Dünden önceki gün olmalı, çünkü pazartesiydi. Her sabahki gibi, yine üsküdar-beşiktaş motorunda, bu defa dışarda, "boğazın serin suları"na bakıyordum. Ona deniz denmeli mi bilmiyorum, boğazın serin suları işte. Serin ve gri bir sabahta şahane bir yeşil rengi olan, bazen serin, gri ve yalnız bir sabahta dümdüz olan, aydınlık sabahlarda masmavi, her sabah, ıssız, su-lar. Haritada bakıldığında ufacık, ama içinde kaybolunacak kadar büyük ve derin sular. Bir noktasına gözleri dikip o noktada kaybolmayı düşünürken gerçekten kaybolabileceğim sular.
Metaforunu seveyim, öyle değil de gerçekten kaybolsaydım mesela orada, ya da, o sırada birisi motordan düşüverseydi sulara? Suyun görebildiğimiz bir yerinde, bir noktada, kaybolsaydı, ne olurdu? Bir motor dolusu insanın gözünün önünde bir trajedi olurdu. Muhtemelen tanımadığı bir sürü insan, onun kayboluşuna şahit olmuş olurdu. Onun için üzülürlerdi, çünkü tanımasalar da o bir insandı. Onu sevmeseler de onun için üzülürlerdi. Çünkü bir insan hayatının yokoluşu, başka insanlar için üzücü bir şeydir. Tanıdık bir hayatın yokoluşu ise, insanlar için daha üzücü bir şeydir. Yokolan, o hayatın aynı zamanda kendi hayatlarıyla da kesişmiş kısmıdır. Tanıdık bir insanın ölümüyle, insan, kendi hayatından ve tarihinden bir parçayı da kaybetmiş olur.
Şimdi bu adam, bir motor dolusu tanımadığı insanın önünde değil de bir motor dolusu tanıdığı insanın önünde suyun bir noktasında kaybolsaydı, o insanlar hem bir trajediye hem de hayatlarının bir bölümünün yokoluşuna şahit olacaklardı. Bu, sadece haberi almaktan biraz daha kuvvetli bir anı.
İki durumda da insanlar üzülüyor, şahit olanlar, tanıyanlar, tanımayanlar, duyanlar, bilenler, bir hayatın yokoluşuna üzülürler. Yeraldığı bütün hayatlar, bulunduğu hatıralar ve dokunduğu tarihler artık eksiktir. O kişi, bu evrenden ve yer edindiği hafızalardan bir şeyler eksiltmiştir. ve bunun yerine, insanlar üzülür. Ne kadar çok kişi tanıdıysa, o kadar çok kişi üzülür. Ne kadar çok kişi üzüldüyse, adeta o kadar çok değerlidir.
"İnsan kıymeti", ölçülebilir bir şey midir bilmiyorum. Bir hayata değer biçilmeli midir bunu da bilmiyorum. Kimsenin hayatı kimseden kıymetli değildir diye bilinse de, öyle olmadığını, en azından öyle hissetmediğimizi herkes bilir. Birisi öldüğünde de benim aklıma ilk olarak bu gelir.
O sabah, bir motor dolusu insanın önünde, suyun görebildiğim bir noktasında kaybolsaydım insanlar ne hissederdi bunu merak ettim. Gözlerinin önünde bir hayatın bitişi karşısında etkilenir, belki üzülürlerdi, ama hayat yine de onlar için devam ederdi. Pek azı da bunu ertesi günü düşünüyor olurdu. Düşünüp düşünmemeleri ya da üzülüp üzülmemelerinin de bana bir katkısı olmazdı ama, bu "sosyal" ölümlerin bir çeşit dinamiği olmalıydı; ölen tarafta, seyreden tarafta bir karşılığı olmalıydı.
O sabah ben bunları düşünürken, bir gece önce üsküdar-beşiktaş motorundan atlayan birisinin varlığından da haberim yoktu. Akşama doğru öğrendim, buna şahit olan bir motor dolusu insanın da pek azı bundan haberdar olabilmişti. Haberdar olabilenlerin elindense bir şey gelmemişti. Ve tanıyanlar dışında pek azımız bunu ertesi günü hatırlıyordu.
Çarşamba, Kasım 21, 2007
Perşembe, Kasım 08, 2007
televizyon seyrediyorum
mtv: top 10 at ten, mor ve ötesi. mtv türkiye ya, artık öyle. Bu Mor ve Ötesi adını ilk defa Selim'in bilgisayara topladığı abuk subuk mp3lerin arasında görmüştüm. Ne güzel ismi varmış dedim, bir iki şarkıyı dinledim, sarmadı. "Ne dandik grupmuş lan" dedim, o günden sonra da Mor ve Ötesi, adı güzel kendi dandik bir grup olarak aklımda kaldı. Ta ki, Bir Derdim Var'ı dinleyinceye kadar (sonradan orospu oldu şarkı, ama erken keşfetmişim yine de, saçma sapan gururluyum.)
Gitarist mesela, yapısı itibariyle, elindeki aletin tabiatından gelen de bir karizmaya sahiptir ya; işte o haliyle dahi durumunu kurtaramayan karizma fukarası gitaristler var. Biri Mor ve Ötesi'nin gitaristi. Gitarı tutuşunda meymenet yok be adam. Bi insan böyle mi dürtercesine enstruman çalar, böyle mi vücut dilinden noksan olur. Anlayamıyorum seni.
Bir başka kanalda Mirkelam'ın çıkış şarkısı, şu siyah-beyaz videosu olan. Hani koşuyor bir yandan, bir de şarkı söylüyor arada. Ne güzel yapmışlar dedim, "eskiden zerafet varmış teeey teyyy" diyesim de geldi. Tüller ardında yataklar, beyaz çarşaflar arasında "melek" yüzler, siyah "masumiyet" makyajlı gözler, tüylerine kadar seçebildiğim kadın sırtı görmekten tiksinmişim. Aşk denince, özlem denince, "gittin gelmedin acı çektim kahroldum" diye mızmızlanan heriflerle ürpermiş sırt tüyleri gözümü alan narin tenli kadınlar klişesinden bunalmışım. Mustafa Sandal'ın kaslı olmadığı günlerde Türkçe pop sanki bir bambaşkaydı, o zamanlar Beyoğlu'na kravatsız çıkılıyordu ama yine de bambaşkaydı... (değil mi mirim?)
Karizma fukarası dedim de aklıma geldi. Tan Sağtürk'lü coffee mate reklamı var ya, aha bi karizma fukarası da Tan Sağtürk. "Bir ünlü, bir ürün" diye adlandıracağım bu ultra basit ve geleneksel reklam formatında bir adet ünlü alınır, hayatında o ürünü nasıl kullandığını falan basitçe anlatır. Seyirciye de, bilmiyorum ne mesajı verilir. Yüzünü televizyonda gördüğüm birisi kullanıyor diye tercih ettiğim bir ürün olmadı, o yüzden mesaj konusunda da kafa yormasam daha iyi. Tan Sağtürk malum, dans ediyor mesleği üzre. Sonra çok yorulup "ah bir mola vereyim" diye kenara çekiliyor. Kahvesine kafimeyti karıştırıp orgazm olduktan sonra "ben kahvemi kafimeytli içiyorum" diyor ki yanaklarındaki tatlı pembeliğin sebebi karıştırılmasın, bizzat kafimeytten bilinsin. Şimdi al bu plot'ı bir başka ünlü ile yap, hatta o da dansçı olsun ama bu kadar mı kolpa olunur arkadaş? Yaptığın dansın hiçbir özelliği yok Tan Sağtürk, her tarafından basitlik, klişelik akıyor. Attıramadın mı iki afili figür, bulamadın mı daha güzel bir müzik? Yürüyüşün karizmadan yoksun, duruşun sanatçı duruşu değil. O sert hareketlerin, o yumuşacık kahve tadına gitmemiş. O yandan yandan bakışların, kahveyi nasıl sevdiğini tarif edişin beni koşarak kafimeyt almaya göndermedi Tan Sağtürk. Sayende kafimeyt ezik bi ürün oldu gözümde. Bu kadar.
