmamış gibi devam eder, umrunda olmaz
    (liriel baenre, 07.10.2006 14:52)
54. birinin izi kalmaz,digerinin izi sonsuza kadar kalir..
(dvck, 07.10.2006 14:54 ~ 14:55)

Cuma, Ekim 06, 2006

-çalıştın mı?
-çalıştım da anlamadım. bişey bilmiyorum valla

Cumartesi, Eylül 30, 2006

if shame had a face i think it would kind of look like mine
if it had a home would it be my eyes
would you believe me if i said i am tired of this
well here we go one more time

i tried to climb your steps
i tried to chase you down
i tried to see how low i could get down to the ground
i tried to earn my way
i tried to change this mind
you better believe that i tried to beat this

sick cycle carousel - lifehouse

uzun uzun yazmak, uzun uzun susmak istiyorum.
yazamadığım ve susamadığım için, dinlesem daha iyi diyorum.
dinlediğim de bu işte.
"ah işte tam da beni anlatıyor" şarkılarım yok.
bu da onlardan biri değil haliyle.
o zaman neden susamıyorum, neden yazamıyorum, neden dinleyemiyorum?

(tosan shuffle gururla sunar: sick cycle carousel - lifehouse, yann tiersen ve meşhur! parçası, prensesin uykusuyum-redd [247 parça varmış playlistte])

Çarşamba, Eylül 06, 2006

" 'Bir sahtelik duygusunu da beraberinde taşıyorsan benimleyken,bilemem ki hangisi sen!'
diye seslenmiştin bana, uzaktan.
Herzamanki gibi, en temelinden kavramıştın sorunu - öyle bir yeteneğin vardı, beni hep
yeniden hayrete düşüren: beni, en yalın olduğum yerimden kavrayabiliyordun."


hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayret!

Perşembe, Ağustos 17, 2006

hal hatır hasbihal

bir zamandır yazmadığım, aramıza soğukluk girmiş blogumun hatırını sormak, eski yazılarımı yeniden okuyup kendime daha da hayran olmak amacıyla sıradan bir akşam üstü göz atarkene... amaan neyse. yazacağım bir ton şey vardı, uçtu gitti. yaz rehaveti, depresif tembellik, kağıt kalem sevdası, aşk acısı, ihtiras rüzgarı, sevme hakkı derkene zihnimin girdaplarında kayboldular hepisi. katkıda bulunanları kınıyorum.

bu esnada millet boş durmamış tabii, seviyor ve destekliyoruz. kablolarla bağlanmış muhterem internet cemaati olarak gencin arkasındayız hatta para toplayıp düğüne katkıda bulunmayı da istiyoruz. ehe.

Perşembe, Temmuz 13, 2006

hali hazırda canının sıkılmaya eğilimli olduğu bilinen kişiye "canım sıkılıyor" demek için çok haklı sebeplere sahip olmak ya da uygun hiç kimseye o an için sahip olmamak gerekir.

hali hazırda canının sıkılmaya eğiliminin hiç olmadığı, geçmişte hemen hiç benzer tecrübe yaşamadığı bilinen kişiye "canım sıkılıyor" demek için de haklı sebeplere sahip olmak ya da uygun hiç kimseye o an için sahip olmamak gerekir.

nice yiğitlerin "sıkı can iyidir kolay kolay çıkmaz ehi ehi" cevabını alarak kronik melankoliden kontrollü şizofreniye geçtiği tecrübesizliğin neticesidir, abartma hastalığı, hatta basbayağı ibneliktir, puştluktur.

can sıkıntısının getirdiği triballik ile içine kapanan adamın en sonunda etrafında bulacağı da şu yukarda bahsettiğim iki tiptir. içine kapanmasa da bulacağı budur, kapansa da olacağı odur. hem kapansa nedir, kapanmasa nedir?

para parayı çeker, sıkıntı sıkıntıyı çeker eninde sonunda.

Pazartesi, Mayıs 15, 2006

coffee & cigarettes

şimdi nasıl starbucks'ta kahve içmek sadece kahve içmek değilse* sigara içmek de sadece sigara içmek değil. her işin bir ritüeli var elbet, yoksa mesela "bu işi öğlen yemeğinde konuşalım" derken adamı karşımıza iştahımızı açsın diye çağırmıyoruz. illa yemek yerken başka bir şey yapmak zorundayız, ya da bir şey yaparken yemek yemek.

sigarayı dumanı için mi içiyosun yoksa şu kırmızı çizmeli kızdan ateş istemek için mi? yoksa ders/konferans/öğle arasında sap gibi dikilmemek için mi? öyle ya, kapının önünde dikilen onca adamın elinden sigarasını alsan duvar dibinde oturan adamdan ne farkı kalır? dumanı içine çekmediğin halde gözlerini kısarak napabilirsin? en fazla gözlüğünü evde unutmuş miyop olursun değil mi? sahnede karizmatik vokalist var, al elinden sigarayı bak eli ayağı birbirine dolaştı.

öte yandan sadece tütün bağımlısı olunabilir, müzmin bir madde bağımlısı olunabilir, sigara içiyor olmanın tribiyle alakası yoktur adamın. yolda sokakta içer bunu zıkkım olasıca.. ehm.. ne diyordum? ha bu tribaliteye ihtiyacı yoktur, ve hatta herkesten gizliyordur bilakis içmemenin karizmasına ya da kattığı her ne boksa ona hastadır. fekat bunlar pek az sayıdadır.

asıl diyeceğim, sigara içiyor ya da içmiyor olmak sosyal hayatta ciddi ayrımlara yol açabilir. hep beraber bir yere gidiliyorsa grup içinde sigara içenlerin (sigara demeyelim, her türlü tütün muhtevası, cigar olur cigarillo olur pipo olur, smoke deriz) bulunması halinde sigara içilmeyen mekanlar tercih edilmez. sanki içmezlerse öleceklermiş gibi davranılır. halbuki, bilakis içerlerse öleceklerdir. kendileri ölmekle kalmayıp etraftakilerin ölmesine de sebep olabileceklerdir. yine de kutsal bir şeye bağımlılarmış gibi davranılır, tiryakinin son dalı ormanda on kaplan gücündedir ve sigarası olmayana paket almak ona hayatın sırrını vermekten evladır, her şeyden öte sevaptır (verdim, ordan biliyorum).

şu bu sebepten asla ihtiyaç duymayacağım bir karizma malzemesidir, ortamdaki non smokerların ciğerlerine tecavüz etmek insanlığıma sığmaz misal. içeceksem tiryakiliğimi kalbime gömerim, ahlaksızca sergilemem.

bir gün okuduğumda g.tüme girmemesi dileğiyle;

"Publish Post" (pisssssmi...)

*ben starbucks'a sadece kahve içmeye gidiyorum o ayrı, sosa'ya da sadece salata yemeye gidiyorum valla.