Pazar, Ocak 27, 2008

tam buradayım

Yine bir iyi ki doğdum günü, bu defa 25 oldum.

Sayılara takılacak değilim, "çeyrek asrı devirdik görüyor musun Fikri..." fakat şaka maka çeyrek asrı devirmişiz. Ne olacaksa asır devirmekle, merak ediyorum saman gibi geçmiş bir asrı devirsen ne olacak?

Zira asla "yaşlarım"a alışabilmiş değilim, "ben 17 yaşındayken" diye hatırlamıyorum hadiseleri, hesaplayarak yaşla bağdaştırıyorum sonra. Hele 21'den sonra daha bir garip, mesela 23 çok büyükken ne ara 23 oldum, 24'ken nasıl bir 24 oldum; ya da insan nasıl bir 22 olmalıdır bilmiyorum. 30 güzel ama bak, nasıl bir 30 olabilir insan, bu konuda fikrim var, 27 hakkında da var.

24 saatlik gün bazen insanın vücut saatine uymaz ya, vücut saati günü kendine göre başlar ve bitirir. Bunun gibi insan da yaşına göre değil yaşadığına göre büyüyormuş. Bazı seneler yaprak kımıldamazken bazı sene içinde 2-3 yıl birden atlayabiliyormuş.

10 yaşında, sanırım bildiğim, kendim tecrübe ettiğim ilk ciddi şeyi öğrendim, daha doğrusu keşfettim; insanların duyguları, düşünceleri sürekli değildir, ne sana, ne bana, ne kimseye karşı. Ağaç bile bıraktığın gibi durmuyor, o mu duracak?

12 yaşındayken bir gün, okula bisikletle gittiğim günlerden bir gün, bisikletle dönerken, boş yolda, "hayat hep böyle zor mu?" dediğimi hatırlıyorum. Fakat o gün ne olduğunu asla hatırlamıyorum, bayılırmışım böyle koca koca laflar etmeye, yazmışım da üstelik bunu bir yerlere. Bundan sonra büyük laflar etmemeyi öğrenmeliydim, öğrenemedim.

15 yaşında, her teneffüste tuvalete beraber gidip saçını başını düzeltecek birisiyle çift halinde gezmiyor olmanın bir eksiklik olmadığını öğrendim.

16 yaşında, anlatılanla anlaşılanın aynı olmayabileceğini öğrendim. Kendini anlatmak, kendini doğru ifade diye bir şey varmış, öyle gelişine olmuyormuş. Adamı şey sanıyorlar sonra maazallah.

16 yaşındayken duyduğum en güzel şey, bir arkadaşın söylediği "gecenin en karanlık olduğu zaman, sabah olmasına en yakın zamandır." sözüydü. 16 yaşında, herkes bir anda giderse neler olacağını öğrendim. Bu yüzden bi daha yemezler.

Yine yaş 16, kız denen yaşam formunun ağır adımlarla, zerafet içinde yürüyen, rüzgarı parfüm kokan, genç kız ve pop müzik dergileri biriktiren bir şey olmasa da olabileceğini öğrendim. Hiphopçı tipi kız vaa, metalcisi vaa, kabadayısı vaa, arabeskçi alamancı vaa, vaa oğlu vaa...

17 yaşında son derece yavşak ve zevzek birtakım ilişkilere birinci dereceden şahit olarak yazıldığımdan "nalet olsun erkek denen şeyle başka bir şey yapılmıyor mu ulan" deyip varoluşuma isyan ettim, bu sebepten uzun yıllar potansiyel sevgililerin ensesine tokat, kulağına fiske attım.

"En iyi arkadaş, ihtiyacın olduğunda hiç yanında olmayan şeydir." - 17 yaş. Üstelik bunu kullandım kaç sene sonra, onaylayan bile çıktı. Doğru öğrenmişim demek ki.

18 yaşında soyutlanmayı öğrendim. Bilfiil içinde olduğum her şeyin aynı zamanda dışında olmayı becerebildim ki, istemediğim anılar pek siliktir.

19 yaşında işler ne kadar "messed up" olursa olsun, o "mess"i paşa paşa temizleyeceğimi öğrendim. Hem de en başından başlayarak. Birine gidip, "burayı çok karıştırdım ben, yardıma ihtiyacım var" demenin bir faydası olmayacağını öğrendim, ve birisi "bak bu defa seni kurtarıyorum ama bir daha bu kadar karıştırma" deseydi bunu öğrenemeyecektim. Bazı tecrübeler olması gerektiğinden pahalıya mal oluyorsa o insanın kendi salaklığıdır.

Aman iyi ki öğrenmişim, bu yüzden "yardım isteme güdüsü"m güdük kaldı.

21 yaş, hiç bitmez denen biter, asla olmaz denen olur. Olabilir, öğrenmek lazım bunu. Şaşkınlık, bir "dönem" adıdır.

23 yaşında, birilerinin gelip birilerinin gittiğini farkettim, düne kadar hiç tanımadığın birisiyle bugün neler konuşuyor olduğuma şaşırdım. İnsan, arkadaş falan, ne çok yakınında durulası, ne çok uzağında olunası bir şey. Güvenli bir mesafede durulursa, çok da sevilesi bir şey.

ve dönüp bir bakınca, sonun başlangıcı denen şey doğruymuş, olabilirmiş, onu öğrendim.

Yine 23, olan biten, insanın üzerinden su gibi akıp gidebilirmiş. Taşın üzerinden akan su gibi ama, odunun değil. Su odunu çürütür ama taşı sadece aşındırır, içine işlemez. Her sabah, temiz bir dimağ, hınçsız-hırssız bir zihinle, bomboş uyanılır, bazı günler de bir tortu hissedilebilir, "bu ne ola ki" denebilirmiş.

Ufacık bir söz insanın kalbine kalbine gelir, titretirmiş; insanın hayatını değiştirebilecek başka şeyler, gönlünün ucuna bile değmez, bir kıpırtıya bile sebep olmazmış - buna bir isim koyamadım ama bunu öğrendim.

24 yaşına kadar, "niyet insanı kurtarır" sanırdım, kurtarmadığını öğrendim. Ne niyet, ne emek. İyi niyetler de, verilen emek de sırası geldiğinde orada bırakılıp gidilmeli. Mümkün mertebe çabuk, olay yerinden uzaklaşmalı, uzaklaşılırken de unutmalı.

Yine 24, baya, bildiğin kadınım ben yahu - bunu öğrendim.

