Perşembe, Ağustos 30, 2007

pharmatonla bir hafta


Yorgunluğa son veren mucizevi multivitamin Pharmaton, yine, yeniden, bir performans devrinde, en yakın eczanede. Evvelden kullanıp pek bir faydasını görmediğim ginsengini sevdiğimin Pharmaton'una, kabahati düzensiz kullanışıma bularak yeni bir şans veriyorum.
İlk haftanın sonunda, konsantrasyon ve performansta bir artış yaşanmadı. Uyku düzeni her zamanki gibi, enerji pıtırcığı olunmadı. Bunun yanında serotonin üretimini azaltmasından dolayı görülmesi beklenen depresyon eğilimi de görülmedi. Ha bi haftada depresyona girilmez desen o da doğru.
Neyse ya, Pharmaton etkisini bir haftada göstermeyen karizmatik bir şeydir diyorum geçiyorum ben buna. Yoksa hiçbir faydası yok anam babam, bir tek aç karnına içilmiyor, kafi miktarda yemeden içersen feci mide bulantısı yapıyor. Budur.

Pazar, Ağustos 26, 2007

biz eskiden F1 seyrederdik

Büyük yarışa 49 dakika...

Şimdi -ya da bir saat önce- birisi bir biletle çıkıp gelseydi ve bu bilet bir F1 Türkiye GP bileti olsaydı, ve ana tribünden olsaydı, bilmiyorum gider miydim. Hani her şey hallolmuş, gidiş midiş dönüş, fakat bir yarışı bu kadar içindeyken bu kadar "dışından" takip etmek işime gelmezdi herhalde.

F1, pek de seyirci sporu değil. Hani, "Arabalar pistte vız vız dönüyor sen de bakıyorsun, bilmem ne anlıyorsun?" diyenlere verilecek pek bir cevabım yok ama "Arabalar önünden hayvan hızla geçip gidiyor, ne kadarını görebileceksin ki orada seyretmek istersin" diyeceklere verilecek cevabım, "haklısın" olur. Zira genellikle seyirci tribünleri güvenlik sebebiyle pistten oldukça uzağa konur, ve en yavaş geçilen noktalarda ve maksimum görüş alanı gözetilerek yerleştirilmiş olmalarına rağmen yine de pek az şey görülür. Atlanılan bir başka nokta da bu pistlerin çoğunda, seyirci tribünlerinin görebileceği yerlerde, yarışın takibine imkan veren büyük ekranlar olduğudur. Yani aynı zamanda televizyon görüntülerini ve sıralamayı da takip etmek mümkündür.

Peki, madem televizyondaki görüntüleri ve ilaveten uzaktan geçen birkaç arabayı göreceksek orada olmanın esprisi nedir? Cevap veriyorum, hiç... Zaten F1 organizatörlerinin bile önemsemediği bir güruhtur seyirci. Verdiği para piste gider, Bernie ve takımlar televizyon gelirlerini paylaşır. Bu sebepten, pist sahibinin sunduğu imkanların muhatabıdır seyirci. F1'de çoğu alana da giremediğinden, para harcadığı merchandise alanı hariç pek az yere girebilir. F1'i pistte adam gibi seyretmenin tek yolu pit alanlarını görmek, padokta -ve dolayısıyla- pistte her alanda gezebilmek, yarış seansları arasında garajlara yapılan gezilere katılabilmek, yani Padok Club biletlerine sahip olmaktır. O da yarış başı 2000Euro gibi bir parayı gözden çıkarmak manasına geliyordu en son. Yakın zamanda neler oldu bilmiyorum.

Şu halde, bir yarış günü pistte olmak için hiçbir sebep yok, ve fakat, herhangi bir piste bir kere ayak basmış, o kokuyu almış biri için bunların da bir anlamı yok. Böyleyken böyle.

Salı, Ağustos 14, 2007

yazmak istiyorum, devrik cümlelerle...