Bir başka kanalda, "alıcam kırbacı vurucam beline keh keh" diyen çocuk vardı. Türk sinemasının sezercikten ahmetçik'e bütün sinir bozucu karakterlerini içeren bu filmin adı "Öksüzler"miş.
Her kanalda bir altın takı tokmak markası sponsorluğunda aşklı, acılı, hafifinden entrikalı dizi, prime-time'da zappinge çıkmaya korkar oldum. Televizyon seyretmeyi bırakmak isabet olmuş, televizyonu çok seyrettiğim zamanlar Hülya Avşar hamileydi. Kızı diyorlar bir tosuncuk, ben görmeyeli piyasaya o çıkmış (zaplaya zaplaya magazin pirogramlarının arsasına geldim).
Yine Mor ve Ötesi, bu defa Uyan. Uyan'ın bir animasyon videosu var, Rus yapımı olduğunu duymuştum bir yerden. Aynı dönemde Dönüş diye Rus yapımı bir film seyretmiştim, aklıma hep o gelir. Bir de TRT2'de pazarları Pazar Konseri döneminde bazen yakalayabildiğim garip animasyonlar. Hani çizgifilmlerin komik olması gerektiğini düşündüğümüz zamanlar. Hele bir tanesi vardı, hikayesi yoktu ama o çizgileri görsem bugün, kesin hatırlarım (gerçekten pis bir hafızam vardır) .
Yeter Mor ve ötesi, "şirket mirket anlamam" deyu deyu çığırıp plazalarda klip çekmişsiniz. Plaza insanı zombiler yapmışsınız kara kara gözleri var, zombi zombi yürüyorlar koridorlarda. İroni de olmamış, hiciv de olmamış. Dikkatimizi çekmeye çalıştığınız "gerçekler", sizi dinleyen bebelerin üniversite hayallerinin sonunda gelebilecekleri en iyi noktayı gösteriyor. Onlar bir gün plaza insanı olduğunda siz de Erkin Koray gibi nostaljik birer kahraman olmaya mı oynuyorsunuz bilmiyorum, bilemiyorum. Kötü mizansenin hoş görülecek başka bir tarafını bulamadım.
Küçük sevgiliniz hakkında başka bir gün konuşalım. Yoruldum.
Gitarist mesela, yapısı itibariyle, elindeki aletin tabiatından gelen de bir karizmaya sahiptir ya; işte o haliyle dahi durumunu kurtaramayan karizma fukarası gitaristler var. Biri Mor ve Ötesi'nin gitaristi. Gitarı tutuşunda meymenet yok be adam. Bi insan böyle mi dürtercesine enstruman çalar, böyle mi vücut dilinden noksan olur. Anlayamıyorum seni.
Bir başka kanalda Mirkelam'ın çıkış şarkısı, şu siyah-beyaz videosu olan. Hani koşuyor bir yandan, bir de şarkı söylüyor arada. Ne güzel yapmışlar dedim, "eskiden zerafet varmış teeey teyyy" diyesim de geldi. Tüller ardında yataklar, beyaz çarşaflar arasında "melek" yüzler, siyah "masumiyet" makyajlı gözler, tüylerine kadar seçebildiğim kadın sırtı görmekten tiksinmişim. Aşk denince, özlem denince, "gittin gelmedin acı çektim kahroldum" diye mızmızlanan heriflerle ürpermiş sırt tüyleri gözümü alan narin tenli kadınlar klişesinden bunalmışım. Mustafa Sandal'ın kaslı olmadığı günlerde Türkçe pop sanki bir bambaşkaydı, o zamanlar Beyoğlu'na kravatsız çıkılıyordu ama yine de bambaşkaydı... (değil mi mirim?)
Karizma fukarası dedim de aklıma geldi. Tan Sağtürk'lü coffee mate reklamı var ya, aha bi karizma fukarası da Tan Sağtürk. "Bir ünlü, bir ürün" diye adlandıracağım bu ultra basit ve geleneksel reklam formatında bir adet ünlü alınır, hayatında o ürünü nasıl kullandığını falan basitçe anlatır. Seyirciye de, bilmiyorum ne mesajı verilir. Yüzünü televizyonda gördüğüm birisi kullanıyor diye tercih ettiğim bir ürün olmadı, o yüzden mesaj konusunda da kafa yormasam daha iyi. Tan Sağtürk malum, dans ediyor mesleği üzre. Sonra çok yorulup "ah bir mola vereyim" diye kenara çekiliyor. Kahvesine kafimeyti karıştırıp orgazm olduktan sonra "ben kahvemi kafimeytli içiyorum" diyor ki yanaklarındaki tatlı pembeliğin sebebi karıştırılmasın, bizzat kafimeytten bilinsin. Şimdi al bu plot'ı bir başka ünlü ile yap, hatta o da dansçı olsun ama bu kadar mı kolpa olunur arkadaş? Yaptığın dansın hiçbir özelliği yok Tan Sağtürk, her tarafından basitlik, klişelik akıyor. Attıramadın mı iki afili figür, bulamadın mı daha güzel bir müzik? Yürüyüşün karizmadan yoksun, duruşun sanatçı duruşu değil. O sert hareketlerin, o yumuşacık kahve tadına gitmemiş. O yandan yandan bakışların, kahveyi nasıl sevdiğini tarif edişin beni koşarak kafimeyt almaya göndermedi Tan Sağtürk. Sayende kafimeyt ezik bi ürün oldu gözümde. Bu kadar.
Bir başka kanalda, "alıcam kırbacı vurucam beline keh keh" diyen çocuk vardı. Türk sinemasının sezercikten ahmetçik'e bütün sinir bozucu karakterlerini içeren bu filmin adı "Öksüzler"miş.
Her kanalda bir altın takı tokmak markası sponsorluğunda aşklı, acılı, hafifinden entrikalı dizi, prime-time'da zappinge çıkmaya korkar oldum. Televizyon seyretmeyi bırakmak isabet olmuş, televizyonu çok seyrettiğim zamanlar Hülya Avşar hamileydi. Kızı diyorlar bir tosuncuk, ben görmeyeli piyasaya o çıkmış (zaplaya zaplaya magazin pirogramlarının arsasına geldim).
Yine Mor ve Ötesi, bu defa Uyan. Uyan'ın bir animasyon videosu var, Rus yapımı olduğunu duymuştum bir yerden. Aynı dönemde Dönüş diye Rus yapımı bir film seyretmiştim, aklıma hep o gelir. Bir de TRT2'de pazarları Pazar Konseri döneminde bazen yakalayabildiğim garip animasyonlar. Hani çizgifilmlerin komik olması gerektiğini düşündüğümüz zamanlar. Hele bir tanesi vardı, hikayesi yoktu ama o çizgileri görsem bugün, kesin hatırlarım (gerçekten pis bir hafızam vardır) .
Yeter Mor ve ötesi, "şirket mirket anlamam" deyu deyu çığırıp plazalarda klip çekmişsiniz. Plaza insanı zombiler yapmışsınız kara kara gözleri var, zombi zombi yürüyorlar koridorlarda. İroni de olmamış, hiciv de olmamış. Dikkatimizi çekmeye çalıştığınız "gerçekler", sizi dinleyen bebelerin üniversite hayallerinin sonunda gelebilecekleri en iyi noktayı gösteriyor. Onlar bir gün plaza insanı olduğunda siz de Erkin Koray gibi nostaljik birer kahraman olmaya mı oynuyorsunuz bilmiyorum, bilemiyorum. Kötü mizansenin hoş görülecek başka bir tarafını bulamadım.
