Bütün bu konuşmalar, iletişim, alışveriş, fikir akışı ne işe yarıyor?
Onlarca insanın arasında, ama her birinin arasındaki iletişim, ortaya koyduklarını biriktiren bir bulut olsun. Yüzlerce insanın, onların kombinasyonlarının, yüzlerce bulutu. Binlerce insanın, fikir birikiminin ve aktarabildiklerinin tutulduğu bulutlar olsun. Zeka saçsınlar, çılgın argümanlar geliştirip çok canlı fikirler oluştursunlar. Bulutların zenginliği insanları birbirine bağlasın, bir bulutun güzelliği oraya başkalarını çeksin. Fikirler aksın, çeşitlilik, bilgelik oluşsun. Bulutların birer izdüşümü de hafızalarda bulunsun; artık izdüşebildiği kadar.
Sonra?
Önümden akıp giden argümanlara müdahale edemiyorum bile. Halbuki öyle değil, halbuki eksik, biliyorum ki bir şeyler eksik. O akanı besleyen başka şeyler var, o çok saçma bulduğun şeyin bir sebebi var, ben bunu biliyorum. Bir sebebi olduğunu da, çoğu zaman o sebebi de. Ama sana söylemeyi, toplayıp tek yönden akıtmaya başladığın mainstream'e o diğer tali "stream"leri eklemeyi gereksiz buluyorum. Sen tek bir fikri oluşturup anlatırken ben o tekten fazlasını düşünüp toplayıp bir de sana anlatmalıyım çünkü. Hem düşünüp sıraya sokacağım, hem de bir hikaye haline getirip ifadelerini düzenleyeceğim. Peki anlattığımda ne olacak? Bu anlatım sana, bana ne katacak? Dünyalar kadar fikirler çıkardım yalan yanlış, dünyalar kadar bulutlar doldurdum, dünyalar kadar argümanlar yarıştırdım, yazdım-çizdim-anlattım-dinledim-düşündüm, zihin jimnastiği yaptım, ne işime yaradı?
Her şeyi bildiğimi iddia etmiyorum, aslında çok az şey bilirim.
Çok az şey hakkında konuşabilirim.
Çok az şey bildiğimi de, çok konuda azar azar bilmenin utanç verici olduğunu da bilirim.
Ama sıra "dolu" şeyler, fikir bulutları oluşturmaya gelince yokum. Gündelik konuşmalar, laf olsun diye, aslında düşünmeden öylece gidebiliyor - kime neden kızmışım, bilmemne marka ne de zevksiz, bu ayakkabılar çok eskimiş gibi. Düşünmek "düşünmeyeyim" diyerek durdurulabilecek bir şey değil tabii ki, ama o bir köşede akıp giderken onu yüzeye taşımak, açığa çıkarmakta yokum. Onu bir konuşma haline getirmek boş iş adeta. Ne kadar bildiğimi mi ispat edeceğim? Fikrimi belirtince, akıl yürütünce hayranlık mı uyandıracağım, saygı mı kazanacağım? Tek bir yönden gelerek akıl yürütmeyi becerebiliyor muyum ki? Yürüttüğüm bütün akılları etrafa saçıp bulutlara doldurduğumda, zihinlere izdüştüğümde ne olacak?
Bugüne kadar ne oldu?
Bugün konuşmam için bir sebep var mı?
Cumartesi, Eylül 20, 2008
Perşembe, Ağustos 21, 2008
tipitip
Laf gelir, adam ağzını açıp fikir yumurtlayacaksa illa bir "Seksenlerin apolitik gençliği" teranesi okur. Şarttır, sosyolojik tespit yapacak çünkü.
Seksenlerde doğmuş, ya da çocukmuşlar son on senedir bu dallamanın "gençlik" derken kastettiği kitleyi oluşturuyor. Apolitik dediği de, politik değil, siyasi görüşü yok ya da açık etmiyor, saçma salak protesto olayına karışmıyor, eyleme filan gidip kendini rezil etmiyor, bu. Ama bizimki her nasılsa bu "apolitik" diye etiketlediği, tepeden baktığı topluluğu "fikirsizlik"le itham ediyor gizliden. Açıktan dese olmaz sinsi gibi sokuşturuyor bunu, ben anlıyorum. Gençlik de çok alınıyor ki bu duruma, son günlerde çok hareketli. Bir politiklikler, protestolar, eylemler... 68 romantizmi de yavaştan yayılıyor ortalığa, tohumlar atıldı. Rock alemi şenlendi, herkes rocker olup alayına isyan peşinde. Şekilde süperiz, bitliyiz, sarhoşuz, asiyiz. Bilip bilmeden konuşmakta üstümüze de yok. Birkaç sene sonra bünyeler romantizme doydu mu 68 ruhu geri gelecek. Milenyumun ilk 68 hayaleti, biraz yoz, biraz da kof, ama o kadar olur...
Şimdi sen bir gençlik olarak içinde bulunduğun "gençlik" topluluğuna bakıp "ıyy apolitik salaklar, ben düşünüyorum ve şu an eyleme gidiyorum tamam mıaa" dediğin vakit kendi içinde bir devrim başlatıyorsun ama azıcık okusan anlayacaksın ki insanoğlu hem birey hem topluluk olarak bu evrim/devrimden defalarca geçti, sonuncusu yıllar önceydi.
Fikrini çemkirerek belirtme genç, adam ol, fikir sahibi olduğunu biz anlarız.
Takım tutar gibi fikir adamı tutma genç, oku, anla. Sessizce takdir et.
Kendini asi ya da farklı sanma genç, sex/drugs/rock'n roll bunlar keşfedildi daha önce.
Çalıntı lafla espri olmaz genç, fikir de olmaz. Okuduğunu sindir.
Seviştiğini herkese bağırma genç, uyuyan var.
Bir de yaşın geçmiş genç, sana genç diyorum, lafın gelişi.
Seksenlerde doğmuş, ya da çocukmuşlar son on senedir bu dallamanın "gençlik" derken kastettiği kitleyi oluşturuyor. Apolitik dediği de, politik değil, siyasi görüşü yok ya da açık etmiyor, saçma salak protesto olayına karışmıyor, eyleme filan gidip kendini rezil etmiyor, bu. Ama bizimki her nasılsa bu "apolitik" diye etiketlediği, tepeden baktığı topluluğu "fikirsizlik"le itham ediyor gizliden. Açıktan dese olmaz sinsi gibi sokuşturuyor bunu, ben anlıyorum. Gençlik de çok alınıyor ki bu duruma, son günlerde çok hareketli. Bir politiklikler, protestolar, eylemler... 68 romantizmi de yavaştan yayılıyor ortalığa, tohumlar atıldı. Rock alemi şenlendi, herkes rocker olup alayına isyan peşinde. Şekilde süperiz, bitliyiz, sarhoşuz, asiyiz. Bilip bilmeden konuşmakta üstümüze de yok. Birkaç sene sonra bünyeler romantizme doydu mu 68 ruhu geri gelecek. Milenyumun ilk 68 hayaleti, biraz yoz, biraz da kof, ama o kadar olur...
Şimdi sen bir gençlik olarak içinde bulunduğun "gençlik" topluluğuna bakıp "ıyy apolitik salaklar, ben düşünüyorum ve şu an eyleme gidiyorum tamam mıaa" dediğin vakit kendi içinde bir devrim başlatıyorsun ama azıcık okusan anlayacaksın ki insanoğlu hem birey hem topluluk olarak bu evrim/devrimden defalarca geçti, sonuncusu yıllar önceydi.
Fikrini çemkirerek belirtme genç, adam ol, fikir sahibi olduğunu biz anlarız.
Takım tutar gibi fikir adamı tutma genç, oku, anla. Sessizce takdir et.
Kendini asi ya da farklı sanma genç, sex/drugs/rock'n roll bunlar keşfedildi daha önce.
Çalıntı lafla espri olmaz genç, fikir de olmaz. Okuduğunu sindir.
Seviştiğini herkese bağırma genç, uyuyan var.
Bir de yaşın geçmiş genç, sana genç diyorum, lafın gelişi.
Pazartesi, Ağustos 04, 2008
mutluluk budalası
Masalın bana bir zararı yok...
Güzel olsun, başı - sonu - ortası tutarlı olsun, yeter. Kimin masalı olduğu da farketmez. Aslında farkeder, ama farketmez. Rollerini iyi oynasınlar, masalı güzel kılsınlar, ben onu izlemesini bilirim nasıl olsa. Göremediğim yerleri de tamamlarım, hatta elimde olsa veririm senaryoyu oynarlar. Bazen orada bir köşede oturmak isterim, masalın içinde, ama uzaktan bakarım. Size görünmek istemem, ayrı kapılardan girer ayrı kapılardan çıkarız. Bu masalın aslı aynı, ama hepimize bakan tarafı farklıdır. Aslında gördüklerimi bir göstersem çok beğenirler, çünkü ben hep güzel masallar yazarım. Hepiniz mutlu olun isterim.
Mutlu geceler.
Güzel olsun, başı - sonu - ortası tutarlı olsun, yeter. Kimin masalı olduğu da farketmez. Aslında farkeder, ama farketmez. Rollerini iyi oynasınlar, masalı güzel kılsınlar, ben onu izlemesini bilirim nasıl olsa. Göremediğim yerleri de tamamlarım, hatta elimde olsa veririm senaryoyu oynarlar. Bazen orada bir köşede oturmak isterim, masalın içinde, ama uzaktan bakarım. Size görünmek istemem, ayrı kapılardan girer ayrı kapılardan çıkarız. Bu masalın aslı aynı, ama hepimize bakan tarafı farklıdır. Aslında gördüklerimi bir göstersem çok beğenirler, çünkü ben hep güzel masallar yazarım. Hepiniz mutlu olun isterim.
Mutlu geceler.
Perşembe, Temmuz 31, 2008
sebepsiz
Yeri geldiğinde mesele kan davası dahi olsa affetmek, unutmak mümkün. Belki affetmek mümkün ama unutmak değil, meselenin büyüklüğüne göre değişir. Yani husumete bir sebep olsun, yeter.