Kaynağı nedir acaba o hurafenin, "devrik cümlelerle yazarsan çocuğum, daha bir duygulu, daha bir derin olursun" diyenin... İstedikleri nedir acaba devrik cümlelerle yazanların, "akasya ağaçları vardı çocukluğumda, uzun uzadıya" diye ifade edenlerin. En basit cümleler, farklı mı görünüyordu acaba cümleler devrik olduğunda? Derin mi duruyordu duygular, öznesi sona saklandığında?

Allah cezamızı verecek ama dur bakalım ne zaman...

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

bilim insanları

Gazetede bilim insanı, televizyonda bilim insanı, haberlerde onu bunu keşfeden, boyuna çalışan fedakar bilim insanları... Feministlerin haltetmesi midir, "politically correct" olabilme çabası mıdır nedir, bir "bilim insanları" geyiğidir gidiyor.Bizim bir zamanlar "bilim adamı" dediğimiz şey olsa gerek bu bilim insanı. Fakat böyle söyleyince tıpkı bir sevgi insanı, muhabbet insanı gibi; efendime söyleyeyim istasyon insanları, ve hatta "ben buyum" insanları gibi, bilim insanlarının da beraber anıldıkları iştigal konusu -yahut durum ve mekan- ile ilişkileri bizim yavşaklığımız ve yakıştırmamızın insafına kalmış oluyor -sanki.

Bilim adamı denilen şeyin bir ağırlığı vardı yahu, arkadaş hem "adam" olmuş, hem de adı "bilim" ile anılıyor... Bilim insanı ne peki? Adeta bir kanka geyiğinden, bir komşu teyze dedikodusundan alıntı: "Eh işte bizim Muharrem de bu işlere verdi kendini bilim insanı oldu artık keh keh"... Ne oldu peki "bilim adamı"na? Ya, biliyorum ben ne oldu. Bir geçiş dönemi vardı çünkü, "bilim adamları ve bilim kadınları" diye. Anlaşılan bilim ile uğraşan hanımlar kendilerine bilim adamı denmesini istemiyorlardı, "bilim camiası"ndan bahsedildiğinde kendilerinin adı ayrıca "bilim kadınları" olarak geçmez ise maazallah bilimsel çalışmalarının görmezden gelineceğini, statülerinin yok sayıldığını düşünüyorlardı. Erkek egemen bu dünyanın önemli alanlarından "bilim"e el attılar, adlarını da "bilim kadınları" olarak cümle aleme kabul ettirdiler ya, artık kimse onları görmezden gelemezdi. İşte çağlar boyu ezilmiş, horlanmış kadın, bugün bilim dünyasında kendine "adam" dedirtmeyerek baş kaldırıyor. İşte 2000li yıllar, işte kadınların milenyumu...

Artık bu "adam" kelimesinin mutlak maskülenliğine de kim karar verdiyse, tedavülden kalktı bilim adamları. Yerine cinsiyetsiz, ve de ciddiyetsiz bilim insanları geldi. Bilim insanı işte onlar, öyle uğraşıyorlar bilim filan, ellemiyoruz biz...

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

Çikolata istiyorum ben. Şimdi ağlayabilirim hatta. Ağlamaklıyım.

(yazar burda diyor ki, "bıktım lan dünyayı kurtarmaktan, bu tarafa bakın, daha yakından". mesela)

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

resim.kayıt.

Bir de geçmişteki kendine üzülürsün işte, eski fotoğraflarda kendini görürsün; mendil satan çocuk görmüş gibi için burkulur. "Neler düşünüyordum o zamanlar" dersin, "Nelere üzülüyormuşum be!"... Neler ümit ettiğini de düşünürsün, o tarihte ümit ettiğin çok şeyin olup olmadığı bellidir artık, çoğu da olmamıştır zaten. Ona da üzülürsün.

Fotoğraftaki sen, aradan geçen zamanda olan biteni görmemiş, daha mutlu bir sendir. En azından, mutlu olması gereken, öyle olmasını dilediğin sendir. Öyle olmayışına da üzülürsün. Üzülme... Buraya bir resim koyuyorum bak, iyiyim hem, üzülme. Daha çok üzecekler seni de, beni de. Şimdi değil. Ağlama. Tamam.

Salı, Nisan 17, 2007

"senin için, senin yüzünden kahve içiyorum, çayı bıraktım ben"

bir "sen"i olsa insanın, uğruna daha neler bırakır dimi?
şanslıymışsınız.