Seneye de bekleriz, hatırlayıp kutlayanlara, bilhassa bu yaşımın en güzel hediyesi Elif Ece'ye teşekkür ederim.

Cuma, Ocak 18, 2008

çizgi oyunu

Doğru, tek boyutlu, iki yönde sonsuz uzunlukta noktalar kümesi. Dümdüz bir çizgi ile ifade edilir, uzayda tek boyutludur, zamandaki durumunu bilmeyiz.

Doğrularla dolu bir uzayda her bir doğru-çizgi, başka doğru-çizgilerle kesişmiştir vaktiyle. Fakat doğru-çizgi, tarifi gereği, bir başka çizgiyi sadece bir defa keser. Sonra, bir daha asla görüşmemek, kesişmemek üzere ayrılırlar. Her bir çizginin bedeni kesiklerle doludur; kesilen çizgi, bir başkasını kesmiş, öyle ki, kim kimi daha çok kesti muhasebesi yapmak imkansız hale gelmiş.

Birbirini kesmeyen çizgiler, paralel olanlar. Asla buluşmayacak, asla kesişmeyecekler. Ya da birbirlerinin üzerinde kaybolmuşlar - asla ayrılmayacaklar. Paralel çizgilerin garip durumu da bu.

Her hayat bir çizgi olsa, ve uzay-zaman'dan sadece zamanda bir boyut sahibi olmayı seçmiş. Uzayda boyutsuz, ve hareketsiz. Çünkü aynı kişi, aynı gözler, aynı hayat, aynı hisler - neredeyse.

Halbuki çizgi, hem de hayat çizgisi, "doğru" değil. Dosdoğru bir hayat çizgisi demek, heyecanları, inişleri, çıkışları, hataları olmayan hayatlar demek. Halbuki, hayat çizgisi ağaç dalları gibi tasvir edilmeli. Ama çatallanmayan ağaç dalları gibi, "asla hepsine birden sahip olamazsın"lı, keskin köşeli, tercihlerin izleriyle şekillenmiş olmalı. Hem uzayda, hem zamanda, kişi dalga dalga çünkü; aynı kişi de olsa, aynı değil, hiçbir an, fikri, duruşu, zihni, aynı değil.

Hem ağaç dalı çizgiler daha çok kesilse de, daha çok kesse de, yine, yeniden aynı çizgiyi kesebilir. Kesmeyebilir de. Ağaç dalları, yan yana, koyun koyuna ilerleyebilir, paralel olabilirler, tabii olmayabilirler de. Ve paralel ağaç dalları, hep paralel kalabilir, ve tabii asla kesişmemek üzere ayrılabilirler de.

Neticede, eğri büğrü çizgilerdir işte.

Pazartesi, Ocak 14, 2008

sizi unuttuğuma şaşmamalı

Çok da meraklı sayılmam, ama merak ettiğim, öğrenmek istediğim şeyler oluyor.

Ansiklopediden kitaptan öğrenilmeyen şeylerden bahsediyorum. Zaten onları "merak"sız öğrendiğimizden, hani motivimiz merak olduğunda "bilgi" küçümseniyor gibi olduğundan, o tarz meraka "öğrenme isteği" deniyor.

Merak, dedikoduya, söylenmeyene, "özel"e, saklanana duyulan şeydir, öyle biliriz. Ben de şimdi farkettim, "merak ettiğim şeyler var" derken kitapta yazanları değil daha "beşeri" mevzuları öğrenme isteğini kastettiğimi.

İşte böyle bir şeyi öğrenmek için sorular sorarım ben. Çünkü bunları öğrenmenin en doğru yolu alakalı kişiye sormaktır. Ama genelde öyle yapılmaz. Mesela, davranışlar takip edilir, vücut diline bakılır, dolaylı sorular karşısında verilen cevaplar analiz edilir, tuzaklar kurulur; yani değişik şartlar oluşturularak deneğin bu şartlar altındaki davranışı incelenir. Tuzak dediğim bu. Çünkü doğrudan sorarsak merakımızın ayıplanacağını düşünürüz.

Dolaylı yollar istemsiz davranışları/sözleri getireceğinden, belki muhatabın cevap vermek istemediği sorudan kaçmasını, cevabın saptırılmış olmasını engelleyip doğrudan sonuca ulaşmayı sağlayabilir. "Dolaylı" yollarla "doğrudan" bir sonuca ulaşmayı, ulaşma ihtimalini anlatarak şahane bir hava yakaladım mesela şu an.

Halbuki bu dolaylı sorular, yapay şartlar ile alınan cevapların yorumlanışı çoğunlukla fiyaskodur. İnsanın kendi bile çok zaman ne düşündüğünden, daha doğrusu neyi niçin, ne düşünerek yaptığından emin değilken bütün bunlardan doğru neticeler çıkarabilmek zordur. Dahası, bu bilgilerin doğruluğunun tespiti imkansızdır.

Bana göre en güzeli, alınacak cevabın geçiştirme, saptırma, doğru, yanlış olma ihtimallerini de gözeterek, yine de, doğrudan sormaktır.

Böyle durumlarda, zor sorular karşısında, cevap vermek istemediği sorular karşısında, şık manevralarla hem yeteri kadar bilgi içermeyen cevaplar vermek, hem de bunu farkettirmeden konuyu başka yönlere çekmek bir yetenek olmalı. Bir zaman sonra hatırlarım çünkü, "sordum tabii, sordum bunu. ne demişti?" Hiçbir şey dememiştir, ben de o şahane manevrayı böyle sonradan farkederim. Bana sorulsa böyle bir soru, en fazla, "söylemek istemiyorum" derim. Zaten pek de saklanacak bir şeyim olmaz, sorulunca söylemeyeceğim neyim var şimdi onu düşündüm mesela, yok.

Cevabı aldığımı ve doğru olduğunu varsayıyorum. O zaman da şöyle bir durum doğuyor; bu cevabın geçerlilik süresi. Malum zamanlar, düzenler, fikirler, cevaplar sürekli değişir. Bugün doğru olan yarın "belki", bir başka gün yine doğru, ya da, bu defa yanlıştır. O kadar değişiklik olur mu peki? Neden olmasın, olmasa canımız bu kadar yanar mıydı, peki?