Küçük sevgiliniz hakkında başka bir gün konuşalım. Yoruldum.
Cumartesi, Kasım 03, 2007
anlamsız yazı
Birkaç zaman önce falımda "bu aralar elektronik alet edevattan yana hiç şansınız yok, bi süre ellemeyin böyle şeyleri"gibi bir şey çıkmış olsaydı, şu an fala inanıyor, falsız kalmıyor olurdum.
Peki benim falımda ne çıkıyor? Acayip yollar, uçurumlar, halay çeken insanlar, kimliği belirsiz bilgeler... Küçükken birkaç defa gördüğüm, aklımdan çıkmayan bir rüyayı hatırladım şimdi. o ara pek sık görmüştüm, kaç defa olduğunu hatırlamıyorum. Hatta resmini de yapmıştım, belki biraz da o yüzden hala hatırlıyorum. El ele tutuşmuş çocuklar... çocuk halayı...
Rüyada "deja vu" diye bir şey var mı acaba, bir bilene sormak lazım. Ben aynı rüyayı defalarca gördüğümü söylüyorum mesela, ama, bakalım gerçekte öyle mi? Dün gece bir tane daha gördüm böyle deja vu rüyası. Bu defa rüya tıpatıp aynı değildi ama, daha önce gittiğim bir mekana tekrar gidiyordum. Yine aynı yollardan geçiyorum. Mekan şimdi daha bakımlı, düzenlenmiş filan. "Daha önce de rüyamda görmüştüm burayı bak, böyle değildi" diyorum. Tabii az buçuk aymışım artık rüya olduğuna. Yine de hala karanlıktan korkuyorum. "Şimdi bir fener olsa elimde", birileri ışıkları yakıyor. "Hayır hayır cep telefonu", elimde bir cep telefonu.
Küçükken de karanlıktan korkardım. Bir de, hep kaçıp kovalamalı rüyalar görürdüm. Sonraları alıştım tabii, yanımdakilere "Tamam, bekleyelim burda. Bu bi rüya, her seferinde böyle oluyor ama korkmayın, şu taraftan gidelim" der oldum. Karanlıktan korkmamak için de, her gün karanlık odaya girip, biraz daha fazla içeri girerek, "bak, korkacak bir şey yok" dedim. Sonra korkmaz oldum.
Şimdi bu çalışmayan cep telefonları, fotoğraf makinası, dvd writer, para yiyen atmler gibi şeyler; dağ-taş-karanlık-oda temalı deja vu rüyalar, geçmişten gelen acayip karakterler, garip sosyal durumlar yüzünden "sandalye? sandalye işte bühühü..." diye ağlayıverecek haldeyim. Sahilde oturup denize bakasım, ağlayıp ağlayıp yazasım var. Duygularımı ifade edecek görkemli kelimelerim yok, dahası, görkemli duygularım da yok. Hepsi defalarca yaşanmış, defalarca yazılmış, özelliği olmayan şeyler. Peki özelliği olmalı mı, onu da bilmiyorum. Duygu işte, his dünyası... Hislenir hislenir durulursun. Bir film seyret geçer... Yeteri kadar beklersen, durduk yere de geçer. Öylece durasım da var ama, biliyorum ki "yönetmenim" bırakmayacak.
- napıyosun şimdi, triplere mi girdin?
- ...
- girdin girdin. ne düşünüyosun?
- unuttum.
- demek ki bişey düşünmüyomuşsun. napıyosun peki öyle durup?
- ya sen sorana kadar düşünüyodum. unuttum şimdi.
- ne var ki düşüncek? var mı bi çaresi?
- yok ama atmaya çalışıyorum böyle, gözden geçirip. anladın mı?
- iyi tamam devam et. kaç dakka olmuş?
- huff bilmiyorum. bakmıcam.
- peki.
- 10 dakka.
- oohooo daha ne kadar oturcan burda, canım sıkıldı benim.
- benim de.
- hani düşünüyodun?
- sayende düşünemiyorum içine ettin.
- ya bişey demiyorum ben, düşün hadi.
- düşünemiyorum, bulutumu dağıttın...
- iyi o zaman gidiyorum ben.
- gitme.
- ...
- dur ben de geliyorum...
Peki benim falımda ne çıkıyor? Acayip yollar, uçurumlar, halay çeken insanlar, kimliği belirsiz bilgeler... Küçükken birkaç defa gördüğüm, aklımdan çıkmayan bir rüyayı hatırladım şimdi. o ara pek sık görmüştüm, kaç defa olduğunu hatırlamıyorum. Hatta resmini de yapmıştım, belki biraz da o yüzden hala hatırlıyorum. El ele tutuşmuş çocuklar... çocuk halayı...
Rüyada "deja vu" diye bir şey var mı acaba, bir bilene sormak lazım. Ben aynı rüyayı defalarca gördüğümü söylüyorum mesela, ama, bakalım gerçekte öyle mi? Dün gece bir tane daha gördüm böyle deja vu rüyası. Bu defa rüya tıpatıp aynı değildi ama, daha önce gittiğim bir mekana tekrar gidiyordum. Yine aynı yollardan geçiyorum. Mekan şimdi daha bakımlı, düzenlenmiş filan. "Daha önce de rüyamda görmüştüm burayı bak, böyle değildi" diyorum. Tabii az buçuk aymışım artık rüya olduğuna. Yine de hala karanlıktan korkuyorum. "Şimdi bir fener olsa elimde", birileri ışıkları yakıyor. "Hayır hayır cep telefonu", elimde bir cep telefonu.
Küçükken de karanlıktan korkardım. Bir de, hep kaçıp kovalamalı rüyalar görürdüm. Sonraları alıştım tabii, yanımdakilere "Tamam, bekleyelim burda. Bu bi rüya, her seferinde böyle oluyor ama korkmayın, şu taraftan gidelim" der oldum. Karanlıktan korkmamak için de, her gün karanlık odaya girip, biraz daha fazla içeri girerek, "bak, korkacak bir şey yok" dedim. Sonra korkmaz oldum.
Şimdi bu çalışmayan cep telefonları, fotoğraf makinası, dvd writer, para yiyen atmler gibi şeyler; dağ-taş-karanlık-oda temalı deja vu rüyalar, geçmişten gelen acayip karakterler, garip sosyal durumlar yüzünden "sandalye? sandalye işte bühühü..." diye ağlayıverecek haldeyim. Sahilde oturup denize bakasım, ağlayıp ağlayıp yazasım var. Duygularımı ifade edecek görkemli kelimelerim yok, dahası, görkemli duygularım da yok. Hepsi defalarca yaşanmış, defalarca yazılmış, özelliği olmayan şeyler. Peki özelliği olmalı mı, onu da bilmiyorum. Duygu işte, his dünyası... Hislenir hislenir durulursun. Bir film seyret geçer... Yeteri kadar beklersen, durduk yere de geçer. Öylece durasım da var ama, biliyorum ki "yönetmenim" bırakmayacak.
- napıyosun şimdi, triplere mi girdin?
- ...
- girdin girdin. ne düşünüyosun?
- unuttum.
- demek ki bişey düşünmüyomuşsun. napıyosun peki öyle durup?
- ya sen sorana kadar düşünüyodum. unuttum şimdi.
- ne var ki düşüncek? var mı bi çaresi?
- yok ama atmaya çalışıyorum böyle, gözden geçirip. anladın mı?
- iyi tamam devam et. kaç dakka olmuş?
- huff bilmiyorum. bakmıcam.
- peki.
- 10 dakka.
- oohooo daha ne kadar oturcan burda, canım sıkıldı benim.
- benim de.
- hani düşünüyodun?
- sayende düşünemiyorum içine ettin.
- ya bişey demiyorum ben, düşün hadi.