Çarşamba, Nisan 04, 2007

anlatmak zor

Şimdi tarifi zor bir şeyi tarif etmeyi deneyeceğim. Yazmadan evvel bunu hiç düşünmedim ki, alabildiğine rastgele bir tarif olabilsin.

Elimde 400gr. bir çikolata paketi var. 40 adet kareye bölünmüş, fakat bölüm yerleri öyle belirsiz ki karelerin arası kırmak için fazlasıyla kalın kalıyor (7-8mm civarı). Hele elde kalan parça ufaksa -mesela iki sırayı birbirinden ayırmaya çalışıyorsam- elimin uyguladığı kuvvet, moment yetmezliğinden o kalın bölgeyi ayıramıyor. Daha da kuvvetle başparmaklarımı bastırıyorum kırmak için, bu esnada işaret parmakları parçayı iki alt yandan tutuyor ve kalan parmaklar da zeminde duruyor. En nihayetinde çikolatanın direncini kırıp iki sırayı birbirinden ayırdığımda öyle bir kuvvet uygulamış oluyorum ki ayrılan parçalar ben ayrılmanın idrakine varıncaya kadar uzayda -hızla- bir süre daha yol alıyor. Ne kadar? Zeminde duran parmaklarımla karşılaşıp duruncaya kadar.

Şimdi, normal kuvvetle ayrılabilecek çikolata parçaları, -kuvvetin de az olmasından dolayı- bu idrak süresinde daha az yol alır. Çoğu zaman da zeminde duran parmaklara çarpmadan dururlar. Çarpsalar bile, yaptıkları tahribat azdır. Fakat bu, uygulanan kuvvetten başı dönmüş çılgın çikolata parçaları, ayrılma pozisyonundan dolayı yere ilk varan taraf olan kenarları ile öyle bir çarptılar ki parmaklarıma, parmak uçlarım darbe ile kızarıp ısındılar. Bense çikolata yemekten çok inada dönmüş duygularımın coşkusuyla sessizce "ananıss..." diye inledim.

Eğer bunu tarif edebildiysem sanırım diğerini de edebilirim. Deneyelim. Beklemediğim bir postanın haberini alıyorum, acaba nedir nedir diye eve gidip bir bakıyorum ki kaybettiğim roll sayısı büyükçe bir zarfın içinde duruyor. Daha da güzeli, içinden mektuplar çıkıyor. Mektup almayalı çok olmuştu, sonra, bu başka bir his... Bilemedim ki, şaşırdım kaldım. Alışkın değilim böyle şeylere, müdahalem olmadan gelişen güzel bir şeylere, önemsenmeye filan... Ne diyeyim, sevenleriniz önemseyenleriniz çok olsun. Bir ömür boyu düşmanlarınız çatlasın.

Yine tarif edemedim dimi?

Pazartesi, Mart 26, 2007

impossible is nothing

Lionel Messi ile bir adidas reklamı.

http://www.youtube.com/watch?v=CIPxC5w1tsg

2006 Dünya Kupası'nı hiç unutmayacağız Messi. Ne kadar skinde olur bilmem ama olur da görürsün diye na buraya yazıyorum.

Cuma, Mart 23, 2007

g.tten bacak modası

İstanbul'a ayak bastıktan birkaç saat sonra keşfettim ki g.tten bacak modası diye bir şey var, ve an itibariyle de epeyce takipçisi bulunuyor. Şimdi biri çıkıp desin ki, "yahu g.tten bacak dediğin bir vücut biçimi, aliye şalı (evet varmış öyle bir şey) ya da şehrazat elbisesi (o da varmış evet evet!) gibi bu mevsim giyilip sonra hatırlanmamak üzere kaldırılan bir aksesuar değil ki? G.tten bacağın modası mı olur a paşam?"; hak veririm. Fekat olan olmuş, g.tten bacak tabir ettiğimiz bedene nispetle kısa bacaklarla dolaşmak moda olmuş. Uzun bacaklı iseniz eski bacaklarınızı atmadan devamını okuyun çünkü mevcut durumunuzda kendinizi nasıl g.tü yere yakın gösterebileceğinizi anlatacağım.