İlkokul dörtteydim sanırım, o vakitler çok yakın olduklarını bildiğim iki arkadaşımdan biri bana -sanırım- en yakın arkadaşı olarak beni gördüğünü söylemişti. Çok emin değilim hadisenin detaylarından, iki sevgiliden birinin gelip bana ilan-ı aşk etmesi gibi bir şeydi işte, şaşırmıştım, dün aynı şeyleri ona söylemişti belki, bugün bana söyledi. Yarın yine ona söyleyecek. Ya da, bir başkasına. İki sene sonra bunu hatırladığımda şöyle düşünmüştüm: "O zaman söylediklerine bakarak şimdi onun yanında olsam, olmaz, değil mi? O zaman, o zamandı, şimdi başka". Dahası, bunda garip bir şey yoktu. Bu, soğuk ve katı bir farkındalıktı, ya da "farkediş". Bu farkındalığın da daha sonra tedirginlikten başka bir faydası olmadı. Farkında olmak, değişmesinden endişe duyduğum şeylerin bir gün değişmiş olduğunu daha kolay kabullememi sağladı, fakat, daha kolay atlatmama pek yardımcı olmadı.

Yine de -hala- sorular soruyorum, cevapların değişeceğini bile bile, değişmeyeceği ihtimalini de bilerek; sözler duyuyorum, unutmak üzere.

Pazartesi, Ocak 07, 2008

şiir üzerine

"Aptalca sözler, aptalca, aptalca incitici sözler." diyordu Mrs. Bowles, "İnsanlar neden insanları incitmek ister? Dünyada yeterince incitecek şey yokmuş gibi, insanlara böyle zırıltılarla eziyet etmek zorunda mısınız?"

Salı, Ocak 01, 2008

mukadderat

"vayamunakoyyim, neler yapıyorlar" diyorsun, değil mi?

Şaşıyorsun, neler biriktirmiş adam, nasıl bir imbikten geçirmiş biriktirdiklerini de bunları çıkarmış ortaya.

Neler yazmış, yazdırmış.

Mutlu mu dersin? Yok canım, bir ezük teranesidir gidiyor.

Mutsuz mu dersin? Yok canım, hele bir dene sormayı, nasıl da çekinmeden acıtıyor.

Pazartesi, Aralık 31, 2007

bugünlük

Galiba ilk defa, gerçekten dinlemek istemiştim. Haklı çıkarmaya, iyi hissettirmeye çalışmadan, sadece dinlemek istedim. Huzur verebilir miyim bilmem, ama huzurla dinleyebilirdim.

Salı, Aralık 25, 2007

mimli post

Garip bir çekingenlikle, bir yerlerden aparttığım bu soruları cevaplayacağım şimdi.

Çekiniyorum. Kendimi, üzerime vazife olmayan bir işe karışmış gibi hissediyorum; bana sorulmamış, sorulduğunu ispat edemeyeceğim soruları alıp, bana sorulmuş, benimmiş gibi cevaplamaya kalkıyorum. Cevaplarımın belki kimseyi ilgilendirmediği bir konuda sorulmuş soruları, ilk defa bir günah işliyor gibi ikiyüzlü bir çekingenlikle buraya ekliyorum. Sebebini sanırım cevapları yazdıktan sonra belirteceğim.

1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

-- Geç saatlere kadar uyanık kaldığım, ama gün aydınlanmadan yattığım zamanlardan birinde yine saçma sapan bir şeye kafayı takmış, internetin derinliklerinde salak ve saplantılı bir seyahate çıkmıştım. Hiç durmadığım için aramaktan yorulduğumu da farketmemiştim, aradığım şeye çok yaklaştığımı mindsay denen bir yerde keşfettim. Son derece mantıksız bir şekilde ifade ettiğim maceranın bu bölümü gerçekten de çok belirsiz, bende kokuya benzer bir duyguya tekabül ediyor ve bu yüzden pek tarif edemiyorum. İşte bu mindsay altında blogger'a göre daha basit, bana göre çok kullanışlı bloglar barındıran bir yerdi. Community olarak beş para etmezdi, ayrı. Ama yine de bu ilk blogumu çok sevdim ben, kişisel "publishing" olarak çok aktif olduğum bir dönem olmasa da bu blogu açtığım tarihi alabilirim sanırım; 25 ocak 2004. Düzenli post'lar ise ekim 2004te başlamış. Anlatmak isteyip dinletemediğim bir zamanlar blog yazmak çok işimi görmüştü, dağlara taşlara bağırmak gibi. Sonraları, defterlere yazdığım, aklımın köşesinde biriktirdiğim şeyleri blog denen yere yazarsam daha derli toplu durur diye düşündüğümden, yazmaya devam ettim.

2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

--Yazdıklarımın belli bir çizgide değil ama belli bir "biçim"de olmasını gözetiyorum. Çizgiden kastedilen nedir anlayamadım ama ben biçim derken neyi kastettiğimi anlatayım: geniş zamanlı şeyler yazmaya, cevabını bulamadığım soruların etrafını kazmaya çalışıyorum. Edilgen cümleler kurmaya gayret ediyor, uzay-zamandaki bütün "ben"leri ilgilendiren şeylerle iştigal etmeye çalışıyorum. Bir çeşit topluma oynuyorum, o toplumun tarihini, gelişimini, yaşadıklarını irdelemeye filan çalışıyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum diyemem, hayır. Bazı şeylerin birikmesini, gelişmesini, olgunlaşmasını bekliyorum yazmadan önce. Yazılmaya hazır olunca o haber veriyor.

3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

--Gün içinde "blogum geldi" gibi bir alarmım yok, hemmen acilen bir şeyler karalamam gerekirse onları defterime ya da bir text editöre yazıyorum. Uçuşan cümleleri blog yazısı yapmıyorum bir zamandır, ama tekrar yapabilirim de. Bir şeyden feragat etmeme gerek kalmıyor, uykudan, bazen.

4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

--Artan bir bekleyiş olduğunu, daha doğrusu blogum için bir bekleyişin olduğunu sanmıyorum. Çoğunlukla kendim yazıyorum, kendim okuyorum. Beni okuyanlara seslenmek, onlarla hasbihal etmek, bazı konularda fikirlerini almak ya da sorularımı onlara sormak, beraber düşünmek gibi sosyal amaçlarım yok. Bilakis, yazdıklarımın çoğu tartışılmaz ve "dediğim dedik"tir. Zaten bir süredir üzerinde düşünüyor olduğumdan, yazdığım genellikle o konudaki son fikrimdir. Bunun üzerine "iyi güzel diyorsun da paşam, şunu nasıl çözeceksin o vakit" diyeni dövesim gelir.