Sebepler önemlidir, aklımız, kavrayışımız sebepler sayesinde işler. Sebeplerle izah edebildiklerimizi anlar ve önlem alırız; ya da önemsiz olduklarına hükmeder geride bırakırız. İki kişi, iki grup arasına giren şeyin ne olduğunu bilmek/belirlemek bu yüzden önemlidir. Çünkü işleri düzeltmek için anlamaya, anlamak için sebeplere ihtiyaç duyarız. Düzeltesimiz yoksa tavrımızı devam ettirmek, bunu kendimize açıklamak için de bir sebep ararız.
Barışmak isteyen diğerine sebeple gitmeli, sebep olan halledilip barış temin edilebilsin diye. Ama ortada bir sebep yoksa, bilinsin ki o yakınlığı tesis etmenin imkanı da yoktur. Anlaşılır cinsten bir kazık, affedilir cinsten bir suç, açıklanabilir cinsten bir kaza aranmasın; sebep yoksa, barış da yok.
Sebepler önemlidir, aklımız, kavrayışımız sebepler sayesinde işler. Sebeplerle izah edebildiklerimizi anlar ve önlem alırız; ya da önemsiz olduklarına hükmeder geride bırakırız. İki kişi, iki grup arasına giren şeyin ne olduğunu bilmek/belirlemek bu yüzden önemlidir. Çünkü işleri düzeltmek için anlamaya, anlamak için sebeplere ihtiyaç duyarız. Düzeltesimiz yoksa tavrımızı devam ettirmek, bunu kendimize açıklamak için de bir sebep ararız.
Barışmak isteyen diğerine sebeple gitmeli, sebep olan halledilip barış temin edilebilsin diye. Ama ortada bir sebep yoksa, bilinsin ki o yakınlığı tesis etmenin imkanı da yoktur. Anlaşılır cinsten bir kazık, affedilir cinsten bir suç, açıklanabilir cinsten bir kaza aranmasın; sebep yoksa, barış da yok.
Pazar, Temmuz 13, 2008
içten pazarlıklı b planı
Bir işe kalkışırken her zaman bir b planın olsun.
Çok sevdiğin ve güvendiğin birisiyle iş kurdun diyelim. Bütün paranı ona yatırma mesela. Adam iki gün sonra kalkıp "hacı olmuyo yeaaa bırakıyorum ben" dediği zaman ne halt edeceğin belli olsun. "Ben öyle adamlarla iş kurmam" deme, her kim ki insanları tanıdığını sanır, o ziyandadır.
Sevgili yaptın diyelim. Arkadaşlarınla görüşmeyi kesme. Kendileri bugün "şununla görüşme, bunu sevmedim" der ama bir zaman sonra o gider, baki kalan arkadaşlardır. Ortada kalma. "Aşk, sevgi, bunlar güvenle olur" deme, "Ben sana güvendim" deyince kimse seni terketmekten vazgeçmez.
Her yere beraber gittiğin, şeyi beraber yaptığın, en iyi arkadaşın var diye başkalarını aramamazlık etme. İki gün sonra aranız bozulur, kimi arayacağını şaşırırsın. Bağını koparma.
Bir şeye kızıp, emek vererek hasıl ettiğin bir değeri yok etme. Ediyorsan da dönüşü olmaz bir tahribat yapma. İlla tahrip edeceksen yerine geçecek başka bir şey hasıl et. Özlersin, ihtiyaç duyarsın.
B planın olmadan yaptığın her iş, sana bir zavallılık olarak geri dönebilir. Yoluna devam etmeyi bil, tali yolları aklında tut. Birilerinin arkasından bakıp "O yoluna devam etti" deme. Yoluna devam eden ol.
Çok sevdiğin ve güvendiğin birisiyle iş kurdun diyelim. Bütün paranı ona yatırma mesela. Adam iki gün sonra kalkıp "hacı olmuyo yeaaa bırakıyorum ben" dediği zaman ne halt edeceğin belli olsun. "Ben öyle adamlarla iş kurmam" deme, her kim ki insanları tanıdığını sanır, o ziyandadır.
Sevgili yaptın diyelim. Arkadaşlarınla görüşmeyi kesme. Kendileri bugün "şununla görüşme, bunu sevmedim" der ama bir zaman sonra o gider, baki kalan arkadaşlardır. Ortada kalma. "Aşk, sevgi, bunlar güvenle olur" deme, "Ben sana güvendim" deyince kimse seni terketmekten vazgeçmez.
Her yere beraber gittiğin, şeyi beraber yaptığın, en iyi arkadaşın var diye başkalarını aramamazlık etme. İki gün sonra aranız bozulur, kimi arayacağını şaşırırsın. Bağını koparma.
Bir şeye kızıp, emek vererek hasıl ettiğin bir değeri yok etme. Ediyorsan da dönüşü olmaz bir tahribat yapma. İlla tahrip edeceksen yerine geçecek başka bir şey hasıl et. Özlersin, ihtiyaç duyarsın.
B planın olmadan yaptığın her iş, sana bir zavallılık olarak geri dönebilir. Yoluna devam etmeyi bil, tali yolları aklında tut. Birilerinin arkasından bakıp "O yoluna devam etti" deme. Yoluna devam eden ol.
Cuma, Nisan 18, 2008
bilemedim
Birisine bilerek ve isteyerek zarar vermek mi kötüdür, yoksa bilmeden yahut istemeyerek zarar vermiş olmak mı?
Salı, Nisan 08, 2008
zavallılık
Kendi acılarını anlatarak takdir ve ilgi beklemekten daha çirkin bir şey varsa, o da başkalarının acılaryla reklam yapmaya çalışmaktır.
Salı, Mart 25, 2008
emo kafası
Maziye bir dönüp bakarsan görürsün ki... Eah, ne mazisi yahu? Emo dediğinin mazisi mi olur? Herif en yakın mazisinde portakalda vitamindi...
O zaman maziye bakmadan şöyle etrafa sağlı sollu bakarsan görürsün ki herkes sensiz mutlu. Sen gidince yüzlerine kan gelmiş adeta, adama benzemişler üstelik. Bir tek sen değilsin mutlu, sensiz değilsin çünkü. Ünlü bir Türk düşünürünün de dediği gibi, "nereye gidersen git, kendini de götürürsün yanında."
Bunun adı emo kafası, kafanın dışı da, içi de bir.
O zaman maziye bakmadan şöyle etrafa sağlı sollu bakarsan görürsün ki herkes sensiz mutlu. Sen gidince yüzlerine kan gelmiş adeta, adama benzemişler üstelik. Bir tek sen değilsin mutlu, sensiz değilsin çünkü. Ünlü bir Türk düşünürünün de dediği gibi, "nereye gidersen git, kendini de götürürsün yanında."
Bunun adı emo kafası, kafanın dışı da, içi de bir.
Pazartesi, Mart 24, 2008
garip
Sağda solda internetin pek yaygın olmadığı, öyle sınırsız sonsuz seçeneklerinin bulunmadığı zamanları hatırlatan şeyler gördükçe zihnimde bir şeyler canlanıyor. Sahne desem değil, durum desem sanki o da değil. Kokuların çağrıştırdığı cinsten, bir çeşit imgeler hücumu galiba.
Bir kere eski zamanlar... Kişisel tarihimden dışarıya çıkamıyorum maalesef burda, o kadar evrensel düşünemeyeceğim. Şu kadar eski zamanlar; okulun belli bir saatte bittiği ve sınavlara bir gece önceden çalışılabildiği, "sorumluluk"un ödevden ibaret olduğu kadar.
Kişisel tarih filan dedim de, bahsettiğim zamanlar lise zamanlarına tekabül ediyor ama benim hiç okuldan eve geldiğim bir lise tarihim olmadı. Olsun isterdim. Ortaokul zamanlarından yardım alarak geliştirdiğime göre, hayalgücümün de yardımıyla şöyle bir sahne; son ders biteli yarım saat-bir saat olmuş, formanın çıkarılmasıyla o gün okula dair (ve aynı zamanda hayatın o devresinde sorumluluğa dair) her şey geride kalmıştır. Odaya girilir, küçük dünyaya dalınır. Bu küçük dünyanın merkezinde bazen kitaplar, bazen dergiler, bazen de internete kısa ve kıymetli sürelerle bağlanan bir bilgisayar vardır. İçerde hava, dışarıya göre serindir, çünkü dışarda ikindi güneşi varken pencereyi açınca odaya aydınlık bir rüzgar eser. Pencereler açılır, biraz sonra hava hala kararmamış fakat serinlemiştir, perdeler havalanır. Fonda o rüzgar varsa, akşam yemeğine kadar keşfedilen her şey tatlı, öğrenilen her şey kalıcıdır. Bunlar da bir nevi çalıntı zamanlardır, akşam yemeğinden sonra oturulacak ödeve kadar, keyif veren şeylere ayrılmış kıymetli vakittir.
İnternete dair ilk parçaları ve bilgisayara dair güzel şeyleri, ilk "bir kitap okudum hayatım değişti"leri ve yeni olan her şeyi keşfettiğim zamanların böyle bir yerde geçmesini isterdim. Şimdi buradan durup bakınca, o zamanlar o yaşlarda olup buna benzer bir ortamda geliştirilmiş şeylere referans veren her türlü içerik bana böyle bir "esinti" getiriyor. Bu da içinde hiç kıskançlık olmayan bir özenti, gerçekleşmemiş bir dilek oluyor.
Bir "ev"e dair ikinci dileğimdir bu.
Bir kere eski zamanlar... Kişisel tarihimden dışarıya çıkamıyorum maalesef burda, o kadar evrensel düşünemeyeceğim. Şu kadar eski zamanlar; okulun belli bir saatte bittiği ve sınavlara bir gece önceden çalışılabildiği, "sorumluluk"un ödevden ibaret olduğu kadar.