- düşünemiyorum, bulutumu dağıttın...
- iyi o zaman gidiyorum ben.
- gitme.
- ...
- dur ben de geliyorum...
Cuma, Ekim 26, 2007
daral
Analitik zekamı seveyim, ağız tadıyla ağlayıp patlayamıyorum.Şöyle içli içli, ya da, bağıra çağıra, boğazımı tıkayan, göğsüme oturan neyse onu defedemiyorum.Çünkü bir "sebep" olmalı.
Bu mu? Yoksa şu mu? Ya o, bütün sebep o olabilir mi? Yok o olamaz, o zaman şunu da düşünürdüm. Halbuki umurumda değil,demek ki sebep "o" değil.
Ne o zaman?
Bir sebep bile bulamıyorsun, otur buna ağla.
Hayır bunun için yeterince üzgün değilim.
Ağlayamıyorum.
Çare bu mu, onu da bilmiyorum.
Bak şimdi...
Çare buysa, yap o zaman!
Olmuyor.
Çarenin bu olduğunu nerden biliyorum, belki de değil. Ne peki?
Düşün...
Hayır düşünme!
Düşün, ama düşünme. Bırak aksın.Üzen şeyler düşün.Hayır karışma!
Yol bitti, sebepsizce ağlayamadık.
Sebep ararken sebepsiz kaldık.
Dipsiz kuyularda ipsiz kaldık.
Terkedildik.
Analitik paranoyamı seveyim, belki de en başından beri yanlış yoldayız.
Bu mu? Yoksa şu mu? Ya o, bütün sebep o olabilir mi? Yok o olamaz, o zaman şunu da düşünürdüm. Halbuki umurumda değil,demek ki sebep "o" değil.
Ne o zaman?
Bir sebep bile bulamıyorsun, otur buna ağla.
Hayır bunun için yeterince üzgün değilim.
Ağlayamıyorum.
Çare bu mu, onu da bilmiyorum.
Bak şimdi...
Çare buysa, yap o zaman!
Olmuyor.
Çarenin bu olduğunu nerden biliyorum, belki de değil. Ne peki?
Düşün...
Hayır düşünme!
Düşün, ama düşünme. Bırak aksın.Üzen şeyler düşün.Hayır karışma!
Yol bitti, sebepsizce ağlayamadık.
Sebep ararken sebepsiz kaldık.
Dipsiz kuyularda ipsiz kaldık.
Terkedildik.
Analitik paranoyamı seveyim, belki de en başından beri yanlış yoldayız.
Salı, Ekim 23, 2007
bu da benden olsun
Bazen tanıdığım herkes, bir anda aklıma geliyor. Sanki bütün iyi niyetleri ve savaş baltalarıyla zihnime doğru hareketleniyorlar, üşüşüyorlar. Hayır, iyi niyet nankörü "aramayın beni, yalnız kalmak istiyorum anladınız mı" insanlarından değilim; bilakis, arayanım soranım pek kıt olduğundan, nolursa olsun böyle "gerçek" bir hamleyi kırarak geri çevirmem. Beni yoranlar, muhtabım olmayan hamleler. Benim zihnimin, tanıdıklar kılığına girmişleri ordusu.
Yeniler, sil baştanlar lazım galiba, yorulmuşum.
İşin komik tarafı, "yoran" durumdan, "üzen" durumdan kurtulmak için gerekli şeyin de "yorucu" veya "üzücü" olması. Silerken baştan, baştan yazarken daha az yoruluyor olmayacağım . Ama biliyorum ki "başka dünyalar mümkün". Yani nasıl? Sahip olduğun çevreye, ve belki bulunduğun hiçbir yere "değmeyen" başka bir dünya, başka bir küçük evren, başka bir tanıdıklar/dostlar halkası, mümkün. "Nereye gidersen git, kendini götürürsün yanında"cılar için hemen belirteyim, bu bir "hayat çok kötü, nefret ediyorum bu insanlardan, iğreniyorum dünyanın yapmacıklğından, fakdısistım oh yeah!" hareketi değildir. Bu bir aydınlanma, bir dönüm noktası tarifidir.
Yoldaşlar!
Başka türlüsü mümkün.
Size hiç değmemiş, ortak bir mekanı, ortak bir şahsı bile içermeyen, aynı sokakta bile yürümemiş olduğunuz bambaşka bir hayat, bambaşka hayatlar, başka çemberler var. Akvaryum suyunu değiştirmek, damarlarındaki kanı yenisiyle değiştirmek gibi, giydiğin hayatı çıkarmak, değiştirmek, mümkün. Her dakika yapalım diye değil, fakat, nefes alamadığınız bir zaman, görebilesiniz diye orada.
Öyleyse neden bu kırgınlıklar, neden bu kızgınlıklar, bu takıntılar? O kadar mı "unique" sahip olunanlar, o kadar mı benzersiz, o kadar mı bulunmaz? "İhtimaller denizi"nde, başka bir paralel evrende, hepsinin bir "substitute"u olmalı. Bu hayatı inşa etmek zaman aldı, emek verildi ama, bu onu vazgeçilemez yapmamalı.
Çünkü "an"ın değeri sonsuz, çünkü bir an, hiçbir mahkumiyete değmez.
Yeniler, sil baştanlar lazım galiba, yorulmuşum.
İşin komik tarafı, "yoran" durumdan, "üzen" durumdan kurtulmak için gerekli şeyin de "yorucu" veya "üzücü" olması. Silerken baştan, baştan yazarken daha az yoruluyor olmayacağım . Ama biliyorum ki "başka dünyalar mümkün". Yani nasıl? Sahip olduğun çevreye, ve belki bulunduğun hiçbir yere "değmeyen" başka bir dünya, başka bir küçük evren, başka bir tanıdıklar/dostlar halkası, mümkün. "Nereye gidersen git, kendini götürürsün yanında"cılar için hemen belirteyim, bu bir "hayat çok kötü, nefret ediyorum bu insanlardan, iğreniyorum dünyanın yapmacıklğından, fakdısistım oh yeah!" hareketi değildir. Bu bir aydınlanma, bir dönüm noktası tarifidir.
Yoldaşlar!
Başka türlüsü mümkün.
Size hiç değmemiş, ortak bir mekanı, ortak bir şahsı bile içermeyen, aynı sokakta bile yürümemiş olduğunuz bambaşka bir hayat, bambaşka hayatlar, başka çemberler var. Akvaryum suyunu değiştirmek, damarlarındaki kanı yenisiyle değiştirmek gibi, giydiğin hayatı çıkarmak, değiştirmek, mümkün. Her dakika yapalım diye değil, fakat, nefes alamadığınız bir zaman, görebilesiniz diye orada.
Öyleyse neden bu kırgınlıklar, neden bu kızgınlıklar, bu takıntılar? O kadar mı "unique" sahip olunanlar, o kadar mı benzersiz, o kadar mı bulunmaz? "İhtimaller denizi"nde, başka bir paralel evrende, hepsinin bir "substitute"u olmalı. Bu hayatı inşa etmek zaman aldı, emek verildi ama, bu onu vazgeçilemez yapmamalı.
Çünkü "an"ın değeri sonsuz, çünkü bir an, hiçbir mahkumiyete değmez.
Cuma, Ekim 05, 2007
uzaktan
Bir tepki vermek istiyorum, öylece durmak işime gelmiyor, ikrardan gelen sükût gibi oluyor. Yakıştıramıyorum.