5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

--Mümkün mertebe uzun bir süre. Burada bir çeşit tarih, bir bilinç yazıyorum ve işe yaraması için uzun süreli olması daha iyi olur. Uzay-zamandaki "ben"ler var ya, onlar bir toplum mesela, bir küçük toplum modeli. Tabii ki insanın kendinden toplum olmaz; ya da bütün o fikirlerinin her birini içinde yaşayan bir "kişilik" gibi görmesi sağlıklı olmaz ammaa dün-bugün-yarın sürecek dertlerimiz var. Önce kendimi kurtarayım, dünyayı sonra sevgiye boyarız.

Neden blog yazdığımı, ne zaman bırakacağımı elbette biliyorum, ve bunları kendime söylememin bir faydası yok. Bir zaman sonra açıp okuduğumda da benim için bir şey ifade etmeyecek, yani gerçekten, "birileri okusun" diye cevaplandı bu sorular. "Kimse okumasa da olur" iddiası olan bir blog için ironik bir post oldu, bir çeşit başkaldırış mesela: "blog kendini artık okutmak istiyor!" Neyse ki sanatçı ruhlu falan değilim...

Pur beni mimlemiş, ama pur'un blogunda artık o mim yok. Çünkü ben ona, blogumun bir communitynin parçası olmasını sevmediğimi, insanların önüne çıkıp kendini okutmasını istemediğimi, zihnimin kıvrımlarından dökülen ıvır zıvırı öyle herkesin önüne kolay kolay atmayacağımı söyledim. Dahası, bunun yeni insanlarla tanışmak için hiç de iyi bir fikir olmadığını düşündüğümü de söyledim. Bütün bu mimler, bu bağlantılar ve birbirine bağlanmışların kendilerini ifade şekilleri, "haydi bloggerlar halay çekelim" organizasyonları başımı döndürüyor dedim. O da mimi kaldıracağını söyledi. Halbuki ben bunları mimi kaldırsın, beni oyunlarından çıkarsınlar diye söylememiştim. Oyun oynamasını bilmeyen bir çocuğum ben, bu yüzden de hiç başkalarıyla oynamam. Bir anda, bir sürü çocuğun dünyasının içinde kendi dünyamın parçalarını kaybederim diye korkarım ama, oynamamı isterlerse reddedemem. Anlatmaya çalışırım ama kavgacı ve laf ebesi olduğum için "anlaşmak"ta da çok iyi değilim. O yüzden, çıkardılar beni oyundan, ama ben bir oyun daha öğrenmiş oldum.

Çarşamba, Aralık 05, 2007

küçük şeyler

Küçük şeyler insanı diye bir prototip çıktı. Daha çok yaygın değiller ama kendilerini gizliyorlar sanırım, kabullenilme aşamasındalar. Yakında şu "çılgın", "deli", "cadı"lar gibi afişe edecekler kendilerini fakat biraz zamana ihtiyaçları var.

Adı üstünde, küçük şeyleri seviyorlar. Nasıl desem, "Onun adı Damelie Poulain, yağmurdan sonra çıkan sümüklü böcekleri, tırnağının kenarındaki etleri ve yeni açılmış meyve suyu kutusunu bardağa boşaltırken çıkan sesi seviyor." tarzı, genellikle şirin ve zararsız insanlar. "Aaa evet lan" diyebileceğiniz onlarca şeyi sıralayıverirler, günlük hayatın detaylarına olan saygıları sebebiyle alkış toplarlar.

Benim de sevdiğim öyle küçük şeyler var ama, bir ortama girip "Merhaba, ben Denemeci Paşa, servis tabağında kalmış bıçak izlerini severim bebek!" demek de hiç aklıma gelmez.

Mesela şeyi severim ben; konserlerde şarkı arasında mekana seyirci uğultusu hakimdir, grup şarkıya -bazen uzunca- bir giriş yapar ama kalabalık bu şarkının ne olduğunu bi süre anlamaz, anladığında, özellikle de hit bi şarkıysa uğultu deli gibi yükselir, alkışlar ıslıklara karışır, heyecan coşku falan tavan yapmıştır. İşte onu severim.

Pazartesi, Aralık 03, 2007

ezüklerin efendisi

Şu hayatta "ezük" görünmem gerektiğini birisi en başta söylemiş olsaydı, onu herhalde dinlemezdim. Zaten bu yüzden "genç" ya da "toy"uzdur. Söz dinlemeyip her şeyi başımıza gelmesini bekleyerek öğrendiğimiz için. Yani tecrübe ettiğimiz, bir başka deyişle "deneyimlemeyi" tercih ettiğimiz için.

İşte ben de, söz dinlemez bir genç ve söz dinlemez bir ukala olduğum için; dahası, sosyal hayatta ukala olmanın ezik olmaya göre daha "feasible" olduğunu düşündüğüm için yoluma "just the way i am" olarak devam ettim. Ve bugün dişlerimi fırçalarken bir şey keşfettim.

Bir insan gerçekte neye sahip olursa olsun, kendisinin gerçekten bir ezik olduğuna, zavallı bir hayatı olduğuna, duygusal olarak incinmiş olduğuna başkalarını inandırırsa daha az engellenir. Daha az engellenmek, aslında zayıf bir tanımlama. Normal şartlarda -alamayacağınızı bildiğiniz için- istemeye bile cesaret edemeyeceğiniz şeylere sadece "ezük" görünerek, sahip olabilir. İmkanları sağlayabilecek olanlar, -sadece zavallı olduğunuz için- sizi mutlu etmeye çalışırlar, bir çeşit "denge" kurmaya çalışırlar, fırsat eşitliği sağladıklarına inanırlar; bu, üniversite sınavlarındaki ek puan uygulamasının sosyal hayattaki karşılığıdır.

Sosyolojiden -ya da psikolojiden- anlayanlar belki daha iyi bilirler ama, halk oylaması ve jürili yarışmalarda, o hafta jürinin "ezdiği" yarışmacının oylarının yükselmesi de bu "mazlumu koruma" tavrıyla ilgili olabilir. Oy kullanan seyircinin elinde, birisine bir imkanı sağlama kudreti vardır ve tercihini mazlumdan yana kullanır. Benimkisi ispatsız bir gözlem, belki de basitçe, bir atış. Yanlışsam düzeltilsin. Fakat eğer yanlış olsaydım bunun tam tersi durumların çalışmıyor olması gerekirdi. Mesela uzun boyluların da korunması, iri yarı olanların da kolayca mazlum olabilmesi, zengin çocukların daha çok şefkatle muamele edilmesi gerekirdi ("zengin çocuklar öğretmenlerinden ve müdürlerinden hep şefkat görür zaten" diyenler, ezük görünerek kazanabileceklerini asla anlamayacaklar bu arada.).