Bu topraklarda yetişen dişi ırkta neredeyse default gelen kısa bacaklara çareler üretildi yıllarca. Zira uzun bacaklara sahip olmak, bildiğimiz/öğretildiğimiz (bkz. zevkler ve renkler ezberletilir) beğeni ölçülerine göre ender ve matah görülen bir şeydi. Bu sebepten neredeyse her genç kızımız en bilindik hile olarak yüksek topuklu ayakkabıları pantolonların uzun paçaları altına gizledi. "boyunu kesme, aynı renk giyin" tarzı tavsiyeler tecrübeli büyüklerden devlet sırrıymışçasına yaş kemale erince aktarıldı. İşte bu g.tten bacak modası için de yapmanız gereken bunun tam tersi. Yani yayvan kalçalarınızı daha yayvan, kısa bacaklarınızı daha kısa gösterecek pantolonlar giymelisiniz ve uzun paçalarınızı bileklerin hemen üstünde bitecek şekilde kısaltmalısınız (altına bir de buram buram 80s, tercihen saçma sapan renkte bir topuklu ayakkabı giyerseniz daha bir süper olursunuz). Bir de bacaklar ve kalçalar arasındaki kontrastı vurgulamak adına paçalar alabildiğine dar, ve kısa bacak etkisini güçlendirmek için bel oldukça düşük olursa tamam demektir. Şanslısınız ki bu pantolonlar şu anda çok moda olduğu için her yerde bulunabiliyor. E bu kadar mı yani? Evet, bacakları neredeyse omzuma gelecek kadar uzun bir kızcağızı bile modaya uygun gösterebildiğine şahit oldum (gerçi beli de kalındı biraz ama o apayrı bir yazı konusu). Ziyadesiyle başarılı.

Peki nerden çıktı bu g.tten bacak modası? Benim tahminim bu işin başını çeken, birkaç zamandır sinsice yükselmekte olan ve "emo" tabir ettiğimiz ibne gibin puşt gibin punk müzik yapan cenah. Şimdi popüler müzik zevkinin emo'ya evrilmesi ve etrafın emo kid'lerle dolması yine apayrı bir yazı konusu amma -hedef göstermek gibi olmasın- ben bu modayı punk'ın yeniden yükselişine ön ayak olan Greenday ve kısa bacaklarını daha da kısa göstermek için giydiği abuk subuk kıyafetler yetmezmiş gibi mütemadiyen tepesinden bakan bir fotoğraf makinesine poz veren elemanlarından vokalist hede Armstrong'a bağlıyorum. Ayrıca grubun diğer elemanları da benzer atraksiyonlar peşinde ve birbirlerinden aşağı kalmayacak derecede çirkinler; dar gömlek+ince kıravat ile destekledikleri (ve ufaktan moda olmaya başlayan) geniş omuzları
illüzyonla daha da genişletelim derken koca kafalı ve kısa bacaklı birbirinden salak uzaylılar lsoerhesoejelrwdsfs öeh kızdım.

Ehem... Tabii koskoca bir emo kid akımını, bir g.tten bacak modasını Greenday'e ve çirkin elemanlarına yüklemek yanlış olur ama bu akımın böyle kuvvetlenmesine öncü olarak bunu bir miktar hakediyorlar. Yoksa bunlardan kurtularak bu modayı durdurmak mümkün değil, zira alem goth olmuş emo olmuş çoktan.

Çarşamba, Mart 14, 2007

Kapağında Janis Joplin resmi olan, içinde Yann Tiersen röportajı olan roll sayımı kaybettim. Kasım olacak, bak o günden beri arıyorum, yok. 12 metrekare bir odada bir dergi 3-4 ay kayıp kalabilir mi? Bir de siyah sweatshirt üm vardı kayıptı, bak buldum onu. En son uzun uzun telefonla konuşurken sayfalarını karıştırdığımı hatırlıyorum. Yerde üstüste duran son birkaç ayın dergileri, kitapları, yazıları, CDler, boş kağıtlar - kalemler; ve de son -o- kaç ayın tortuları ile karşılıklı oturup -galiba- son uzun telefon konuşmasını yaptım da, dergiyi nereye koydum hatırlamıyorum işte.