Tepki vermek son derece insanî bir şey, insanlar, hani, duyguları var, bunlar da tepki vermelerine sebep olur. Böyle basit bir şey. İnsandan insana, duygudan duyguya, geçmişten geçmişe de farkeder, ama bir tepki vardır. Olmaması, insan-üstü, insan-altı, insan-dışı bir şeylere işaret. "Cool" mu olunuyor, karizmatik mi olunuyor bilmiyorum ki, ne oluyor öylece tepkisiz durunca? Bir çeşit bilgelik gösterisi mi, "şöyle yapsan böyle olur onu yapsan da böyle olur" diye düşünmek, düşünmediği halde de "tepki vermeyeyim ki bir duruşum olsun"culuk yapmak?
Eli kolu bağlayan durumlar var, hani verilen tepki bir yere gidecek, o yerin yolları da olmadık yerlere çıkacak. Ne gerek var? Verilecek tepkiler listesi var mesela duruma göre, hepsinin gideceği yerler az çok belli, tecrübeyle neredeyse sabit. Götüreceği yerin en "stratejik" olduğu tepki seçilip "verilir". Peki bu insanî oldu mu şimdi?
Tepki vermek, vermemek; yolları hesaplamak ya da hesaplamamak; insanî olan ve olmayan arasında kalmak var. İnsanî olana karar veren konumunda olmak da bir başka yazının ruh hastalığı olsun, buradan görünen iki boyutta karar verilebildiğini varsayalım.
Tepki, en nihayeti bir "tavır"ı belirtir, taraf seçmektir. Bir nevi köşeye sıkıştırır, yorar.
Tepki vermek son derece insanî bir şey, insanlar, hani, duyguları var, bunlar da tepki vermelerine sebep olur. Böyle basit bir şey. İnsandan insana, duygudan duyguya, geçmişten geçmişe de farkeder, ama bir tepki vardır. Olmaması, insan-üstü, insan-altı, insan-dışı bir şeylere işaret. "Cool" mu olunuyor, karizmatik mi olunuyor bilmiyorum ki, ne oluyor öylece tepkisiz durunca? Bir çeşit bilgelik gösterisi mi, "şöyle yapsan böyle olur onu yapsan da böyle olur" diye düşünmek, düşünmediği halde de "tepki vermeyeyim ki bir duruşum olsun"culuk yapmak?
Eli kolu bağlayan durumlar var, hani verilen tepki bir yere gidecek, o yerin yolları da olmadık yerlere çıkacak. Ne gerek var? Verilecek tepkiler listesi var mesela duruma göre, hepsinin gideceği yerler az çok belli, tecrübeyle neredeyse sabit. Götüreceği yerin en "stratejik" olduğu tepki seçilip "verilir". Peki bu insanî oldu mu şimdi?
Tepki vermek, vermemek; yolları hesaplamak ya da hesaplamamak; insanî olan ve olmayan arasında kalmak var. İnsanî olana karar veren konumunda olmak da bir başka yazının ruh hastalığı olsun, buradan görünen iki boyutta karar verilebildiğini varsayalım.
Tepki, en nihayeti bir "tavır"ı belirtir, taraf seçmektir. Bir nevi köşeye sıkıştırır, yorar.
Salı, Ekim 02, 2007
why are women so unhappy?
"Does this mean that there are some people who are happy? What is that like? I do not know if I am happy. There are people I envy for various reasons, but I do not know if they are happy either. How do we know when we are happy? Is the only alternative unhappy?"
(anonymous comment)
(anonymous comment)
Cuma, Eylül 28, 2007
ucuz adam
Muhatap, her dakika bulunmayan, bulunduğunda da ziyan edilmeyecek kadar kıymetli bir şey, bana göre. "Söz"ün muhatabı, özlemin muhatabı var; bir de, muhatap olmaya talip olan var. Aramadan gelen, gönüllü, istekli muhatap bir başka kıymetli, ve anlıyorum ki o zaman, ben de onun için kıymetliyim. Bende talip olduğu her ne ise, ona bunu layıkıyla vermeliyim. Bu sebepten, davete icabet ve sohbete iştirak etmek, rica edileni ciddiye almak önemsediğim şeylerdir.
Fakat işler, nasıl derler, "çift yönlü" değildir. Yani, muhatap tarafında, çoklukla öyle değildir.
Muhatap, şahsından bağımsız olarak, muhatap kimliğiyle, sorulmadan söylenene, çağrılmadan gelene, özletmeden arayana kıymet vermez. Muhataplığı zayıflar o zaman, muhatap olmayıverir. Hem çok kıymetli, hem kıymet vermeye gelmez bir "olgu"dur. Muhatabın isteğini yerine getirmekle beraber, istemesini de beklemek lazım gelir herhalde. İstemeyi beklemek için de, sabırlı olmak lazım gelir. Kendisine kıymet vermek ve bunu hissettirmemek, muhatabın talebini canlı tutmakta esastır.
Yoksa gözünde ucuz adam olur çıkarsın.
Fakat işler, nasıl derler, "çift yönlü" değildir. Yani, muhatap tarafında, çoklukla öyle değildir.
Muhatap, şahsından bağımsız olarak, muhatap kimliğiyle, sorulmadan söylenene, çağrılmadan gelene, özletmeden arayana kıymet vermez. Muhataplığı zayıflar o zaman, muhatap olmayıverir. Hem çok kıymetli, hem kıymet vermeye gelmez bir "olgu"dur. Muhatabın isteğini yerine getirmekle beraber, istemesini de beklemek lazım gelir herhalde. İstemeyi beklemek için de, sabırlı olmak lazım gelir. Kendisine kıymet vermek ve bunu hissettirmemek, muhatabın talebini canlı tutmakta esastır.
Yoksa gözünde ucuz adam olur çıkarsın.
Pazartesi, Eylül 24, 2007
her şeyin başı sağlık
'Yeteneklerinin farkında olan bireylerin, yaşamın normal stresleriyle baş edebilmesi, üretken olması ve içinde bulunduğu topluma katkıda bulunması'
Akıl ve ruh sağlığının tanımıymış.
Akıl ve ruh sağlığının tanımıymış.
Pazartesi, Eylül 17, 2007
trip atana ne yapılır
Şimdi bana 50lerinde bir adam gelip "nedir bu trip dediğiniz şey?" diye sorsa, ona "trip"i nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum. Hemen her gün kullandığım, çok kişinin de anladığı ve kullandığı, aslında argo bir kelime; trip. Tahmin ediyorum 30 sene önce yoktu, ve bu yüzden şu anda 50lerinde olan adam bunu anlamakta zorlanacak.
Evvela, "bu bir çeşit davranış." demeli, tanımaya/tanımlamaya buradan başlamalı. Bu bir çeşit davranış, çok güzel. Peki ne çeşit bir davranış? Pek normal değil sanki. Dikkat çekici? Evet, dikkat çekici ve bazen dikkat çekmeye yönelik bir çeşit davranıştır, trip. Her şartta dikkat çeker çünkü. Dikkat çeker ve tanımlar, müzisyen tribi, doktor tribi, orta yaş tribi (yoksa krizi miydi o?) gibi. Tanımlayan tripler, genellikle kasten yapılmaz, tribiyle kendini ele veren kişinin "triplerde" olduğunu söyleyemeyiz. "Triplerde" olmak, dikkat çekmek amacıyla dikkat çekici bu tip davranışlarda bulunmaktır. Amacına ulaşır, ve en kolay uygulaması, tepkilerin abartılması suretiyle olur. Bir duruma haddinden fazla tepki gösteren kişi, eğer herhangi bir hassasiyeti ya da hastalığı yoksa, bu durumdan faydalanarak ilgi ve dikkat çekmek ister. İlgi gösterilirse, sakinleşir; ve bağlı olarak, ilgi gösterildiği halde sakinleşmiyorsa istediği ilgi değil, yanlış giden şeyin düzeltilmesidir. Bu demektir ki, her tepki yerinde değildir, her aşırı tepki de trip değildir.
Peki, verilen "abartılmış tepki"yi trip olarak teşhis etmek nasıl mümkün olabilir? Sinir bozucu dikkat çekme çabasıyla nasıl başa çıkılır? Görmezden gelmek çözüm müdür?