Şu hayatta, akıllıca davranmadığımı düşündüğüm bir sürü konu var. Çenemi tutmayı bile yeni yeni öğreniyorum. Ayrıca, sadece öyle istediğim için yaptığım ve doğru olmadığını bildiğim şeyler de var. Saçma sapan bir güç takıntısına sahip olmak gibi. Kimseye anlatmamak, kimseye güvenmemek, kalelerin etrafına hendekler kazmak gibi. "İyiyim" derken yalan söylediğimi bilmek, buna alışmaya çalışmak gibi. İlişkileri kurarken bir gün çekip gittiklerinde neler götürebileceklerini hesaplamak gibi. Halbuki bu kadar "güçlü" olmaya kimsenin gücü yetmez, ve böyle görünmenin de kimseye faydası yoktur. Her işini kendi yapabiliyor olmak zaten bir illüzyondur. Bir de üstüne başkalarını buna inandırmak hayatı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Çarşamba, Kasım 21, 2007

hafıza birimi cinsinden hayatın kıymeti

Dünden önceki gün olmalı, çünkü pazartesiydi. Her sabahki gibi, yine üsküdar-beşiktaş motorunda, bu defa dışarda, "boğazın serin suları"na bakıyordum. Ona deniz denmeli mi bilmiyorum, boğazın serin suları işte. Serin ve gri bir sabahta şahane bir yeşil rengi olan, bazen serin, gri ve yalnız bir sabahta dümdüz olan, aydınlık sabahlarda masmavi, her sabah, ıssız, su-lar. Haritada bakıldığında ufacık, ama içinde kaybolunacak kadar büyük ve derin sular. Bir noktasına gözleri dikip o noktada kaybolmayı düşünürken gerçekten kaybolabileceğim sular.

Metaforunu seveyim, öyle değil de gerçekten kaybolsaydım mesela orada, ya da, o sırada birisi motordan düşüverseydi sulara? Suyun görebildiğimiz bir yerinde, bir noktada, kaybolsaydı, ne olurdu? Bir motor dolusu insanın gözünün önünde bir trajedi olurdu. Muhtemelen tanımadığı bir sürü insan, onun kayboluşuna şahit olmuş olurdu. Onun için üzülürlerdi, çünkü tanımasalar da o bir insandı. Onu sevmeseler de onun için üzülürlerdi. Çünkü bir insan hayatının yokoluşu, başka insanlar için üzücü bir şeydir. Tanıdık bir hayatın yokoluşu ise, insanlar için daha üzücü bir şeydir. Yokolan, o hayatın aynı zamanda kendi hayatlarıyla da kesişmiş kısmıdır. Tanıdık bir insanın ölümüyle, insan, kendi hayatından ve tarihinden bir parçayı da kaybetmiş olur.

Şimdi bu adam, bir motor dolusu tanımadığı insanın önünde değil de bir motor dolusu tanıdığı insanın önünde suyun bir noktasında kaybolsaydı, o insanlar hem bir trajediye hem de hayatlarının bir bölümünün yokoluşuna şahit olacaklardı. Bu, sadece haberi almaktan biraz daha kuvvetli bir anı.

İki durumda da insanlar üzülüyor, şahit olanlar, tanıyanlar, tanımayanlar, duyanlar, bilenler, bir hayatın yokoluşuna üzülürler. Yeraldığı bütün hayatlar, bulunduğu hatıralar ve dokunduğu tarihler artık eksiktir. O kişi, bu evrenden ve yer edindiği hafızalardan bir şeyler eksiltmiştir. ve bunun yerine, insanlar üzülür. Ne kadar çok kişi tanıdıysa, o kadar çok kişi üzülür. Ne kadar çok kişi üzüldüyse, adeta o kadar çok değerlidir.

"İnsan kıymeti", ölçülebilir bir şey midir bilmiyorum. Bir hayata değer biçilmeli midir bunu da bilmiyorum. Kimsenin hayatı kimseden kıymetli değildir diye bilinse de, öyle olmadığını, en azından öyle hissetmediğimizi herkes bilir. Birisi öldüğünde de benim aklıma ilk olarak bu gelir.

O sabah, bir motor dolusu insanın önünde, suyun görebildiğim bir noktasında kaybolsaydım insanlar ne hissederdi bunu merak ettim. Gözlerinin önünde bir hayatın bitişi karşısında etkilenir, belki üzülürlerdi, ama hayat yine de onlar için devam ederdi. Pek azı da bunu ertesi günü düşünüyor olurdu. Düşünüp düşünmemeleri ya da üzülüp üzülmemelerinin de bana bir katkısı olmazdı ama, bu "sosyal" ölümlerin bir çeşit dinamiği olmalıydı; ölen tarafta, seyreden tarafta bir karşılığı olmalıydı.

O sabah ben bunları düşünürken, bir gece önce üsküdar-beşiktaş motorundan atlayan birisinin varlığından da haberim yoktu. Akşama doğru öğrendim, buna şahit olan bir motor dolusu insanın da pek azı bundan haberdar olabilmişti. Haberdar olabilenlerin elindense bir şey gelmemişti. Ve tanıyanlar dışında pek azımız bunu ertesi günü hatırlıyordu.

Perşembe, Kasım 08, 2007

televizyon seyrediyorum

mtv: top 10 at ten, mor ve ötesi. mtv türkiye ya, artık öyle. Bu Mor ve Ötesi adını ilk defa Selim'in bilgisayara topladığı abuk subuk mp3lerin arasında görmüştüm. Ne güzel ismi varmış dedim, bir iki şarkıyı dinledim, sarmadı. "Ne dandik grupmuş lan" dedim, o günden sonra da Mor ve Ötesi, adı güzel kendi dandik bir grup olarak aklımda kaldı. Ta ki, Bir Derdim Var'ı dinleyinceye kadar (sonradan orospu oldu şarkı, ama erken keşfetmişim yine de, saçma sapan gururluyum.)

Gitarist mesela, yapısı itibariyle, elindeki aletin tabiatından gelen de bir karizmaya sahiptir ya; işte o haliyle dahi durumunu kurtaramayan karizma fukarası gitaristler var. Biri Mor ve Ötesi'nin gitaristi. Gitarı tutuşunda meymenet yok be adam. Bi insan böyle mi dürtercesine enstruman çalar, böyle mi vücut dilinden noksan olur. Anlayamıyorum seni.