Sevgili günlük, bugün de süt içtim dilim yandı. Amanın günlük, amanın...

Cumartesi, Mart 10, 2007

bin kunduz bin talih

Bunu TV'de bir belgeselde görmüşler; İspanya mı bir yerde bir orman yangını çıkıyor, binbir emekle söndürülüyor filan. Yangın tamamen söndükten sonra itfaiye ekipleri yanmış ormanda keşfe çıkıyorlar, neler olmuş ne bitmiş hesabı... Yanık ağaç, kabuk, börtü, böcek arasında bir de yanmış dalgıç buluyorlar. Bildiğin dalgıç, tüpü paleti kıyafetiyle orada duruyor, yanmış. (aha burda benim ampul yanmıştı, yanmayanlar içün devam ediyorum) İtfaiyeciler başta buna bir anlam veremiyor tabii. Fakat sonra anlıyorlar ki, yangını söndürmek için denizden su taşıyan helikopterler, denizin suyuyla beraber dalgıcını da alıp yanan ormanın ortasına bırakıvermişler. Adamcağız da denizde dalarken kendini yanan ağaçların arasında buluvermiş.

İnsanda şans olacak yahu...

Pazartesi, Mart 05, 2007

"...
because maybe you're gonna be the one that saves me
and after all you're my wonderwall"

Hiç bakmamışım ben bu şarkının sözlerine zamanında.
Çok zaman olmuş be...

Perşembe, Şubat 22, 2007

"Suyun suda kayboluşu gibi, hakikati bulmak uğruna kaybolmayı göze almak... En önemli ayrımlar hep en belirsiz olanlardır."

Cuma, Şubat 16, 2007

güzelleme

İnsan, pis varlık. Saçı, kılı, tırnağı pis; yediği çanaktan yenmez, suyu kirletir, toprağı kirletir, dışkısı pistir, kanı necistir. Eti yenmez, leşi pistir. Yaşadığı yere zarar verir, en güçlü kuvvetli predatördür, neredeyse hiçbir canlıyla uyum içinde yaşayamaz -menfaati olmadığı sürece-, kendi türü dahil. Cismi, bedeni, her türlü hayvandan ve bitkiden zararlıdır, mütemadiyen kirletir.

Tabiat için zarar ziyandan başka bir şey olmayan cisminin şekline tapınan, cismi şekilsizse aklına tapınan, aklı ile kendinden başka bir şeyin menfaatini gözetmeyen, aşağılık ve adiliğe meyyal bir "yapı" işte insan.

Onu farklı yapan, "güzel" yapan iradesidir. Başka hiçbir canlı ile -menfaati dışında- beraber yaşayamamasına sebep olan da iradesi, yaşadığı yeri kirletip yaşanmaz hale getirinceye kadar aymayan da iradesi, kendinden başka bir şeyi düşünmeyen de iradesi, elinde güç olduğu vakit önünde hiçbir engel bırakmayan vicdansız iradesi, "tabu" diye bir şeyi icad edip altını gönlünce dolduran iradesi, güçlüsü kadar güçsüzünü de çirkinleştiren, ağlatıp karaktersizleştiren, dilendiren, haysiyetsiz iradesi...