Esasında, gerçek bir tepki ile abartılmış tribal bir tepkiyi ayırt etmenin en garanti yolu kişinin kendisini tanımak, bilmektir. Şöyle bir soru sormak mesela, "bu kişi benden ilgi istiyor olabilir mi?" ve şu, "ona ilgi göstermemi niçin istesin?". Bunlara cevap verildikten sonra kişiye kulak verip gerçek derdini öğrenmek de lazım gelir. Bu, hadisenin boyutu ile tepkiyi kıyaslama, mümkünse kişinin bilinen hassasiyetleri ile değerlendirip haklı bir tepkiyi "trip"ten ayırmaya yardımcı olacaktır.
Bunun dışında, her tür tepkiyi "trip" olarak nitelendirenlere tepki vermek lüzumsuzdur, zira sebep olduğu kızgınlığı/kırgınlığı anlayabilecek türden birisi değildir, muhtemelen trip çekmekten yalama olmuştur. Yarası vardır, kendisini şefkatle okşamak, sakinleştirmek gerekebilir.
Evvela, "bu bir çeşit davranış." demeli, tanımaya/tanımlamaya buradan başlamalı. Bu bir çeşit davranış, çok güzel. Peki ne çeşit bir davranış? Pek normal değil sanki. Dikkat çekici? Evet, dikkat çekici ve bazen dikkat çekmeye yönelik bir çeşit davranıştır, trip. Her şartta dikkat çeker çünkü. Dikkat çeker ve tanımlar, müzisyen tribi, doktor tribi, orta yaş tribi (yoksa krizi miydi o?) gibi. Tanımlayan tripler, genellikle kasten yapılmaz, tribiyle kendini ele veren kişinin "triplerde" olduğunu söyleyemeyiz. "Triplerde" olmak, dikkat çekmek amacıyla dikkat çekici bu tip davranışlarda bulunmaktır. Amacına ulaşır, ve en kolay uygulaması, tepkilerin abartılması suretiyle olur. Bir duruma haddinden fazla tepki gösteren kişi, eğer herhangi bir hassasiyeti ya da hastalığı yoksa, bu durumdan faydalanarak ilgi ve dikkat çekmek ister. İlgi gösterilirse, sakinleşir; ve bağlı olarak, ilgi gösterildiği halde sakinleşmiyorsa istediği ilgi değil, yanlış giden şeyin düzeltilmesidir. Bu demektir ki, her tepki yerinde değildir, her aşırı tepki de trip değildir.
Peki, verilen "abartılmış tepki"yi trip olarak teşhis etmek nasıl mümkün olabilir? Sinir bozucu dikkat çekme çabasıyla nasıl başa çıkılır? Görmezden gelmek çözüm müdür?
Esasında, gerçek bir tepki ile abartılmış tribal bir tepkiyi ayırt etmenin en garanti yolu kişinin kendisini tanımak, bilmektir. Şöyle bir soru sormak mesela, "bu kişi benden ilgi istiyor olabilir mi?" ve şu, "ona ilgi göstermemi niçin istesin?". Bunlara cevap verildikten sonra kişiye kulak verip gerçek derdini öğrenmek de lazım gelir. Bu, hadisenin boyutu ile tepkiyi kıyaslama, mümkünse kişinin bilinen hassasiyetleri ile değerlendirip haklı bir tepkiyi "trip"ten ayırmaya yardımcı olacaktır.
Bunun dışında, her tür tepkiyi "trip" olarak nitelendirenlere tepki vermek lüzumsuzdur, zira sebep olduğu kızgınlığı/kırgınlığı anlayabilecek türden birisi değildir, muhtemelen trip çekmekten yalama olmuştur. Yarası vardır, kendisini şefkatle okşamak, sakinleştirmek gerekebilir.
Perşembe, Eylül 06, 2007
giden-ler-den
İşe erken gidiyorum diye sevindiğin "değişiklik" günü, hani biraz kahvaltı yapmaya da karar vermişsin, gereksiz bir tartışma, tansiyon. Yine evden çıkışın aynı saati buluyor. Aynı yollarda gereksiz bir trafik, neyse sanki, herkesin canı bir sıkkın. Burnunu kitaptan kaldırdığında olduğunu düşündüğün yerden çok geridesin. Otobüs şoförü "bayanlar baylar, son durak" diyor ama son durağı olmaması gereken bir hattasın, herkes inmiş, tam da kitapta "işimi ve karımı aynı gün kaybediyordum. ne gündü ama" okumaktasın. Kollektif bilince en az ihtiyacımız olduğu şu günde, kollektif bir karın ağrısıyla gidecek yer düşünmektesin.
Gitmeyi bırak, konuşmak dahi zor.
Zor bir gün olacak gibi.
Gitmeyi bırak, konuşmak dahi zor.
Zor bir gün olacak gibi.
Perşembe, Ağustos 30, 2007
pharmatonla bir hafta

Yorgunluğa son veren mucizevi multivitamin Pharmaton, yine, yeniden, bir performans devrinde, en yakın eczanede. Evvelden kullanıp pek bir faydasını görmediğim ginsengini sevdiğimin Pharmaton'una, kabahati düzensiz kullanışıma bularak yeni bir şans veriyorum.
İlk haftanın sonunda, konsantrasyon ve performansta bir artış yaşanmadı. Uyku düzeni her zamanki gibi, enerji pıtırcığı olunmadı. Bunun yanında serotonin üretimini azaltmasından dolayı görülmesi beklenen depresyon eğilimi de görülmedi. Ha bi haftada depresyona girilmez desen o da doğru.
Neyse ya, Pharmaton etkisini bir haftada göstermeyen karizmatik bir şeydir diyorum geçiyorum ben buna. Yoksa hiçbir faydası yok anam babam, bir tek aç karnına içilmiyor, kafi miktarda yemeden içersen feci mide bulantısı yapıyor. Budur.
Pazar, Ağustos 26, 2007
biz eskiden F1 seyrederdik
Büyük yarışa 49 dakika...
Şimdi -ya da bir saat önce- birisi bir biletle çıkıp gelseydi ve bu bilet bir F1 Türkiye GP bileti olsaydı, ve ana tribünden olsaydı, bilmiyorum gider miydim. Hani her şey hallolmuş, gidiş midiş dönüş, fakat bir yarışı bu kadar içindeyken bu kadar "dışından" takip etmek işime gelmezdi herhalde.
F1, pek de seyirci sporu değil. Hani, "Arabalar pistte vız vız dönüyor sen de bakıyorsun, bilmem ne anlıyorsun?" diyenlere verilecek pek bir cevabım yok ama "Arabalar önünden hayvan hızla geçip gidiyor, ne kadarını görebileceksin ki orada seyretmek istersin" diyeceklere verilecek cevabım, "haklısın" olur. Zira genellikle seyirci tribünleri güvenlik sebebiyle pistten oldukça uzağa konur, ve en yavaş geçilen noktalarda ve maksimum görüş alanı gözetilerek yerleştirilmiş olmalarına rağmen yine de pek az şey görülür. Atlanılan bir başka nokta da bu pistlerin çoğunda, seyirci tribünlerinin görebileceği yerlerde, yarışın takibine imkan veren büyük ekranlar olduğudur. Yani aynı zamanda televizyon görüntülerini ve sıralamayı da takip etmek mümkündür.