Kişisel tarih filan dedim de, bahsettiğim zamanlar lise zamanlarına tekabül ediyor ama benim hiç okuldan eve geldiğim bir lise tarihim olmadı. Olsun isterdim. Ortaokul zamanlarından yardım alarak geliştirdiğime göre, hayalgücümün de yardımıyla şöyle bir sahne; son ders biteli yarım saat-bir saat olmuş, formanın çıkarılmasıyla o gün okula dair (ve aynı zamanda hayatın o devresinde sorumluluğa dair) her şey geride kalmıştır. Odaya girilir, küçük dünyaya dalınır. Bu küçük dünyanın merkezinde bazen kitaplar, bazen dergiler, bazen de internete kısa ve kıymetli sürelerle bağlanan bir bilgisayar vardır. İçerde hava, dışarıya göre serindir, çünkü dışarda ikindi güneşi varken pencereyi açınca odaya aydınlık bir rüzgar eser. Pencereler açılır, biraz sonra hava hala kararmamış fakat serinlemiştir, perdeler havalanır. Fonda o rüzgar varsa, akşam yemeğine kadar keşfedilen her şey tatlı, öğrenilen her şey kalıcıdır. Bunlar da bir nevi çalıntı zamanlardır, akşam yemeğinden sonra oturulacak ödeve kadar, keyif veren şeylere ayrılmış kıymetli vakittir.
İnternete dair ilk parçaları ve bilgisayara dair güzel şeyleri, ilk "bir kitap okudum hayatım değişti"leri ve yeni olan her şeyi keşfettiğim zamanların böyle bir yerde geçmesini isterdim. Şimdi buradan durup bakınca, o zamanlar o yaşlarda olup buna benzer bir ortamda geliştirilmiş şeylere referans veren her türlü içerik bana böyle bir "esinti" getiriyor. Bu da içinde hiç kıskançlık olmayan bir özenti, gerçekleşmemiş bir dilek oluyor.
Bir "ev"e dair ikinci dileğimdir bu.
Salı, Mart 11, 2008
unutmadan
"Hayattan insan çıkarmak" diye bir şey vardır, cafcaflı söz meraklıları kullanmaya pek bayılır; "ben hayatımdan çok insan çıkardım". Bir yapana sormak lazım, hayattan insan çıkarmak telefon rehberinden bir numara silmekten ne kadar fazla? Ya da, telefon rehberinden bir numara siler gibi bir hayatın bir başka hayattaki izlerini yok etmek mümkün mü?
Unutmak büyük nimet, tabii kullanması bilinirse. Asla bir sihirli değnek değil; çare ama, kolay ve bedelsiz de değil. Hayattan insan çıkarmak, unutmaya karar vermek ve uygulamaya başlamak olsa gerek. Netice itibariyle de izlerin derinliğine, çokluğuna göre değişecek bir süre sonunda, bir kişiden "arınmak" demek. Tek bir kontrol edilemez tarafı var ki, o da hayattan çıkarılan kişinin hayatında edinilmiş yer...
Buradan bakılınca, hayattan insan çıkarmak, bir hayattan çıkmaya göre çok daha kolay. Herhangi bir kimse, rehberden numara silmekle başlayıp, birtakım eşya atmakla, uzakta geçirilen bir süreyle hayattan çıkarılabilirken, bir başka hafızadan çıkıp gitmek, kontrol sahibi olunmayan bir yerle alakalı şımarıkça isteklerde bulunmak, bildiğimiz dünyanın kanunlarına baş kaldırmaktır.
Unutmaktan daha zor bir şey varsa, o da unutulmak. Elde değil çünkü.
Halbuki ben, bazı hayatlardan çıkmak istiyorum. Aldıklarımı geri verip, verdiklerimi almak, hesabın altına bir çizgi çekip dipte bucakta sinmiş kokuları dahi yok etmek ve çekip gitmek istiyorum.
Yakmaktan, yıkmaktan, kırıp dökmekten, kapıları çarpmaktan çekinecek değilim.
Bildiğimiz dünyanın kanunlarına baş kaldırarak ve şımarıkça istiyorum bunu.
Unutmak büyük nimet, tabii kullanması bilinirse. Asla bir sihirli değnek değil; çare ama, kolay ve bedelsiz de değil. Hayattan insan çıkarmak, unutmaya karar vermek ve uygulamaya başlamak olsa gerek. Netice itibariyle de izlerin derinliğine, çokluğuna göre değişecek bir süre sonunda, bir kişiden "arınmak" demek. Tek bir kontrol edilemez tarafı var ki, o da hayattan çıkarılan kişinin hayatında edinilmiş yer...
Buradan bakılınca, hayattan insan çıkarmak, bir hayattan çıkmaya göre çok daha kolay. Herhangi bir kimse, rehberden numara silmekle başlayıp, birtakım eşya atmakla, uzakta geçirilen bir süreyle hayattan çıkarılabilirken, bir başka hafızadan çıkıp gitmek, kontrol sahibi olunmayan bir yerle alakalı şımarıkça isteklerde bulunmak, bildiğimiz dünyanın kanunlarına baş kaldırmaktır.
Unutmaktan daha zor bir şey varsa, o da unutulmak. Elde değil çünkü.
Halbuki ben, bazı hayatlardan çıkmak istiyorum. Aldıklarımı geri verip, verdiklerimi almak, hesabın altına bir çizgi çekip dipte bucakta sinmiş kokuları dahi yok etmek ve çekip gitmek istiyorum.
Yakmaktan, yıkmaktan, kırıp dökmekten, kapıları çarpmaktan çekinecek değilim.
Bildiğimiz dünyanın kanunlarına baş kaldırarak ve şımarıkça istiyorum bunu.
Pazartesi, Mart 03, 2008
su sızıyor
Kadın elinden çıkma yazılarda kadın sorunlarına kadınca bakışlardan, üçüncü sayfa haberlerindeki istismar edilen kadının çığırtkanlığının yapılmasından, "türban" meselesine "modern kadın" gözüyle bakıştan baydım feci. Kadın duygularınıza, erkek oluş halinize dokunmadan bir insan olsanız iki dakka, evvela vicdan organlarınızı yoklasanız da öyle konuşsak, gerisi ufak bir ayrım.
***
Yazsam yazsam hiç anlaşılmasa, kelimeleri dizsem dizsem rastgele, o da benim dünyam olsa. Alabildiğine soyut bir anlatımı benimsesem, bir gün muhayyileden, diğer gün pantolonlu buluttan dem vursam. Öyle yapıyorlar bazen, kim anlıyor, kime anlatılıyor bilmiyorum, bana değil herhalde.
***
Bunaldıkça kaçacak delik arayanlar er geç ana rahmini keşfedecekler. Hep vardı gerçi ama, yeniden trend olacak görürsün. O vakte kadar bir şirket kurup ana rahmine günübirlik seferler düzenleyelim diyorum, ha Muhsin?
***
Babaannemin 15 sene öncesine kadar peynir suyu süzdüğü kesenin yıkanmış ama çıkmamış kokusu, eve sinmiş yoğurt, peynir, serin serin kap kacak kokusunun, arka odaların havasının sokak ortasında ne işi var? Bu da mı rutubet ulan?
***
Düşün taşın, tart biç, en sonunda elindeki teraziden şüphe eder hale geldin. Varoluşsal birtakım fikirlerle dertlendin, pekiyi kredi kartının limiti TopShop'ta bitince dertlenenden daha fazla bir katkın mı oldu dünyaya? Ne bağırıyorsun o zaman?
***
Eskiden soyut ve somut ayrımı böyle kolaydı; duyularla algılayabildiklerimiz somut, algılayamadıklarımız soyut. Prefrontal korteks bir duyu organı değildir, hayır. Kıskançlık soyuttur. Artık o kadar kolay değil, ağaç mesela, soyut. Ne ağacı? Meşe ağacı. Meşe ağacı somut, en az meşe odunu kadar, somut, ve budaklı.
Perşembe, Şubat 28, 2008
ah bu şarkıların gözü kör olsun
İki hafta kadar evvel mtv'de rastladım bir videoya, nip/tuck tadındaki vitrin mankenleri dikkatimi çekti dekor arasında. Evet evet, bu video dikkatimi celbetmişti, sonuna kadar seyrettim. Kimdir bu işin sorumluları merak ettim, gösteriden sonra kulise gidip ellerini sıkmak istedim.
Cinema Bizarre adlı bir grupmuş bunlar. Şarkının ismi de Lovesongs (They Kill Me). Mevzubahis video şu linkte;
http://www.youtube.com/watch?v=NbhuvD8DSW0
Birkaç gün sonra hala unutmadığımı farkedip bunda bir alamet olmalı diyerek, evvela şu videoyu bir daha seyredeyim dedim. Akabinde bunlar yeni bir grup mu, eski mi, underground mu, yoksa bir başka tarzdan bu hale prodüktör marifetiyle mi gelmişler, efendime söyleyeyim grup elemanları reşit mi, bu aktivite çocuk istismarına girer mi gibi sorular zihnimde dolaşmaya başladı. Bunları tek bir şarkıdan anlayabilmek mimkin değildi, böylece ufak çaplı bir araştırmaya giriştim.
Araştırmalarım neticesinde Almanya kökenli, profesyonelce "produce" edilmiş süper bir gösteri grubu oldukları kanaatine vardım. Yine de kendilerine "hıh" deyip geçemiyor, haklarında daha çok bilgi sahibi olmayı manyakça istiyordum. Güzel tasarlanmış web sitelerinin Almanca oluşuna tilt olmuş da olsam haklarında materyal aramaktan vazgeçemedim. Gösterdiğim alaka beni de şaşırtmıştı, "Bu teenage grupları piyasası takip edilmez oldu hacı, sevmiyorum, tiksiniyorum" laflarından sonra, "bu eller... bu eller artık bir işe yaramaz" deyip de iş başına geri dönmek gibi, ve dahi yeniden aşık olmak gibiydi.