Bir başka kanalda Mirkelam'ın çıkış şarkısı, şu siyah-beyaz videosu olan. Hani koşuyor bir yandan, bir de şarkı söylüyor arada. Ne güzel yapmışlar dedim, "eskiden zerafet varmış teeey teyyy" diyesim de geldi. Tüller ardında yataklar, beyaz çarşaflar arasında "melek" yüzler, siyah "masumiyet" makyajlı gözler, tüylerine kadar seçebildiğim kadın sırtı görmekten tiksinmişim. Aşk denince, özlem denince, "gittin gelmedin acı çektim kahroldum" diye mızmızlanan heriflerle ürpermiş sırt tüyleri gözümü alan narin tenli kadınlar klişesinden bunalmışım. Mustafa Sandal'ın kaslı olmadığı günlerde Türkçe pop sanki bir bambaşkaydı, o zamanlar Beyoğlu'na kravatsız çıkılıyordu ama yine de bambaşkaydı... (değil mi mirim?)

Karizma fukarası dedim de aklıma geldi. Tan Sağtürk'lü coffee mate reklamı var ya, aha bi karizma fukarası da Tan Sağtürk. "Bir ünlü, bir ürün" diye adlandıracağım bu ultra basit ve geleneksel reklam formatında bir adet ünlü alınır, hayatında o ürünü nasıl kullandığını falan basitçe anlatır. Seyirciye de, bilmiyorum ne mesajı verilir. Yüzünü televizyonda gördüğüm birisi kullanıyor diye tercih ettiğim bir ürün olmadı, o yüzden mesaj konusunda da kafa yormasam daha iyi. Tan Sağtürk malum, dans ediyor mesleği üzre. Sonra çok yorulup "ah bir mola vereyim" diye kenara çekiliyor. Kahvesine kafimeyti karıştırıp orgazm olduktan sonra "ben kahvemi kafimeytli içiyorum" diyor ki yanaklarındaki tatlı pembeliğin sebebi karıştırılmasın, bizzat kafimeytten bilinsin. Şimdi al bu plot'ı bir başka ünlü ile yap, hatta o da dansçı olsun ama bu kadar mı kolpa olunur arkadaş? Yaptığın dansın hiçbir özelliği yok Tan Sağtürk, her tarafından basitlik, klişelik akıyor. Attıramadın mı iki afili figür, bulamadın mı daha güzel bir müzik? Yürüyüşün karizmadan yoksun, duruşun sanatçı duruşu değil. O sert hareketlerin, o yumuşacık kahve tadına gitmemiş. O yandan yandan bakışların, kahveyi nasıl sevdiğini tarif edişin beni koşarak kafimeyt almaya göndermedi Tan Sağtürk. Sayende kafimeyt ezik bi ürün oldu gözümde. Bu kadar.

Bir başka kanalda, "alıcam kırbacı vurucam beline keh keh" diyen çocuk vardı. Türk sinemasının sezercikten ahmetçik'e bütün sinir bozucu karakterlerini içeren bu filmin adı "Öksüzler"miş.

Her kanalda bir altın takı tokmak markası sponsorluğunda aşklı, acılı, hafifinden entrikalı dizi, prime-time'da zappinge çıkmaya korkar oldum. Televizyon seyretmeyi bırakmak isabet olmuş, televizyonu çok seyrettiğim zamanlar Hülya Avşar hamileydi. Kızı diyorlar bir tosuncuk, ben görmeyeli piyasaya o çıkmış (zaplaya zaplaya magazin pirogramlarının arsasına geldim).

Yine Mor ve Ötesi, bu defa Uyan. Uyan'ın bir animasyon videosu var, Rus yapımı olduğunu duymuştum bir yerden. Aynı dönemde Dönüş diye Rus yapımı bir film seyretmiştim, aklıma hep o gelir. Bir de TRT2'de pazarları Pazar Konseri döneminde bazen yakalayabildiğim garip animasyonlar. Hani çizgifilmlerin komik olması gerektiğini düşündüğümüz zamanlar. Hele bir tanesi vardı, hikayesi yoktu ama o çizgileri görsem bugün, kesin hatırlarım (gerçekten pis bir hafızam vardır) .

Yeter Mor ve ötesi, "şirket mirket anlamam" deyu deyu çığırıp plazalarda klip çekmişsiniz. Plaza insanı zombiler yapmışsınız kara kara gözleri var, zombi zombi yürüyorlar koridorlarda. İroni de olmamış, hiciv de olmamış. Dikkatimizi çekmeye çalıştığınız "gerçekler", sizi dinleyen bebelerin üniversite hayallerinin sonunda gelebilecekleri en iyi noktayı gösteriyor. Onlar bir gün plaza insanı olduğunda siz de Erkin Koray gibi nostaljik birer kahraman olmaya mı oynuyorsunuz bilmiyorum, bilemiyorum. Kötü mizansenin hoş görülecek başka bir tarafını bulamadım.

Küçük sevgiliniz hakkında başka bir gün konuşalım. Yoruldum.

Cumartesi, Kasım 03, 2007

anlamsız yazı

Birkaç zaman önce falımda "bu aralar elektronik alet edevattan yana hiç şansınız yok, bi süre ellemeyin böyle şeyleri"gibi bir şey çıkmış olsaydı, şu an fala inanıyor, falsız kalmıyor olurdum.
Peki benim falımda ne çıkıyor? Acayip yollar, uçurumlar, halay çeken insanlar, kimliği belirsiz bilgeler... Küçükken birkaç defa gördüğüm, aklımdan çıkmayan bir rüyayı hatırladım şimdi. o ara pek sık görmüştüm, kaç defa olduğunu hatırlamıyorum. Hatta resmini de yapmıştım, belki biraz da o yüzden hala hatırlıyorum. El ele tutuşmuş çocuklar... çocuk halayı...

Rüyada "deja vu" diye bir şey var mı acaba, bir bilene sormak lazım. Ben aynı rüyayı defalarca gördüğümü söylüyorum mesela, ama, bakalım gerçekte öyle mi? Dün gece bir tane daha gördüm böyle deja vu rüyası. Bu defa rüya tıpatıp aynı değildi ama, daha önce gittiğim bir mekana tekrar gidiyordum. Yine aynı yollardan geçiyorum. Mekan şimdi daha bakımlı, düzenlenmiş filan. "Daha önce de rüyamda görmüştüm burayı bak, böyle değildi" diyorum. Tabii az buçuk aymışım artık rüya olduğuna. Yine de hala karanlıktan korkuyorum. "Şimdi bir fener olsa elimde", birileri ışıkları yakıyor. "Hayır hayır cep telefonu", elimde bir cep telefonu.