İnsanın güçlüsünün çirkinliğini görmek kolay ama, güçsüzü de aynı ölçüde kötü ahlaklı ve dahi onursuz. Mesela, güçlünün güçsüzü sömürmesi nefret uyandırır ama güçsüzün güçlüyü sömürmeye çalışması, onursuzca ajite etmeye çalışması aptalca bir şefkat yüzünden gözden kaçırılır. "Kredi kartı borcu belimizi büktü" diyen adam adeta hiç para harcamamış, o şartnamelere imza atmamış, kendini bilmeden savura savura yiyip içmemiş de banka durduk yere varını yoğunu gaspetmeye teşebbüs etmiştir. Gecekonduları yıkılırken ağlayıp patlayan kadınlar, çaresiz bebeler ve babalar sanki milletin arazisini işgal etmemiş, terbiyesizce, yüzsüzce gelip yerleşirken başkalarını enayi yerine koymamışlardır da belediye ekipleri "dişlerinden tırnaklarından" arttırarak yaptıkları bu gariban yuvalarına habersizce dalıvermiş, ocaklarını söndürmüştür. "Hamileyim Necdet", "kimse beni anlamıyor, hayat çok boktan böhühehaha" diyen hanım kızımız sanki hiç sevişmemiştir, bu başbelası cenin adeta kaderle ortak olmuş, sırf sıkıntı olsun diye orada peyda olmuştur. 252 kiloluk zavallı adam, doğduğunda da 252 kilodur ve bu yüzden durumun önüne geçememiştir. Haberi olsa, kilosu artarken orada olsa boğazına sahip olurdu halbuki, yahut bir çare bulurdu değil mi?

İşte bu sebepsiz zavallılığın ticareti, kendisi kadar midemi bulandırıyor. Güçsüzün buna alet olacak kadar cahil ve haysiyetsiz oluşu, kendini bu kadar kıymetsiz görüşü aklımı başımdan alıyor. İnsanın cismi, varlığı, iradesi, fikri, hissi, hesabı böylece içimi kaldırıyor.

Cuma, Şubat 09, 2007

"içten pazarlıklı, mızmız..."
"konuşmayan, iletişim kurmayan"
"kendi bildiğini yapan, kendine göre yaşayan, kendinden başkasını düşünmeyen"

Eğer birisi hakkında böyle düşünseydim, onun neden böyle birisi olduğunu muhakkak merak ederdim.

Halbuki küçüklüğünden beri böyleysen yapılabilecek çok da bir şey yok.

Cumartesi, Ocak 27, 2007

seneye de bekleriz

Bir bar taburesi üstünde, -Allah babama uzun ömür versin- 24 yaşındayım. All alone - always stays the same, nothing ever changes/English summer rain seems to last for ages diyerek bu tribal girişime bir tribal grubun sözlerini ekleştiriveriyorum (üzerimde emekleri var ne de olsa, saygı duruşu). Trip atmak bile bir sanattır esasında, karşında trip atacak birilerini bulmak da. Bir de bazı kadınlar bu konuda kıskandıracak kadar şanslıdır.

Kadın denen varlığın tamamı, en bilindik fetiş nesnesidir zaten, çok zaman da tripleri bunun dışında tutulmaz.

Cuma, Ocak 26, 2007

Çarşamba, Ocak 24, 2007

trick or treat?

Halkın arasına karışma çabalarım hızla sürüyor sevgili milyonlarım, evvela şu Lost nam diziyi seyrederekten bir adım attım ki, benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı. Lost ile yatar Lost ile kalkar oldum o ayrı, fekat ünlü düşünür John Locke'un da dediği gibi "every single second of my pathetic little life is as useless as that button". Hezeyanlara sürükleniyorum muntazaman.

Şu blog alemi de bir alem canım, mimlemek diye bir şey çıkarmışlar. Birisi birisini mimleyince sobelemiş oluyor, sonra da kimsenin bilmediği bir şey anlatılıyormuş. Bak sen! Şişe çevirmece vardı, şimdi şişenin ucu bana bakıyor gibi oldu. Bunun versiyonları varmış, "I never". Haha, neler de öğreniyorum. Bir de Trick or Treat vardır Halloween'de çocuklar kapıya gelip sorarlar bunu, şeker verirsiniz. Karşınıza çıkarsa haberiniz olsun diye söylüyorum milyonlarım.

Sıra bendeymiş, hadi bakalım bakınız nasıl karışıyorum insan arasına.