Tarzlarının rock iddiasında olduğunu sanıyorum. Benzer şekilde "produce" edilmiş (kötü bir tabir ama yapılmış mı demeliyim, yapımlandırılmış diye element mi uydurmalıyım bilmiyorum.) diğer grupları gözlerimde tomurcuk yaşlarla, dün-bugün-yarın tripleriyle hatırladım sayelerinde. Mesela bir HIM vardı, şu videoyu hatırlayalım:
http://www.youtube.com/watch?v=7k1z5M3BDZo
HIM'in ilk albümünden sonra güçlü prodüktörlerce keşfedilip allanıp pullanması, erkek güzeli vokalin boyanıp genç kızların önüne atılması neticesinde, bu şarkıyla başlayıp birbirinden yavşak şarkılarla dolu albümler çıkarmasının başlangıcıdır bu video. Bakınız birbirinden saçma unsurlara, o "join me in death" temasının çiğliğine, şu gösterişe. Valo'nun prodüktör eli değmemiş imajına bir bakınız (when love and death embrace adlı şarkının videosu olabilir mesela), bir de şu imaja bakınız. Nasıl da doğru yerler vurgulanmış, nasıl da hedefe varılmıştır. HIM kendi halinde bir rock ve dahi cover grubuyken (Wicked Game coverı da çok iyidir bu arada) dünyaya bu imaj ile açılmış, genç kızların ve teenagerların love metal idolü olmuştur. İmza günlerine gelen zavallı gençlerin kılığından kıyafetinden HIM çılgınlığının boyutlarını anlayabilmek pek mümkündür.
Pekiyi, elde mukayese yapılacak bir ilk albüm yoksa, bir Cinema Bizarre hadisesinin prodüktör allaması ve de pullaması olduğunu nasıl anlayabiliriz? Evvela, yaşının 19 olduğunu öğrendiğim bir frontman'i ve daha fazla göstermeyen elemanları olan bir grubun saçıyla, makyajıyla, kıyafetiyle böylesine profesyonel bir imaj çıkarması pek mümkün değildir. Makyaj yapıp travesti gibi giyinen heriflerin bunu zamanla kendine yakışanı giymek haline getirmişleri ile, "sana bu imaj çok gider şekerim" direktifiyle edinmişleri arasındaki fark son derece açıktır. Yaptıkları müziği karşılaştırmadan, şu iki resimdeki grubun imajlarına bakalım;
İnsanın şu kılığı kendine bir yakıştırması var. Bakınız mevzu bahis grup London After Midnight'a (alttaki resim), bakınız ve ibret alınız şu "ben anamdan travesti doğdum" halinden. CB elemanlarının da sebat ederlerse zamanla alışacaklarını umuyorum. Zira bir promo çekimi sırasında bayram çocukları gibi yeni elbiseleriyle stüdyolarda koşuştuklarını gördüm, olsun o kadar dedim. Bu şekle şemale dün kavuşmamış olabilirler, sorsanız "biz altı yaşımızdan beri visual kei kanunları üzre bu anime kılıklarıyla geziyoruz" diyeceklerdir. Fakat bu şeklin insanın kendi eliyle yapılmasını geçtim, herhangi bir kuaföre tarif edilmesi de zordur. İnsanın on yılın sonunda bu kılıkla gezmesi ile iki senede kendini image maker'ların elinde bulması arasında fark vardır. Frontman karizması dediğin nah böyle olur demeden de geçemeyeceğim bu arada.
Makyaj konusunda bir parantez açmak istiyorum, eski kanaatlerimin aksine bu bir yakıştırma hikayesi değilmiş. CB çocuklarının suratlarına dikkatlice bakılırsa hiçbirinin erkek güzeli olmadığı açıkça görülür. Bildiğimiz Alman veledidir hepsi. Tamam şarkı söyleyen eleman biraz daha güzel gibi, öyle olsun. Yoldan çevirdiğimiz erkek adamı bozan makyaj bunları neden bozmuyor diye sorulduğu vakit vereceğim cevap, "profesyonellik şekerim, profesyonellik" olur.
Çekilmiş üç adet videoda da bu profesyonellik açıkça görülüyor zaten, her biri bambaşka bir konsept, bambaşka kıyafetler kullanılmış. Kolaya kaçılmayıp cidden özenilmiş, uğraşılmış. Yapılan iş müzikte bir devrim olmasa da iyi sunulmuş, bu yüzden takdiri hak ediyor. Sanırım ikinci video, albümdeki "sinema teması"na sahip, şuradan görülebilir;
http://www.youtube.com/watch?v=IFpC7QBOWYY
Şarkı tabii ki, teenage fanleri zorlamayacak sözlere, akılda kalır melodilere sahip, gerçekte pek de bir özelliği olmayan, basit bir iş. Buna rağmen düzenlemede ve kayıttaki profesyonellik, yine bu çocukların arkasındaki sağlam desteğe işaret. Kendileri de ortamda biraz yabancı, mizansende biraz eğreti duruyorlar zaten. Bilemiyorum nasıl ifade etmeli bu "altında kalmışlık"ı, ama zamanla aşacakları/alışacakları kesin.
Zaten bir sonraki video olduğunu tahmin ettiğim şu videoda, yine özenilmiş bir gösteri olduğu ve bizim çocukların duruma gittikçe daha da yakıştıkları görülüyor. Bu şarkıya da dikkat edilmesini özellikle rica edeceğim, bir yerlerde daha evvel duyduğuma emin gibiyim. Bir youtube videosu fonu olur, daha eski bir şarkı olma ihtimali olur, ya da sadece benzetiyor da olabilirim. Şarkıyı tek başına bir yerde duymuş olsam ilk tahminim, "aa The Rasmus değil mi bu?" olurdu. Sahi bir The Rasmus vardı, ne oldu onlara? Finlandiya'nın yüz karaları, şarkılarını çatlak sesle vokallendiren karga tüyü gotikleri olarak tanıdığımız The Rasmus'un da geçmişinde bu şarkıya pek benzer bir işleri bulunur ki seyredilmesini, dinlenmesini şiddetle tavsiye eder, bu gruba da şefkatle yaklaşılmasını isterim bu sebepten. Zira onları da "dünyaya açılma" sırasında imajlandırmış bir ekip vardır sanırım, ve şu an bildiğimiz iğrenç The Rasmus halinden bunlar sorumludur. Halbuki gayet neşeli ve eğlenceli çocukların grubudur The Rasmus, insanın şu videoyu gördükten sonra homini humini diye yolda durdurup sevesi gelir.
Cinema Bizarre'ın ise henüz ne tür çocuklardan oluştuklarını çıkarabilmiş değilim. Almanya'daki tanınmışlıkları ile dünyadaki tanınmışlıkları aşağı yukarı aynı. Yeni yeni televizyon programlarına çıkıp saçlarını bozmadan kameralara kaçamak bakışlar atan minik weirdolar olarak görünüyorlar. Tabii birtakım teenager tarafından idol haline getirilmiş olduklarından şüphem yok. Fan forumları varsa oralardaki sohbete göz atmak şahane bir deneyim olacaktır bu konuda.
Ben esas, büyük konserler vermeye başlayınca sahnede yapacakları taşkınlıkları merak ediyorum. Bariz travesti olan yan vokal eleman ve ultra şirin anime yaratığı basçı arasında geçecekleri düşünüyorum, onlara "sahnede öpüşürseniz seyirci nasıl çığlık atar biliyo musunuz" demek istiyorum. Ve bir ikinci albümleri olursa yapacakları müziği de merak ediyorum, çünkü bu tarz grupların imajla geçemeyecekleri bir sınavdır ikinci albüm. Prodüktör gölgesinden biraz çıkıp kendi müziklerini yapabilecekleri ve umarım kabul görecekleri bir albümdür. My Chemical Romance gibi gayet kolpa bir grup bunu yaptıysa CB'nin de yapması dileğimiz, temennimizdir.
Şu şirinliğe bak yahu yirim ben sizi
Pazartesi, Şubat 25, 2008
küçük şeyler - 3
Groupie olmaya eğilimliyim galiba. Pişkolocik sorunlarım var, gerçekten.
Hani hiçbir şeyi beğenmiyorum ya göya, bazen neleri beğendiğime ben de şaşırıyorum.
Bu salak detayı sözlüğe yazmayı denedim, bir başlık uyduramadım. Biliyorum ki benden başka seven var bunu, var ulan. Tek seven ben olamam.
Şudur; bir konserde vokalist/frontman aynı zamanda enstruman (tercihen gitar) da çalıyorsa, performans sırasında kendi kısmını çalar, bitirir ve pena tuttuğu elini mikrofona götürür. Pena tutan parmakları diğerlerinden ayıraraktan, eğretice kavrar mikrofonu. Tercihen ve bazen, sağda/solda duran seyircilere döner.
İşte o tribin bütünüdür.
Bunu yapan eleman hangi grubun mensubu olursa olsun, isterse feci bir müzik yapsın, o andan itibaren ben onun hastasıyımdır.
Hani hiçbir şeyi beğenmiyorum ya göya, bazen neleri beğendiğime ben de şaşırıyorum.
Bu salak detayı sözlüğe yazmayı denedim, bir başlık uyduramadım. Biliyorum ki benden başka seven var bunu, var ulan. Tek seven ben olamam.
Şudur; bir konserde vokalist/frontman aynı zamanda enstruman (tercihen gitar) da çalıyorsa, performans sırasında kendi kısmını çalar, bitirir ve pena tuttuğu elini mikrofona götürür. Pena tutan parmakları diğerlerinden ayıraraktan, eğretice kavrar mikrofonu. Tercihen ve bazen, sağda/solda duran seyircilere döner.
İşte o tribin bütünüdür.
Bunu yapan eleman hangi grubun mensubu olursa olsun, isterse feci bir müzik yapsın, o andan itibaren ben onun hastasıyımdır.
Salı, Şubat 19, 2008
Bir tarihte demişim ki,
Her şeye rağmen anlatmak, ifade etmek mi; ifadenin "olgunlaşmasını" beklemek mi?