Küçükken de karanlıktan korkardım. Bir de, hep kaçıp kovalamalı rüyalar görürdüm. Sonraları alıştım tabii, yanımdakilere "Tamam, bekleyelim burda. Bu bi rüya, her seferinde böyle oluyor ama korkmayın, şu taraftan gidelim" der oldum. Karanlıktan korkmamak için de, her gün karanlık odaya girip, biraz daha fazla içeri girerek, "bak, korkacak bir şey yok" dedim. Sonra korkmaz oldum.

Şimdi bu çalışmayan cep telefonları, fotoğraf makinası, dvd writer, para yiyen atmler gibi şeyler; dağ-taş-karanlık-oda temalı deja vu rüyalar, geçmişten gelen acayip karakterler, garip sosyal durumlar yüzünden "sandalye? sandalye işte bühühü..." diye ağlayıverecek haldeyim. Sahilde oturup denize bakasım, ağlayıp ağlayıp yazasım var. Duygularımı ifade edecek görkemli kelimelerim yok, dahası, görkemli duygularım da yok. Hepsi defalarca yaşanmış, defalarca yazılmış, özelliği olmayan şeyler. Peki özelliği olmalı mı, onu da bilmiyorum. Duygu işte, his dünyası... Hislenir hislenir durulursun. Bir film seyret geçer... Yeteri kadar beklersen, durduk yere de geçer. Öylece durasım da var ama, biliyorum ki "yönetmenim" bırakmayacak.

- napıyosun şimdi, triplere mi girdin?
- ...
- girdin girdin. ne düşünüyosun?
- unuttum.
- demek ki bişey düşünmüyomuşsun. napıyosun peki öyle durup?
- ya sen sorana kadar düşünüyodum. unuttum şimdi.
- ne var ki düşüncek? var mı bi çaresi?
- yok ama atmaya çalışıyorum böyle, gözden geçirip. anladın mı?
- iyi tamam devam et. kaç dakka olmuş?
- huff bilmiyorum. bakmıcam.
- peki.
- 10 dakka.
- oohooo daha ne kadar oturcan burda, canım sıkıldı benim.
- benim de.
- hani düşünüyodun?
- sayende düşünemiyorum içine ettin.
- ya bişey demiyorum ben, düşün hadi.
- düşünemiyorum, bulutumu dağıttın...
- iyi o zaman gidiyorum ben.
- gitme.
- ...
- dur ben de geliyorum...

Cuma, Ekim 26, 2007

daral

Analitik zekamı seveyim, ağız tadıyla ağlayıp patlayamıyorum.Şöyle içli içli, ya da, bağıra çağıra, boğazımı tıkayan, göğsüme oturan neyse onu defedemiyorum.Çünkü bir "sebep" olmalı.

Bu mu? Yoksa şu mu? Ya o, bütün sebep o olabilir mi? Yok o olamaz, o zaman şunu da düşünürdüm. Halbuki umurumda değil,demek ki sebep "o" değil.

Ne o zaman?

Bir sebep bile bulamıyorsun, otur buna ağla.
Hayır bunun için yeterince üzgün değilim.

Ağlayamıyorum.

Çare bu mu, onu da bilmiyorum.
Bak şimdi...
Çare buysa, yap o zaman!
Olmuyor.
Çarenin bu olduğunu nerden biliyorum, belki de değil. Ne peki?
Düşün...
Hayır düşünme!
Düşün, ama düşünme. Bırak aksın.Üzen şeyler düşün.Hayır karışma!

Yol bitti, sebepsizce ağlayamadık.
Sebep ararken sebepsiz kaldık.
Dipsiz kuyularda ipsiz kaldık.
Terkedildik.

Analitik paranoyamı seveyim, belki de en başından beri yanlış yoldayız.

Salı, Ekim 23, 2007

bu da benden olsun

Bazen tanıdığım herkes, bir anda aklıma geliyor. Sanki bütün iyi niyetleri ve savaş baltalarıyla zihnime doğru hareketleniyorlar, üşüşüyorlar. Hayır, iyi niyet nankörü "aramayın beni, yalnız kalmak istiyorum anladınız mı" insanlarından değilim; bilakis, arayanım soranım pek kıt olduğundan, nolursa olsun böyle "gerçek" bir hamleyi kırarak geri çevirmem. Beni yoranlar, muhtabım olmayan hamleler. Benim zihnimin, tanıdıklar kılığına girmişleri ordusu.

Yeniler, sil baştanlar lazım galiba, yorulmuşum.

İşin komik tarafı, "yoran" durumdan, "üzen" durumdan kurtulmak için gerekli şeyin de "yorucu" veya "üzücü" olması. Silerken baştan, baştan yazarken daha az yoruluyor olmayacağım . Ama biliyorum ki "başka dünyalar mümkün". Yani nasıl? Sahip olduğun çevreye, ve belki bulunduğun hiçbir yere "değmeyen" başka bir dünya, başka bir küçük evren, başka bir tanıdıklar/dostlar halkası, mümkün. "Nereye gidersen git, kendini götürürsün yanında"cılar için hemen belirteyim, bu bir "hayat çok kötü, nefret ediyorum bu insanlardan, iğreniyorum dünyanın yapmacıklğından, fakdısistım oh yeah!" hareketi değildir. Bu bir aydınlanma, bir dönüm noktası tarifidir.

Yoldaşlar!
Başka türlüsü mümkün.
Size hiç değmemiş, ortak bir mekanı, ortak bir şahsı bile içermeyen, aynı sokakta bile yürümemiş olduğunuz bambaşka bir hayat, bambaşka hayatlar, başka çemberler var. Akvaryum suyunu değiştirmek, damarlarındaki kanı yenisiyle değiştirmek gibi, giydiğin hayatı çıkarmak, değiştirmek, mümkün. Her dakika yapalım diye değil, fakat, nefes alamadığınız bir zaman, görebilesiniz diye orada.

Öyleyse neden bu kırgınlıklar, neden bu kızgınlıklar, bu takıntılar? O kadar mı "unique" sahip olunanlar, o kadar mı benzersiz, o kadar mı bulunmaz? "İhtimaller denizi"nde, başka bir paralel evrende, hepsinin bir "substitute"u olmalı. Bu hayatı inşa etmek zaman aldı, emek verildi ama, bu onu vazgeçilemez yapmamalı.