Hakkımda pek kimsenin bilmediği, belki bildiği ama benim bahsetmediğim bir şey; ben bir oyuncu olmak isterdim (uuu! herkes ne kadar da şaşırdı değil mi?). Çok zaman garipsediğim bir şeydir, sadece bu bedene ve bu ruha sahip olmak. Sadece bu gözlerle görüp sadece bu kişinin bildiklerini bilmek. Halbuki ben hep bir başkasının bedeninde bulunmak, belki bir başkası gibi düşünebilmek isterim. Ruhum gezgin olsun isterim, ya da, "ben", ruhtan ruha gezsin isterim. Olup biteni hep tek gözden, tek "set" algı ile bilmek tuhaf gelir bana. Bunun aksini de oyuncu olursam yapabilirmişim gibi gelir. çünkü, eğer o karakteri bir oyuncu oynayacaksa, onu tanıması yetmez. O olması gerekir, onun içinde olması gerekir. Bu yüzden, bir süreliğine bir başkası olmak, başkasıymış gibi düşünmeye çalışmak belki bir başka ruha ve bedene sahip olmak, olduğunu zannetmek, öyleymiş gibi davranmak, oyunculukla mümkündür. Ben de bu şekilde, başkalarıymış gibi yaparak bir nevi bu tuhaf isteğimi gerçekleştirmek isterdim.

Bu kadar. Kimseyi mimlemiyorum. Dağılın.

Çarşamba, Ocak 10, 2007

beyhude hanım

Bu kadar kalabalık bir yerde kafayı kaldırıp bakınmalı mı, yoksa her zamanki gibi baş önde "poşveeeeer" tribinde mi gezmeli? Hoş kafamı kaldırsam kime bakınacağımı bilmiyorum, galiba şu arkamda oturan iki zibidiydi. Otobüs hareket ettikten az sonra gelip bir şeyler konuştular, "burda mı açsak" gibi bir muhabbet yaptılar (şehirlerarası-şehiriçi seyahatlerde hala otobüs kullanıyorum, fakirim, avamım...). Dönüp bakmadım onlara, söylediklerini de duymadım zaten, müzik dinliyorum çünkü. Yine de çok eğlendiklerini anlayabiliyorum, film mi seyrediyorlardı artık neyse. Havamda olsam onlara katılırdım belki, bilmiyorum.

Mola halindeki kalabalıktan biraz uzakta, benzin istasyonuna biraz yakında, dönsem mi dönmesem mi... Bir bakınıyorum, şimdi birisi gelse muhtemelen şöyle bir şey olacak;

-burda sigara içilmez bağyan
-intihar komandosuyum ben...

Eğlenceli olurdu herhalde. Neyse, şu iki zibidiyi hatırlarım belki biraz bakınırsam. Az evvel yanımdan geçtiler çünkü. Onlardı galiba ama, buna dair de sadece bir "his" var içimde, o kadar. Ben yukarıya çıkarken aşağı iniyorlardı, "saçları güzelmiş..." dediklerini duydum. Eh, o sırada o yakınlarda saçları güzel bir başka kimse yoktu. Benim saçlarım güzel mi acaba? Simsiyah ve dümdüzler şu anda, uzun bir de. Benim saçlarım hiç uzun olmamıştı ve hiç düz değildi. Belki de bulup onları sormalıyım, "söyleyin ulan! nerem güzel başka? dudaklarım güzel mi?"

Onun dudakları çok güzeldi mesela, bak, iki saattir o yüzden ağlıyorum ben. Şu aptal film yüzünden, Snatch'teki Turkish var ya.. neydi adı? O işte. Sonra hâlâ Haligh, haligh, a lie, haligh dinliyorum, birkaç parça da eski şey... Yüzüm cama dönük, elim yanağımda bir gözü yaşlı kurbağa... İki saat olmuş, uyuklamışım galiba, "it's four in the morning/the end of december/i'm writing you now just to see if you're better" diye uyanıyorum. Sonra da, Between the Bars...

Hiç söylemedim ona Between the Bars'ı, kendime söyledim de, beğenmedim. Zaten ben şarkı da söylemezdim pek. Bir şeyler dinleyip "hislendiğim" olurdu da, ağlamazdım herhalde. Bir şarkı dinleyip sigara içmeye de başlamazdım. Kimsenin dudaklarına bakmazdım, kimsenin yüzünü de hatırlamazdım. Bu siyah, dümdüz uzun saçlı kız da ben değilim galiba.

Yüzleri hatırlamak da hep beyhude bir çabadır nedense...