Konuşabiliyor olmak böyle özel, böyle şerefliyken, durup fırtınaların dinmesini, taşların yerine oturmasını beklemek de bir yol, bir tercih. Çoğu zaman, paylaşmak ve olgunlaşmak arasında bir tercih. Paylaşılarak küçülen şeyleri kimselere vermeyip yerinde tutmak, biriktirmek, ve yakmak, ve yanmak, ve pişmek, ve sertleşmek bir olgunlaşma ise zaman zaman bencil davranmalı.
Zaten "paylaştıkça hafifleme" tespiti, ancak kişinin kendi zaviyesinden bakıldığında doğrudur; ağırlığın dağıtılması sebebiyle kişi yükünden kısmen kurtulmuş fakat toplam ağırlık aynı kalmıştır [kütlenin korunumu varsa bunun da bir çeşit korunumu olmalı. Fizik bilmek mi demiştik?]. Birikenlerin yanmasını beklemek, pişmekten daha çok acı ve sabır istese de, dağılmış parçaların her birinin yok olmasını beklemekten daha imkansız değildir. En zorlayıcı tarafı ise, yanmadan önce taşınabilecek ağırlık miktarıdır.
Her şeye rağmen anlatmak, ifade etmek mi; ifadenin "olgunlaşmasını" beklemek mi?
Konuşabiliyor olmak böyle özel, böyle şerefliyken, durup fırtınaların dinmesini, taşların yerine oturmasını beklemek de bir yol, bir tercih. Çoğu zaman, paylaşmak ve olgunlaşmak arasında bir tercih. Paylaşılarak küçülen şeyleri kimselere vermeyip yerinde tutmak, biriktirmek, ve yakmak, ve yanmak, ve pişmek, ve sertleşmek bir olgunlaşma ise zaman zaman bencil davranmalı.
Zaten "paylaştıkça hafifleme" tespiti, ancak kişinin kendi zaviyesinden bakıldığında doğrudur; ağırlığın dağıtılması sebebiyle kişi yükünden kısmen kurtulmuş fakat toplam ağırlık aynı kalmıştır [kütlenin korunumu varsa bunun da bir çeşit korunumu olmalı. Fizik bilmek mi demiştik?]. Birikenlerin yanmasını beklemek, pişmekten daha çok acı ve sabır istese de, dağılmış parçaların her birinin yok olmasını beklemekten daha imkansız değildir. En zorlayıcı tarafı ise, yanmadan önce taşınabilecek ağırlık miktarıdır.
Pazartesi, Şubat 18, 2008
bunu bana neden yaptın
diye sormak istediğim zaman, aynısını birilerinin de bana sormak istiyor olabileceğini düşünürüm. sonra da onların kim olabileceğini. sonra da kimseyi bulamam.
bulamıyor olmak, bu kimselerin yokluğuna delil değil. fakat, yeterince sert olunduğunda, inandırıcıdır.
üzmek yerine üzülmek. kırmak yerine kırılmayı tercih etmek.
- tam bir loser gibi yazmışsın
- biliyorum
- gerek yoktu
- farkındayım
- faydası da yok
- zaten benim de niçin yazdığım hakkında fikrim yok. bir çeşit rehabilitasyon olabilir mi?
- yine de onaylamıyorum.
- sen bilirsin.
bulamıyor olmak, bu kimselerin yokluğuna delil değil. fakat, yeterince sert olunduğunda, inandırıcıdır.
üzmek yerine üzülmek. kırmak yerine kırılmayı tercih etmek.
- tam bir loser gibi yazmışsın
- biliyorum
- gerek yoktu
- farkındayım
- faydası da yok
- zaten benim de niçin yazdığım hakkında fikrim yok. bir çeşit rehabilitasyon olabilir mi?
- yine de onaylamıyorum.
- sen bilirsin.
Salı, Şubat 05, 2008
ben demiştim
The Bucket List diye bir film gördüm, çok hatırlanacak cinsten bir şey değil.
İnsan hayatının, dostluğun önemi ve paranın önemsizliği, daha doğrusu mutlu olmak ve mutlu etmek için kullanılmayan zenginliğin önemsizliğini vurgulayan romantik bir film bu. Hakkında yazmamın sebebi, başında "anlatıcı"nın söylediği birtakım cümleler. Tam metnini bulamadım, ama şöyle bir şeylerdi;
"...kimileri insan hayatının değerini hafızalarda bıraktığı izle ölçer, kimileri yaptığı işlerle..."
"Edward Cole, hayatının son altı ayını son derece güzel/dolu geçirdi"
İnsan hayatının değeri ile alakalı şurada konuşmuşum, iki ay kadar önce.
Filmde buna benzer bir cümleyi görünce saçma salak bir gururlanma hissetmedim, derhal, böyle filmlerin kimler için çekildiğini düşündüm. Mesela, filmin afişinde orijinal adının bulunmuyor olması bir veri sayılırdı. Dağıtımcının görüşü deyip geçsek de, hedef kitle açısından bir fikir verdi bana. Yani işte, romantik komedi seyircisi filmi diye etiketlemekten çekinmeyeceğim bir film.
Sinemayla iştigali romantik komedi seviyesinde olan seyirci hakkında basitçe "düz adam" tanımlaması da yapılabilir ama biraz daha geniş düşünülürse "orta-üst entelektüel seviye" de bunlara dahil edilebilir. Yani düz adama düz adam diyenler. Yani birileri dümdüz yaşayıp hayat standartlarını dünya standardı bellerken, o birilerini düz adam olarak sınıflandırıp etiketleyenler.
Şimdi, bu adamlar beğensin diye film yapmış olan zihniyet, bu filme böyle bir cümle koyuyorsa, bununla bir şeyler hedefliyor demektir. Bu cümleyle o adamın his dünyasında bir yerlere dokunacağını düşünüyordur mesela, ya da küçük bir ihtimalle bu tarz lafları gerçekten içinden gelerek, bir keşif neticesi yazmıştır.
Ben o yazıyı yazarken bir keşif ve idrak içindeydim. Bir şeyler düşünüp neticesinde bunu buldum.
Bir başka tarihte de taraf olmak, taraf seçmek hakkında yazmışım. Bundan bir zaman sonra da "Düşünmek, taraf olmaktır." sloganıyla gazete çıktı. Bu gazetenin hedeflenen okur kitlesini düşünüyorum mesela, yine aklıma orta üst entelektüel seviye, yani "düz adama düz adam diyenler" geliyor.
Yani ben mütemadiyen bir şeyler bulduğumu sanıp not ediyorum, sonra onları ortalama fikir manipülatörlerinin elinde kullanılırken görüyorum.
Fikir ve his dünyam hakkında ciddi endişelerim var o gün bugündür.
İnsan hayatının, dostluğun önemi ve paranın önemsizliği, daha doğrusu mutlu olmak ve mutlu etmek için kullanılmayan zenginliğin önemsizliğini vurgulayan romantik bir film bu. Hakkında yazmamın sebebi, başında "anlatıcı"nın söylediği birtakım cümleler. Tam metnini bulamadım, ama şöyle bir şeylerdi;
"...kimileri insan hayatının değerini hafızalarda bıraktığı izle ölçer, kimileri yaptığı işlerle..."
"Edward Cole, hayatının son altı ayını son derece güzel/dolu geçirdi"
İnsan hayatının değeri ile alakalı şurada konuşmuşum, iki ay kadar önce.
Filmde buna benzer bir cümleyi görünce saçma salak bir gururlanma hissetmedim, derhal, böyle filmlerin kimler için çekildiğini düşündüm. Mesela, filmin afişinde orijinal adının bulunmuyor olması bir veri sayılırdı. Dağıtımcının görüşü deyip geçsek de, hedef kitle açısından bir fikir verdi bana. Yani işte, romantik komedi seyircisi filmi diye etiketlemekten çekinmeyeceğim bir film.
Sinemayla iştigali romantik komedi seviyesinde olan seyirci hakkında basitçe "düz adam" tanımlaması da yapılabilir ama biraz daha geniş düşünülürse "orta-üst entelektüel seviye" de bunlara dahil edilebilir. Yani düz adama düz adam diyenler. Yani birileri dümdüz yaşayıp hayat standartlarını dünya standardı bellerken, o birilerini düz adam olarak sınıflandırıp etiketleyenler.
Şimdi, bu adamlar beğensin diye film yapmış olan zihniyet, bu filme böyle bir cümle koyuyorsa, bununla bir şeyler hedefliyor demektir. Bu cümleyle o adamın his dünyasında bir yerlere dokunacağını düşünüyordur mesela, ya da küçük bir ihtimalle bu tarz lafları gerçekten içinden gelerek, bir keşif neticesi yazmıştır.
Ben o yazıyı yazarken bir keşif ve idrak içindeydim. Bir şeyler düşünüp neticesinde bunu buldum.
Bir başka tarihte de taraf olmak, taraf seçmek hakkında yazmışım. Bundan bir zaman sonra da "Düşünmek, taraf olmaktır." sloganıyla gazete çıktı. Bu gazetenin hedeflenen okur kitlesini düşünüyorum mesela, yine aklıma orta üst entelektüel seviye, yani "düz adama düz adam diyenler" geliyor.
Yani ben mütemadiyen bir şeyler bulduğumu sanıp not ediyorum, sonra onları ortalama fikir manipülatörlerinin elinde kullanılırken görüyorum.
Fikir ve his dünyam hakkında ciddi endişelerim var o gün bugündür.
Cumartesi, Şubat 02, 2008
küçük şeyler - 2
Bu defa pencereden gelen rutubet kokusu.
Rutubet kokusu da çeşit çeşittir; nemli duvarların çürüttüğü kumaş kokusuna karışan rutubet kokusu, bodrum katlarının yeteri kadar yapılmayan dip bucak temizliği yüzünden oluşan rutubet kokusu mesela. Bir de, denizi olan şehirlerin apartman diplerinde, arka taraflarda ve çıkmaz sokaklarında deniz kokulu, ama yosun ve iyot kokmayan, eski eşya aromalı fakat kirli olmayan bir koku vardır. Benim bahsettiğim, şimdi tam da arka tarafa bakan penceremden gelen bu koku.