Peki, madem televizyondaki görüntüleri ve ilaveten uzaktan geçen birkaç arabayı göreceksek orada olmanın esprisi nedir? Cevap veriyorum, hiç... Zaten F1 organizatörlerinin bile önemsemediği bir güruhtur seyirci. Verdiği para piste gider, Bernie ve takımlar televizyon gelirlerini paylaşır. Bu sebepten, pist sahibinin sunduğu imkanların muhatabıdır seyirci. F1'de çoğu alana da giremediğinden, para harcadığı merchandise alanı hariç pek az yere girebilir. F1'i pistte adam gibi seyretmenin tek yolu pit alanlarını görmek, padokta -ve dolayısıyla- pistte her alanda gezebilmek, yarış seansları arasında garajlara yapılan gezilere katılabilmek, yani Padok Club biletlerine sahip olmaktır. O da yarış başı 2000Euro gibi bir parayı gözden çıkarmak manasına geliyordu en son. Yakın zamanda neler oldu bilmiyorum.
Şu halde, bir yarış günü pistte olmak için hiçbir sebep yok, ve fakat, herhangi bir piste bir kere ayak basmış, o kokuyu almış biri için bunların da bir anlamı yok. Böyleyken böyle.
Şimdi -ya da bir saat önce- birisi bir biletle çıkıp gelseydi ve bu bilet bir F1 Türkiye GP bileti olsaydı, ve ana tribünden olsaydı, bilmiyorum gider miydim. Hani her şey hallolmuş, gidiş midiş dönüş, fakat bir yarışı bu kadar içindeyken bu kadar "dışından" takip etmek işime gelmezdi herhalde.
F1, pek de seyirci sporu değil. Hani, "Arabalar pistte vız vız dönüyor sen de bakıyorsun, bilmem ne anlıyorsun?" diyenlere verilecek pek bir cevabım yok ama "Arabalar önünden hayvan hızla geçip gidiyor, ne kadarını görebileceksin ki orada seyretmek istersin" diyeceklere verilecek cevabım, "haklısın" olur. Zira genellikle seyirci tribünleri güvenlik sebebiyle pistten oldukça uzağa konur, ve en yavaş geçilen noktalarda ve maksimum görüş alanı gözetilerek yerleştirilmiş olmalarına rağmen yine de pek az şey görülür. Atlanılan bir başka nokta da bu pistlerin çoğunda, seyirci tribünlerinin görebileceği yerlerde, yarışın takibine imkan veren büyük ekranlar olduğudur. Yani aynı zamanda televizyon görüntülerini ve sıralamayı da takip etmek mümkündür.
Peki, madem televizyondaki görüntüleri ve ilaveten uzaktan geçen birkaç arabayı göreceksek orada olmanın esprisi nedir? Cevap veriyorum, hiç... Zaten F1 organizatörlerinin bile önemsemediği bir güruhtur seyirci. Verdiği para piste gider, Bernie ve takımlar televizyon gelirlerini paylaşır. Bu sebepten, pist sahibinin sunduğu imkanların muhatabıdır seyirci. F1'de çoğu alana da giremediğinden, para harcadığı merchandise alanı hariç pek az yere girebilir. F1'i pistte adam gibi seyretmenin tek yolu pit alanlarını görmek, padokta -ve dolayısıyla- pistte her alanda gezebilmek, yarış seansları arasında garajlara yapılan gezilere katılabilmek, yani Padok Club biletlerine sahip olmaktır. O da yarış başı 2000Euro gibi bir parayı gözden çıkarmak manasına geliyordu en son. Yakın zamanda neler oldu bilmiyorum.
Şu halde, bir yarış günü pistte olmak için hiçbir sebep yok, ve fakat, herhangi bir piste bir kere ayak basmış, o kokuyu almış biri için bunların da bir anlamı yok. Böyleyken böyle.
Salı, Ağustos 14, 2007
yazmak istiyorum, devrik cümlelerle...
Kaynağı nedir acaba o hurafenin, "devrik cümlelerle yazarsan çocuğum, daha bir duygulu, daha bir derin olursun" diyenin... İstedikleri nedir acaba devrik cümlelerle yazanların, "akasya ağaçları vardı çocukluğumda, uzun uzadıya" diye ifade edenlerin. En basit cümleler, farklı mı görünüyordu acaba cümleler devrik olduğunda? Derin mi duruyordu duygular, öznesi sona saklandığında?
Allah cezamızı verecek ama dur bakalım ne zaman...
Allah cezamızı verecek ama dur bakalım ne zaman...
Pazartesi, Ağustos 13, 2007
bilim insanları
Gazetede bilim insanı, televizyonda bilim insanı, haberlerde onu bunu keşfeden, boyuna çalışan fedakar bilim insanları... Feministlerin haltetmesi midir, "politically correct" olabilme çabası mıdır nedir, bir "bilim insanları" geyiğidir gidiyor.Bizim bir zamanlar "bilim adamı" dediğimiz şey olsa gerek bu bilim insanı. Fakat böyle söyleyince tıpkı bir sevgi insanı, muhabbet insanı gibi; efendime söyleyeyim istasyon insanları, ve hatta "ben buyum" insanları gibi, bilim insanlarının da beraber anıldıkları iştigal konusu -yahut durum ve mekan- ile ilişkileri bizim yavşaklığımız ve yakıştırmamızın insafına kalmış oluyor -sanki.
Bilim adamı denilen şeyin bir ağırlığı vardı yahu, arkadaş hem "adam" olmuş, hem de adı "bilim" ile anılıyor... Bilim insanı ne peki? Adeta bir kanka geyiğinden, bir komşu teyze dedikodusundan alıntı: "Eh işte bizim Muharrem de bu işlere verdi kendini bilim insanı oldu artık keh keh"... Ne oldu peki "bilim adamı"na? Ya, biliyorum ben ne oldu. Bir geçiş dönemi vardı çünkü, "bilim adamları ve bilim kadınları" diye. Anlaşılan bilim ile uğraşan hanımlar kendilerine bilim adamı denmesini istemiyorlardı, "bilim camiası"ndan bahsedildiğinde kendilerinin adı ayrıca "bilim kadınları" olarak geçmez ise maazallah bilimsel çalışmalarının görmezden gelineceğini, statülerinin yok sayıldığını düşünüyorlardı. Erkek egemen bu dünyanın önemli alanlarından "bilim"e el attılar, adlarını da "bilim kadınları" olarak cümle aleme kabul ettirdiler ya, artık kimse onları görmezden gelemezdi. İşte çağlar boyu ezilmiş, horlanmış kadın, bugün bilim dünyasında kendine "adam" dedirtmeyerek baş kaldırıyor. İşte 2000li yıllar, işte kadınların milenyumu...
Artık bu "adam" kelimesinin mutlak maskülenliğine de kim karar verdiyse, tedavülden kalktı bilim adamları. Yerine cinsiyetsiz, ve de ciddiyetsiz bilim insanları geldi. Bilim insanı işte onlar, öyle uğraşıyorlar bilim filan, ellemiyoruz biz...
Bilim adamı denilen şeyin bir ağırlığı vardı yahu, arkadaş hem "adam" olmuş, hem de adı "bilim" ile anılıyor... Bilim insanı ne peki? Adeta bir kanka geyiğinden, bir komşu teyze dedikodusundan alıntı: "Eh işte bizim Muharrem de bu işlere verdi kendini bilim insanı oldu artık keh keh"... Ne oldu peki "bilim adamı"na? Ya, biliyorum ben ne oldu. Bir geçiş dönemi vardı çünkü, "bilim adamları ve bilim kadınları" diye. Anlaşılan bilim ile uğraşan hanımlar kendilerine bilim adamı denmesini istemiyorlardı, "bilim camiası"ndan bahsedildiğinde kendilerinin adı ayrıca "bilim kadınları" olarak geçmez ise maazallah bilimsel çalışmalarının görmezden gelineceğini, statülerinin yok sayıldığını düşünüyorlardı. Erkek egemen bu dünyanın önemli alanlarından "bilim"e el attılar, adlarını da "bilim kadınları" olarak cümle aleme kabul ettirdiler ya, artık kimse onları görmezden gelemezdi. İşte çağlar boyu ezilmiş, horlanmış kadın, bugün bilim dünyasında kendine "adam" dedirtmeyerek baş kaldırıyor. İşte 2000li yıllar, işte kadınların milenyumu...