Koku hafızası, koku hatıraları çok kuvvetlidir, pek de gizemlidir. Bir kokunun gözler önüne getirdikleri, hatıra barındıran hemen her nesneden/durumdan canlıdır. Bu koku da bana, çocukluğumun en güzel zamanlarının bir toplamını, bir kolajını getirir. En güzel zamanlar dediğim, bir yaz hatırası, iki yıllık okul tatili gibi bir zaman dilimi değil; mutlu olduğum her anın bir toplamı gibi. Yeni alınan bir kazak, bir çift ayakkabının gerçek bir sevinç getirdiği, gönlümüzü aydınlattığı zamanlar. Sahip olduklarımızın bize sahip olmadığı, bizim onlara bildiğimiz ve anladığımız gibi, istediğimiz gibi sahip olduğumuz zamanlar bunlar.
Asla huzurla içime çekemediğim yaz akşamı kokusunun alacağı olsun, rutubetli apartman dibi kokusu, huzur vermemiş de olsa mutluluğu hatırlatıyor işte.
Rutubet kokusu da çeşit çeşittir; nemli duvarların çürüttüğü kumaş kokusuna karışan rutubet kokusu, bodrum katlarının yeteri kadar yapılmayan dip bucak temizliği yüzünden oluşan rutubet kokusu mesela. Bir de, denizi olan şehirlerin apartman diplerinde, arka taraflarda ve çıkmaz sokaklarında deniz kokulu, ama yosun ve iyot kokmayan, eski eşya aromalı fakat kirli olmayan bir koku vardır. Benim bahsettiğim, şimdi tam da arka tarafa bakan penceremden gelen bu koku.
Koku hafızası, koku hatıraları çok kuvvetlidir, pek de gizemlidir. Bir kokunun gözler önüne getirdikleri, hatıra barındıran hemen her nesneden/durumdan canlıdır. Bu koku da bana, çocukluğumun en güzel zamanlarının bir toplamını, bir kolajını getirir. En güzel zamanlar dediğim, bir yaz hatırası, iki yıllık okul tatili gibi bir zaman dilimi değil; mutlu olduğum her anın bir toplamı gibi. Yeni alınan bir kazak, bir çift ayakkabının gerçek bir sevinç getirdiği, gönlümüzü aydınlattığı zamanlar. Sahip olduklarımızın bize sahip olmadığı, bizim onlara bildiğimiz ve anladığımız gibi, istediğimiz gibi sahip olduğumuz zamanlar bunlar.
Asla huzurla içime çekemediğim yaz akşamı kokusunun alacağı olsun, rutubetli apartman dibi kokusu, huzur vermemiş de olsa mutluluğu hatırlatıyor işte.
Pazar, Ocak 27, 2008
tam buradayım
Yine bir iyi ki doğdum günü, bu defa 25 oldum.
Sayılara takılacak değilim, "çeyrek asrı devirdik görüyor musun Fikri..." fakat şaka maka çeyrek asrı devirmişiz. Ne olacaksa asır devirmekle, merak ediyorum saman gibi geçmiş bir asrı devirsen ne olacak?
Zira asla "yaşlarım"a alışabilmiş değilim, "ben 17 yaşındayken" diye hatırlamıyorum hadiseleri, hesaplayarak yaşla bağdaştırıyorum sonra. Hele 21'den sonra daha bir garip, mesela 23 çok büyükken ne ara 23 oldum, 24'ken nasıl bir 24 oldum; ya da insan nasıl bir 22 olmalıdır bilmiyorum. 30 güzel ama bak, nasıl bir 30 olabilir insan, bu konuda fikrim var, 27 hakkında da var.
24 saatlik gün bazen insanın vücut saatine uymaz ya, vücut saati günü kendine göre başlar ve bitirir. Bunun gibi insan da yaşına göre değil yaşadığına göre büyüyormuş. Bazı seneler yaprak kımıldamazken bazı sene içinde 2-3 yıl birden atlayabiliyormuş.
10 yaşında, sanırım bildiğim, kendim tecrübe ettiğim ilk ciddi şeyi öğrendim, daha doğrusu keşfettim; insanların duyguları, düşünceleri sürekli değildir, ne sana, ne bana, ne kimseye karşı. Ağaç bile bıraktığın gibi durmuyor, o mu duracak?
12 yaşındayken bir gün, okula bisikletle gittiğim günlerden bir gün, bisikletle dönerken, boş yolda, "hayat hep böyle zor mu?" dediğimi hatırlıyorum. Fakat o gün ne olduğunu asla hatırlamıyorum, bayılırmışım böyle koca koca laflar etmeye, yazmışım da üstelik bunu bir yerlere. Bundan sonra büyük laflar etmemeyi öğrenmeliydim, öğrenemedim.
15 yaşında, her teneffüste tuvalete beraber gidip saçını başını düzeltecek birisiyle çift halinde gezmiyor olmanın bir eksiklik olmadığını öğrendim.
16 yaşında, anlatılanla anlaşılanın aynı olmayabileceğini öğrendim. Kendini anlatmak, kendini doğru ifade diye bir şey varmış, öyle gelişine olmuyormuş. Adamı şey sanıyorlar sonra maazallah.
16 yaşındayken duyduğum en güzel şey, bir arkadaşın söylediği "gecenin en karanlık olduğu zaman, sabah olmasına en yakın zamandır." sözüydü. 16 yaşında, herkes bir anda giderse neler olacağını öğrendim. Bu yüzden bi daha yemezler.
Yine yaş 16, kız denen yaşam formunun ağır adımlarla, zerafet içinde yürüyen, rüzgarı parfüm kokan, genç kız ve pop müzik dergileri biriktiren bir şey olmasa da olabileceğini öğrendim. Hiphopçı tipi kız vaa, metalcisi vaa, kabadayısı vaa, arabeskçi alamancı vaa, vaa oğlu vaa...
17 yaşında son derece yavşak ve zevzek birtakım ilişkilere birinci dereceden şahit olarak yazıldığımdan "nalet olsun erkek denen şeyle başka bir şey yapılmıyor mu ulan" deyip varoluşuma isyan ettim, bu sebepten uzun yıllar potansiyel sevgililerin ensesine tokat, kulağına fiske attım.
"En iyi arkadaş, ihtiyacın olduğunda hiç yanında olmayan şeydir." - 17 yaş. Üstelik bunu kullandım kaç sene sonra, onaylayan bile çıktı. Doğru öğrenmişim demek ki.
18 yaşında soyutlanmayı öğrendim. Bilfiil içinde olduğum her şeyin aynı zamanda dışında olmayı becerebildim ki, istemediğim anılar pek siliktir.
19 yaşında işler ne kadar "messed up" olursa olsun, o "mess"i paşa paşa temizleyeceğimi öğrendim. Hem de en başından başlayarak. Birine gidip, "burayı çok karıştırdım ben, yardıma ihtiyacım var" demenin bir faydası olmayacağını öğrendim, ve birisi "bak bu defa seni kurtarıyorum ama bir daha bu kadar karıştırma" deseydi bunu öğrenemeyecektim. Bazı tecrübeler olması gerektiğinden pahalıya mal oluyorsa o insanın kendi salaklığıdır.
Aman iyi ki öğrenmişim, bu yüzden "yardım isteme güdüsü"m güdük kaldı.
21 yaş, hiç bitmez denen biter, asla olmaz denen olur. Olabilir, öğrenmek lazım bunu. Şaşkınlık, bir "dönem" adıdır.
23 yaşında, birilerinin gelip birilerinin gittiğini farkettim, düne kadar hiç tanımadığın birisiyle bugün neler konuşuyor olduğuma şaşırdım. İnsan, arkadaş falan, ne çok yakınında durulası, ne çok uzağında olunası bir şey. Güvenli bir mesafede durulursa, çok da sevilesi bir şey.
ve dönüp bir bakınca, sonun başlangıcı denen şey doğruymuş, olabilirmiş, onu öğrendim.
Yine 23, olan biten, insanın üzerinden su gibi akıp gidebilirmiş. Taşın üzerinden akan su gibi ama, odunun değil. Su odunu çürütür ama taşı sadece aşındırır, içine işlemez. Her sabah, temiz bir dimağ, hınçsız-hırssız bir zihinle, bomboş uyanılır, bazı günler de bir tortu hissedilebilir, "bu ne ola ki" denebilirmiş.
Ufacık bir söz insanın kalbine kalbine gelir, titretirmiş; insanın hayatını değiştirebilecek başka şeyler, gönlünün ucuna bile değmez, bir kıpırtıya bile sebep olmazmış - buna bir isim koyamadım ama bunu öğrendim.
24 yaşına kadar, "niyet insanı kurtarır" sanırdım, kurtarmadığını öğrendim. Ne niyet, ne emek. İyi niyetler de, verilen emek de sırası geldiğinde orada bırakılıp gidilmeli. Mümkün mertebe çabuk, olay yerinden uzaklaşmalı, uzaklaşılırken de unutmalı.
Yine 24, baya, bildiğin kadınım ben yahu - bunu öğrendim.
Seneye de bekleriz, hatırlayıp kutlayanlara, bilhassa bu yaşımın en güzel hediyesi Elif Ece'ye teşekkür ederim.
Sayılara takılacak değilim, "çeyrek asrı devirdik görüyor musun Fikri..." fakat şaka maka çeyrek asrı devirmişiz. Ne olacaksa asır devirmekle, merak ediyorum saman gibi geçmiş bir asrı devirsen ne olacak?
Zira asla "yaşlarım"a alışabilmiş değilim, "ben 17 yaşındayken" diye hatırlamıyorum hadiseleri, hesaplayarak yaşla bağdaştırıyorum sonra. Hele 21'den sonra daha bir garip, mesela 23 çok büyükken ne ara 23 oldum, 24'ken nasıl bir 24 oldum; ya da insan nasıl bir 22 olmalıdır bilmiyorum. 30 güzel ama bak, nasıl bir 30 olabilir insan, bu konuda fikrim var, 27 hakkında da var.