Artık bu "adam" kelimesinin mutlak maskülenliğine de kim karar verdiyse, tedavülden kalktı bilim adamları. Yerine cinsiyetsiz, ve de ciddiyetsiz bilim insanları geldi. Bilim insanı işte onlar, öyle uğraşıyorlar bilim filan, ellemiyoruz biz...
Pazartesi, Temmuz 30, 2007
Çarşamba, Temmuz 04, 2007
resim.kayıt.
Bir de geçmişteki kendine üzülürsün işte, eski fotoğraflarda kendini görürsün; mendil satan çocuk görmüş gibi için burkulur. "Neler düşünüyordum o zamanlar" dersin, "Nelere üzülüyormuşum be!"... Neler ümit ettiğini de düşünürsün, o tarihte ümit ettiğin çok şeyin olup olmadığı bellidir artık, çoğu da olmamıştır zaten. Ona da üzülürsün.
Fotoğraftaki sen, aradan geçen zamanda olan biteni görmemiş, daha mutlu bir sendir. En azından, mutlu olması gereken, öyle olmasını dilediğin sendir. Öyle olmayışına da üzülürsün. Üzülme... Buraya bir resim koyuyorum bak, iyiyim hem, üzülme. Daha çok üzecekler seni de, beni de. Şimdi değil. Ağlama. Tamam.
Fotoğraftaki sen, aradan geçen zamanda olan biteni görmemiş, daha mutlu bir sendir. En azından, mutlu olması gereken, öyle olmasını dilediğin sendir. Öyle olmayışına da üzülürsün. Üzülme... Buraya bir resim koyuyorum bak, iyiyim hem, üzülme. Daha çok üzecekler seni de, beni de. Şimdi değil. Ağlama. Tamam.
Salı, Nisan 17, 2007
Çarşamba, Nisan 04, 2007
anlatmak zor
Şimdi tarifi zor bir şeyi tarif etmeyi deneyeceğim. Yazmadan evvel bunu hiç düşünmedim ki, alabildiğine rastgele bir tarif olabilsin.
Elimde 400gr. bir çikolata paketi var. 40 adet kareye bölünmüş, fakat bölüm yerleri öyle belirsiz ki karelerin arası kırmak için fazlasıyla kalın kalıyor (7-8mm civarı). Hele elde kalan parça ufaksa -mesela iki sırayı birbirinden ayırmaya çalışıyorsam- elimin uyguladığı kuvvet, moment yetmezliğinden o kalın bölgeyi ayıramıyor. Daha da kuvvetle başparmaklarımı bastırıyorum kırmak için, bu esnada işaret parmakları parçayı iki alt yandan tutuyor ve kalan parmaklar da zeminde duruyor. En nihayetinde çikolatanın direncini kırıp iki sırayı birbirinden ayırdığımda öyle bir kuvvet uygulamış oluyorum ki ayrılan parçalar ben ayrılmanın idrakine varıncaya kadar uzayda -hızla- bir süre daha yol alıyor. Ne kadar? Zeminde duran parmaklarımla karşılaşıp duruncaya kadar.
Şimdi, normal kuvvetle ayrılabilecek çikolata parçaları, -kuvvetin de az olmasından dolayı- bu idrak süresinde daha az yol alır. Çoğu zaman da zeminde duran parmaklara çarpmadan dururlar. Çarpsalar bile, yaptıkları tahribat azdır. Fakat bu, uygulanan kuvvetten başı dönmüş çılgın çikolata parçaları, ayrılma pozisyonundan dolayı yere ilk varan taraf olan kenarları ile öyle bir çarptılar ki parmaklarıma, parmak uçlarım darbe ile kızarıp ısındılar. Bense çikolata yemekten çok inada dönmüş duygularımın coşkusuyla sessizce "ananıss..." diye inledim.
Eğer bunu tarif edebildiysem sanırım diğerini de edebilirim. Deneyelim. Beklemediğim bir postanın haberini alıyorum, acaba nedir nedir diye eve gidip bir bakıyorum ki kaybettiğim roll sayısı büyükçe bir zarfın içinde duruyor. Daha da güzeli, içinden mektuplar çıkıyor. Mektup almayalı çok olmuştu, sonra, bu başka bir his... Bilemedim ki, şaşırdım kaldım. Alışkın değilim böyle şeylere, müdahalem olmadan gelişen güzel bir şeylere, önemsenmeye filan... Ne diyeyim, sevenleriniz önemseyenleriniz çok olsun. Bir ömür boyu düşmanlarınız çatlasın.
Yine tarif edemedim dimi?
Elimde 400gr. bir çikolata paketi var. 40 adet kareye bölünmüş, fakat bölüm yerleri öyle belirsiz ki karelerin arası kırmak için fazlasıyla kalın kalıyor (7-8mm civarı). Hele elde kalan parça ufaksa -mesela iki sırayı birbirinden ayırmaya çalışıyorsam- elimin uyguladığı kuvvet, moment yetmezliğinden o kalın bölgeyi ayıramıyor. Daha da kuvvetle başparmaklarımı bastırıyorum kırmak için, bu esnada işaret parmakları parçayı iki alt yandan tutuyor ve kalan parmaklar da zeminde duruyor. En nihayetinde çikolatanın direncini kırıp iki sırayı birbirinden ayırdığımda öyle bir kuvvet uygulamış oluyorum ki ayrılan parçalar ben ayrılmanın idrakine varıncaya kadar uzayda -hızla- bir süre daha yol alıyor. Ne kadar? Zeminde duran parmaklarımla karşılaşıp duruncaya kadar.
Şimdi, normal kuvvetle ayrılabilecek çikolata parçaları, -kuvvetin de az olmasından dolayı- bu idrak süresinde daha az yol alır. Çoğu zaman da zeminde duran parmaklara çarpmadan dururlar. Çarpsalar bile, yaptıkları tahribat azdır. Fakat bu, uygulanan kuvvetten başı dönmüş çılgın çikolata parçaları, ayrılma pozisyonundan dolayı yere ilk varan taraf olan kenarları ile öyle bir çarptılar ki parmaklarıma, parmak uçlarım darbe ile kızarıp ısındılar. Bense çikolata yemekten çok inada dönmüş duygularımın coşkusuyla sessizce "ananıss..." diye inledim.
Eğer bunu tarif edebildiysem sanırım diğerini de edebilirim. Deneyelim. Beklemediğim bir postanın haberini alıyorum, acaba nedir nedir diye eve gidip bir bakıyorum ki kaybettiğim roll sayısı büyükçe bir zarfın içinde duruyor. Daha da güzeli, içinden mektuplar çıkıyor. Mektup almayalı çok olmuştu, sonra, bu başka bir his... Bilemedim ki, şaşırdım kaldım. Alışkın değilim böyle şeylere, müdahalem olmadan gelişen güzel bir şeylere, önemsenmeye filan... Ne diyeyim, sevenleriniz önemseyenleriniz çok olsun. Bir ömür boyu düşmanlarınız çatlasın.
Yine tarif edemedim dimi?
Pazartesi, Mart 26, 2007
impossible is nothing
Lionel Messi ile bir adidas reklamı.
http://www.youtube.com/watch?v=CIPxC5w1tsg
2006 Dünya Kupası'nı hiç unutmayacağız Messi. Ne kadar skinde olur bilmem ama olur da görürsün diye na buraya yazıyorum.
http://www.youtube.com/watch?v=CIPxC5w1tsg
2006 Dünya Kupası'nı hiç unutmayacağız Messi. Ne kadar skinde olur bilmem ama olur da görürsün diye na buraya yazıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