24 saatlik gün bazen insanın vücut saatine uymaz ya, vücut saati günü kendine göre başlar ve bitirir. Bunun gibi insan da yaşına göre değil yaşadığına göre büyüyormuş. Bazı seneler yaprak kımıldamazken bazı sene içinde 2-3 yıl birden atlayabiliyormuş.
10 yaşında, sanırım bildiğim, kendim tecrübe ettiğim ilk ciddi şeyi öğrendim, daha doğrusu keşfettim; insanların duyguları, düşünceleri sürekli değildir, ne sana, ne bana, ne kimseye karşı. Ağaç bile bıraktığın gibi durmuyor, o mu duracak?
12 yaşındayken bir gün, okula bisikletle gittiğim günlerden bir gün, bisikletle dönerken, boş yolda, "hayat hep böyle zor mu?" dediğimi hatırlıyorum. Fakat o gün ne olduğunu asla hatırlamıyorum, bayılırmışım böyle koca koca laflar etmeye, yazmışım da üstelik bunu bir yerlere. Bundan sonra büyük laflar etmemeyi öğrenmeliydim, öğrenemedim.
15 yaşında, her teneffüste tuvalete beraber gidip saçını başını düzeltecek birisiyle çift halinde gezmiyor olmanın bir eksiklik olmadığını öğrendim.
16 yaşında, anlatılanla anlaşılanın aynı olmayabileceğini öğrendim. Kendini anlatmak, kendini doğru ifade diye bir şey varmış, öyle gelişine olmuyormuş. Adamı şey sanıyorlar sonra maazallah.
16 yaşındayken duyduğum en güzel şey, bir arkadaşın söylediği "gecenin en karanlık olduğu zaman, sabah olmasına en yakın zamandır." sözüydü. 16 yaşında, herkes bir anda giderse neler olacağını öğrendim. Bu yüzden bi daha yemezler.
Yine yaş 16, kız denen yaşam formunun ağır adımlarla, zerafet içinde yürüyen, rüzgarı parfüm kokan, genç kız ve pop müzik dergileri biriktiren bir şey olmasa da olabileceğini öğrendim. Hiphopçı tipi kız vaa, metalcisi vaa, kabadayısı vaa, arabeskçi alamancı vaa, vaa oğlu vaa...
17 yaşında son derece yavşak ve zevzek birtakım ilişkilere birinci dereceden şahit olarak yazıldığımdan "nalet olsun erkek denen şeyle başka bir şey yapılmıyor mu ulan" deyip varoluşuma isyan ettim, bu sebepten uzun yıllar potansiyel sevgililerin ensesine tokat, kulağına fiske attım.
"En iyi arkadaş, ihtiyacın olduğunda hiç yanında olmayan şeydir." - 17 yaş. Üstelik bunu kullandım kaç sene sonra, onaylayan bile çıktı. Doğru öğrenmişim demek ki.
18 yaşında soyutlanmayı öğrendim. Bilfiil içinde olduğum her şeyin aynı zamanda dışında olmayı becerebildim ki, istemediğim anılar pek siliktir.
19 yaşında işler ne kadar "messed up" olursa olsun, o "mess"i paşa paşa temizleyeceğimi öğrendim. Hem de en başından başlayarak. Birine gidip, "burayı çok karıştırdım ben, yardıma ihtiyacım var" demenin bir faydası olmayacağını öğrendim, ve birisi "bak bu defa seni kurtarıyorum ama bir daha bu kadar karıştırma" deseydi bunu öğrenemeyecektim. Bazı tecrübeler olması gerektiğinden pahalıya mal oluyorsa o insanın kendi salaklığıdır.
Aman iyi ki öğrenmişim, bu yüzden "yardım isteme güdüsü"m güdük kaldı.
21 yaş, hiç bitmez denen biter, asla olmaz denen olur. Olabilir, öğrenmek lazım bunu. Şaşkınlık, bir "dönem" adıdır.
23 yaşında, birilerinin gelip birilerinin gittiğini farkettim, düne kadar hiç tanımadığın birisiyle bugün neler konuşuyor olduğuma şaşırdım. İnsan, arkadaş falan, ne çok yakınında durulası, ne çok uzağında olunası bir şey. Güvenli bir mesafede durulursa, çok da sevilesi bir şey.
ve dönüp bir bakınca, sonun başlangıcı denen şey doğruymuş, olabilirmiş, onu öğrendim.
Yine 23, olan biten, insanın üzerinden su gibi akıp gidebilirmiş. Taşın üzerinden akan su gibi ama, odunun değil. Su odunu çürütür ama taşı sadece aşındırır, içine işlemez. Her sabah, temiz bir dimağ, hınçsız-hırssız bir zihinle, bomboş uyanılır, bazı günler de bir tortu hissedilebilir, "bu ne ola ki" denebilirmiş.
Ufacık bir söz insanın kalbine kalbine gelir, titretirmiş; insanın hayatını değiştirebilecek başka şeyler, gönlünün ucuna bile değmez, bir kıpırtıya bile sebep olmazmış - buna bir isim koyamadım ama bunu öğrendim.
24 yaşına kadar, "niyet insanı kurtarır" sanırdım, kurtarmadığını öğrendim. Ne niyet, ne emek. İyi niyetler de, verilen emek de sırası geldiğinde orada bırakılıp gidilmeli. Mümkün mertebe çabuk, olay yerinden uzaklaşmalı, uzaklaşılırken de unutmalı.
Yine 24, baya, bildiğin kadınım ben yahu - bunu öğrendim.
Seneye de bekleriz, hatırlayıp kutlayanlara, bilhassa bu yaşımın en güzel hediyesi Elif Ece'ye teşekkür ederim.
Cuma, Ocak 18, 2008
çizgi oyunu
Doğru, tek boyutlu, iki yönde sonsuz uzunlukta noktalar kümesi. Dümdüz bir çizgi ile ifade edilir, uzayda tek boyutludur, zamandaki durumunu bilmeyiz.
Doğrularla dolu bir uzayda her bir doğru-çizgi, başka doğru-çizgilerle kesişmiştir vaktiyle. Fakat doğru-çizgi, tarifi gereği, bir başka çizgiyi sadece bir defa keser. Sonra, bir daha asla görüşmemek, kesişmemek üzere ayrılırlar. Her bir çizginin bedeni kesiklerle doludur; kesilen çizgi, bir başkasını kesmiş, öyle ki, kim kimi daha çok kesti muhasebesi yapmak imkansız hale gelmiş.
Birbirini kesmeyen çizgiler, paralel olanlar. Asla buluşmayacak, asla kesişmeyecekler. Ya da birbirlerinin üzerinde kaybolmuşlar - asla ayrılmayacaklar. Paralel çizgilerin garip durumu da bu.
Her hayat bir çizgi olsa, ve uzay-zaman'dan sadece zamanda bir boyut sahibi olmayı seçmiş. Uzayda boyutsuz, ve hareketsiz. Çünkü aynı kişi, aynı gözler, aynı hayat, aynı hisler - neredeyse.
Halbuki çizgi, hem de hayat çizgisi, "doğru" değil. Dosdoğru bir hayat çizgisi demek, heyecanları, inişleri, çıkışları, hataları olmayan hayatlar demek. Halbuki, hayat çizgisi ağaç dalları gibi tasvir edilmeli. Ama çatallanmayan ağaç dalları gibi, "asla hepsine birden sahip olamazsın"lı, keskin köşeli, tercihlerin izleriyle şekillenmiş olmalı. Hem uzayda, hem zamanda, kişi dalga dalga çünkü; aynı kişi de olsa, aynı değil, hiçbir an, fikri, duruşu, zihni, aynı değil.
Hem ağaç dalı çizgiler daha çok kesilse de, daha çok kesse de, yine, yeniden aynı çizgiyi kesebilir. Kesmeyebilir de. Ağaç dalları, yan yana, koyun koyuna ilerleyebilir, paralel olabilirler, tabii olmayabilirler de. Ve paralel ağaç dalları, hep paralel kalabilir, ve tabii asla kesişmemek üzere ayrılabilirler de.
Neticede, eğri büğrü çizgilerdir işte.
Doğrularla dolu bir uzayda her bir doğru-çizgi, başka doğru-çizgilerle kesişmiştir vaktiyle. Fakat doğru-çizgi, tarifi gereği, bir başka çizgiyi sadece bir defa keser. Sonra, bir daha asla görüşmemek, kesişmemek üzere ayrılırlar. Her bir çizginin bedeni kesiklerle doludur; kesilen çizgi, bir başkasını kesmiş, öyle ki, kim kimi daha çok kesti muhasebesi yapmak imkansız hale gelmiş.
Birbirini kesmeyen çizgiler, paralel olanlar. Asla buluşmayacak, asla kesişmeyecekler. Ya da birbirlerinin üzerinde kaybolmuşlar - asla ayrılmayacaklar. Paralel çizgilerin garip durumu da bu.
Her hayat bir çizgi olsa, ve uzay-zaman'dan sadece zamanda bir boyut sahibi olmayı seçmiş. Uzayda boyutsuz, ve hareketsiz. Çünkü aynı kişi, aynı gözler, aynı hayat, aynı hisler - neredeyse.
Halbuki çizgi, hem de hayat çizgisi, "doğru" değil. Dosdoğru bir hayat çizgisi demek, heyecanları, inişleri, çıkışları, hataları olmayan hayatlar demek. Halbuki, hayat çizgisi ağaç dalları gibi tasvir edilmeli. Ama çatallanmayan ağaç dalları gibi, "asla hepsine birden sahip olamazsın"lı, keskin köşeli, tercihlerin izleriyle şekillenmiş olmalı. Hem uzayda, hem zamanda, kişi dalga dalga çünkü; aynı kişi de olsa, aynı değil, hiçbir an, fikri, duruşu, zihni, aynı değil.
Hem ağaç dalı çizgiler daha çok kesilse de, daha çok kesse de, yine, yeniden aynı çizgiyi kesebilir. Kesmeyebilir de. Ağaç dalları, yan yana, koyun koyuna ilerleyebilir, paralel olabilirler, tabii olmayabilirler de. Ve paralel ağaç dalları, hep paralel kalabilir, ve tabii asla kesişmemek üzere ayrılabilirler de.
Neticede, eğri büğrü çizgilerdir işte.
Pazartesi, Ocak 14, 2008
sizi unuttuğuma şaşmamalı
Çok da meraklı sayılmam, ama merak ettiğim, öğrenmek istediğim şeyler oluyor.
Ansiklopediden kitaptan öğrenilmeyen şeylerden bahsediyorum. Zaten onları "merak"sız öğrendiğimizden, hani motivimiz merak olduğunda "bilgi" küçümseniyor gibi olduğundan, o tarz meraka "öğrenme isteği" deniyor.
Merak, dedikoduya, söylenmeyene, "özel"e, saklanana duyulan şeydir, öyle biliriz. Ben de şimdi farkettim, "merak ettiğim şeyler var" derken kitapta yazanları değil daha "beşeri" mevzuları öğrenme isteğini kastettiğimi.
İşte böyle bir şeyi öğrenmek için sorular sorarım ben. Çünkü bunları öğrenmenin en doğru yolu alakalı kişiye sormaktır. Ama genelde öyle yapılmaz. Mesela, davranışlar takip edilir, vücut diline bakılır, dolaylı sorular karşısında verilen cevaplar analiz edilir, tuzaklar kurulur; yani değişik şartlar oluşturularak deneğin bu şartlar altındaki davranışı incelenir. Tuzak dediğim bu. Çünkü doğrudan sorarsak merakımızın ayıplanacağını düşünürüz.
Dolaylı yollar istemsiz davranışları/sözleri getireceğinden, belki muhatabın cevap vermek istemediği sorudan kaçmasını, cevabın saptırılmış olmasını engelleyip doğrudan sonuca ulaşmayı sağlayabilir. "Dolaylı" yollarla "doğrudan" bir sonuca ulaşmayı, ulaşma ihtimalini anlatarak şahane bir hava yakaladım mesela şu an.
Halbuki bu dolaylı sorular, yapay şartlar ile alınan cevapların yorumlanışı çoğunlukla fiyaskodur. İnsanın kendi bile çok zaman ne düşündüğünden, daha doğrusu neyi niçin, ne düşünerek yaptığından emin değilken bütün bunlardan doğru neticeler çıkarabilmek zordur. Dahası, bu bilgilerin doğruluğunun tespiti imkansızdır.
Bana göre en güzeli, alınacak cevabın geçiştirme, saptırma, doğru, yanlış olma ihtimallerini de gözeterek, yine de, doğrudan sormaktır.
Böyle durumlarda, zor sorular karşısında, cevap vermek istemediği sorular karşısında, şık manevralarla hem yeteri kadar bilgi içermeyen cevaplar vermek, hem de bunu farkettirmeden konuyu başka yönlere çekmek bir yetenek olmalı. Bir zaman sonra hatırlarım çünkü, "sordum tabii, sordum bunu. ne demişti?" Hiçbir şey dememiştir, ben de o şahane manevrayı böyle sonradan farkederim. Bana sorulsa böyle bir soru, en fazla, "söylemek istemiyorum" derim. Zaten pek de saklanacak bir şeyim olmaz, sorulunca söylemeyeceğim neyim var şimdi onu düşündüm mesela, yok.
Cevabı aldığımı ve doğru olduğunu varsayıyorum. O zaman da şöyle bir durum doğuyor; bu cevabın geçerlilik süresi. Malum zamanlar, düzenler, fikirler, cevaplar sürekli değişir. Bugün doğru olan yarın "belki", bir başka gün yine doğru, ya da, bu defa yanlıştır. O kadar değişiklik olur mu peki? Neden olmasın, olmasa canımız bu kadar yanar mıydı, peki?
İlkokul dörtteydim sanırım, o vakitler çok yakın olduklarını bildiğim iki arkadaşımdan biri bana -sanırım- en yakın arkadaşı olarak beni gördüğünü söylemişti. Çok emin değilim hadisenin detaylarından, iki sevgiliden birinin gelip bana ilan-ı aşk etmesi gibi bir şeydi işte, şaşırmıştım, dün aynı şeyleri ona söylemişti belki, bugün bana söyledi. Yarın yine ona söyleyecek. Ya da, bir başkasına. İki sene sonra bunu hatırladığımda şöyle düşünmüştüm: "O zaman söylediklerine bakarak şimdi onun yanında olsam, olmaz, değil mi? O zaman, o zamandı, şimdi başka". Dahası, bunda garip bir şey yoktu. Bu, soğuk ve katı bir farkındalıktı, ya da "farkediş". Bu farkındalığın da daha sonra tedirginlikten başka bir faydası olmadı. Farkında olmak, değişmesinden endişe duyduğum şeylerin bir gün değişmiş olduğunu daha kolay kabullememi sağladı, fakat, daha kolay atlatmama pek yardımcı olmadı.
Yine de -hala- sorular soruyorum, cevapların değişeceğini bile bile, değişmeyeceği ihtimalini de bilerek; sözler duyuyorum, unutmak üzere.
Ansiklopediden kitaptan öğrenilmeyen şeylerden bahsediyorum. Zaten onları "merak"sız öğrendiğimizden, hani motivimiz merak olduğunda "bilgi" küçümseniyor gibi olduğundan, o tarz meraka "öğrenme isteği" deniyor.
Merak, dedikoduya, söylenmeyene, "özel"e, saklanana duyulan şeydir, öyle biliriz. Ben de şimdi farkettim, "merak ettiğim şeyler var" derken kitapta yazanları değil daha "beşeri" mevzuları öğrenme isteğini kastettiğimi.
İşte böyle bir şeyi öğrenmek için sorular sorarım ben. Çünkü bunları öğrenmenin en doğru yolu alakalı kişiye sormaktır. Ama genelde öyle yapılmaz. Mesela, davranışlar takip edilir, vücut diline bakılır, dolaylı sorular karşısında verilen cevaplar analiz edilir, tuzaklar kurulur; yani değişik şartlar oluşturularak deneğin bu şartlar altındaki davranışı incelenir. Tuzak dediğim bu. Çünkü doğrudan sorarsak merakımızın ayıplanacağını düşünürüz.
Dolaylı yollar istemsiz davranışları/sözleri getireceğinden, belki muhatabın cevap vermek istemediği sorudan kaçmasını, cevabın saptırılmış olmasını engelleyip doğrudan sonuca ulaşmayı sağlayabilir. "Dolaylı" yollarla "doğrudan" bir sonuca ulaşmayı, ulaşma ihtimalini anlatarak şahane bir hava yakaladım mesela şu an.
Halbuki bu dolaylı sorular, yapay şartlar ile alınan cevapların yorumlanışı çoğunlukla fiyaskodur. İnsanın kendi bile çok zaman ne düşündüğünden, daha doğrusu neyi niçin, ne düşünerek yaptığından emin değilken bütün bunlardan doğru neticeler çıkarabilmek zordur. Dahası, bu bilgilerin doğruluğunun tespiti imkansızdır.
Bana göre en güzeli, alınacak cevabın geçiştirme, saptırma, doğru, yanlış olma ihtimallerini de gözeterek, yine de, doğrudan sormaktır.
Böyle durumlarda, zor sorular karşısında, cevap vermek istemediği sorular karşısında, şık manevralarla hem yeteri kadar bilgi içermeyen cevaplar vermek, hem de bunu farkettirmeden konuyu başka yönlere çekmek bir yetenek olmalı. Bir zaman sonra hatırlarım çünkü, "sordum tabii, sordum bunu. ne demişti?" Hiçbir şey dememiştir, ben de o şahane manevrayı böyle sonradan farkederim. Bana sorulsa böyle bir soru, en fazla, "söylemek istemiyorum" derim. Zaten pek de saklanacak bir şeyim olmaz, sorulunca söylemeyeceğim neyim var şimdi onu düşündüm mesela, yok.
Cevabı aldığımı ve doğru olduğunu varsayıyorum. O zaman da şöyle bir durum doğuyor; bu cevabın geçerlilik süresi. Malum zamanlar, düzenler, fikirler, cevaplar sürekli değişir. Bugün doğru olan yarın "belki", bir başka gün yine doğru, ya da, bu defa yanlıştır. O kadar değişiklik olur mu peki? Neden olmasın, olmasa canımız bu kadar yanar mıydı, peki?
İlkokul dörtteydim sanırım, o vakitler çok yakın olduklarını bildiğim iki arkadaşımdan biri bana -sanırım- en yakın arkadaşı olarak beni gördüğünü söylemişti. Çok emin değilim hadisenin detaylarından, iki sevgiliden birinin gelip bana ilan-ı aşk etmesi gibi bir şeydi işte, şaşırmıştım, dün aynı şeyleri ona söylemişti belki, bugün bana söyledi. Yarın yine ona söyleyecek. Ya da, bir başkasına. İki sene sonra bunu hatırladığımda şöyle düşünmüştüm: "O zaman söylediklerine bakarak şimdi onun yanında olsam, olmaz, değil mi? O zaman, o zamandı, şimdi başka". Dahası, bunda garip bir şey yoktu. Bu, soğuk ve katı bir farkındalıktı, ya da "farkediş". Bu farkındalığın da daha sonra tedirginlikten başka bir faydası olmadı. Farkında olmak, değişmesinden endişe duyduğum şeylerin bir gün değişmiş olduğunu daha kolay kabullememi sağladı, fakat, daha kolay atlatmama pek yardımcı olmadı.
Yine de -hala- sorular soruyorum, cevapların değişeceğini bile bile, değişmeyeceği ihtimalini de bilerek; sözler duyuyorum, unutmak üzere.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