Çünkü "an"ın değeri sonsuz, çünkü bir an, hiçbir mahkumiyete değmez.

Cuma, Ekim 05, 2007

uzaktan

Bir tepki vermek istiyorum, öylece durmak işime gelmiyor, ikrardan gelen sükût gibi oluyor. Yakıştıramıyorum.

Tepki vermek son derece insanî bir şey, insanlar, hani, duyguları var, bunlar da tepki vermelerine sebep olur. Böyle basit bir şey. İnsandan insana, duygudan duyguya, geçmişten geçmişe de farkeder, ama bir tepki vardır. Olmaması, insan-üstü, insan-altı, insan-dışı bir şeylere işaret. "Cool" mu olunuyor, karizmatik mi olunuyor bilmiyorum ki, ne oluyor öylece tepkisiz durunca? Bir çeşit bilgelik gösterisi mi, "şöyle yapsan böyle olur onu yapsan da böyle olur" diye düşünmek, düşünmediği halde de "tepki vermeyeyim ki bir duruşum olsun"culuk yapmak?

Eli kolu bağlayan durumlar var, hani verilen tepki bir yere gidecek, o yerin yolları da olmadık yerlere çıkacak. Ne gerek var? Verilecek tepkiler listesi var mesela duruma göre, hepsinin gideceği yerler az çok belli, tecrübeyle neredeyse sabit. Götüreceği yerin en "stratejik" olduğu tepki seçilip "verilir". Peki bu insanî oldu mu şimdi?

Tepki vermek, vermemek; yolları hesaplamak ya da hesaplamamak; insanî olan ve olmayan arasında kalmak var. İnsanî olana karar veren konumunda olmak da bir başka yazının ruh hastalığı olsun, buradan görünen iki boyutta karar verilebildiğini varsayalım.

Tepki, en nihayeti bir "tavır"ı belirtir, taraf seçmektir. Bir nevi köşeye sıkıştırır, yorar.

Salı, Ekim 02, 2007

why are women so unhappy?

"Does this mean that there are some people who are happy? What is that like? I do not know if I am happy. There are people I envy for various reasons, but I do not know if they are happy either. How do we know when we are happy? Is the only alternative unhappy?"

(anonymous comment)

Cuma, Eylül 28, 2007

ucuz adam

Muhatap, her dakika bulunmayan, bulunduğunda da ziyan edilmeyecek kadar kıymetli bir şey, bana göre. "Söz"ün muhatabı, özlemin muhatabı var; bir de, muhatap olmaya talip olan var. Aramadan gelen, gönüllü, istekli muhatap bir başka kıymetli, ve anlıyorum ki o zaman, ben de onun için kıymetliyim. Bende talip olduğu her ne ise, ona bunu layıkıyla vermeliyim. Bu sebepten, davete icabet ve sohbete iştirak etmek, rica edileni ciddiye almak önemsediğim şeylerdir.

Fakat işler, nasıl derler, "çift yönlü" değildir. Yani, muhatap tarafında, çoklukla öyle değildir.

Muhatap, şahsından bağımsız olarak, muhatap kimliğiyle, sorulmadan söylenene, çağrılmadan gelene, özletmeden arayana kıymet vermez. Muhataplığı zayıflar o zaman, muhatap olmayıverir. Hem çok kıymetli, hem kıymet vermeye gelmez bir "olgu"dur. Muhatabın isteğini yerine getirmekle beraber, istemesini de beklemek lazım gelir herhalde. İstemeyi beklemek için de, sabırlı olmak lazım gelir. Kendisine kıymet vermek ve bunu hissettirmemek, muhatabın talebini canlı tutmakta esastır.

Yoksa gözünde ucuz adam olur çıkarsın.

Pazartesi, Eylül 24, 2007

her şeyin başı sağlık

'Yeteneklerinin farkında olan bireylerin, yaşamın normal stresleriyle baş edebilmesi, üretken olması ve içinde bulunduğu topluma katkıda bulunması'

Akıl ve ruh sağlığının tanımıymış.

Pazartesi, Eylül 17, 2007

trip atana ne yapılır

Şimdi bana 50lerinde bir adam gelip "nedir bu trip dediğiniz şey?" diye sorsa, ona "trip"i nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum. Hemen her gün kullandığım, çok kişinin de anladığı ve kullandığı, aslında argo bir kelime; trip. Tahmin ediyorum 30 sene önce yoktu, ve bu yüzden şu anda 50lerinde olan adam bunu anlamakta zorlanacak.

Evvela, "bu bir çeşit davranış." demeli, tanımaya/tanımlamaya buradan başlamalı. Bu bir çeşit davranış, çok güzel. Peki ne çeşit bir davranış? Pek normal değil sanki. Dikkat çekici? Evet, dikkat çekici ve bazen dikkat çekmeye yönelik bir çeşit davranıştır, trip. Her şartta dikkat çeker çünkü. Dikkat çeker ve tanımlar, müzisyen tribi, doktor tribi, orta yaş tribi (yoksa krizi miydi o?) gibi. Tanımlayan tripler, genellikle kasten yapılmaz, tribiyle kendini ele veren kişinin "triplerde" olduğunu söyleyemeyiz. "Triplerde" olmak, dikkat çekmek amacıyla dikkat çekici bu tip davranışlarda bulunmaktır. Amacına ulaşır, ve en kolay uygulaması, tepkilerin abartılması suretiyle olur. Bir duruma haddinden fazla tepki gösteren kişi, eğer herhangi bir hassasiyeti ya da hastalığı yoksa, bu durumdan faydalanarak ilgi ve dikkat çekmek ister. İlgi gösterilirse, sakinleşir; ve bağlı olarak, ilgi gösterildiği halde sakinleşmiyorsa istediği ilgi değil, yanlış giden şeyin düzeltilmesidir. Bu demektir ki, her tepki yerinde değildir, her aşırı tepki de trip değildir.
Peki, verilen "abartılmış tepki"yi trip olarak teşhis etmek nasıl mümkün olabilir? Sinir bozucu dikkat çekme çabasıyla nasıl başa çıkılır? Görmezden gelmek çözüm müdür?

Esasında, gerçek bir tepki ile abartılmış tribal bir tepkiyi ayırt etmenin en garanti yolu kişinin kendisini tanımak, bilmektir. Şöyle bir soru sormak mesela, "bu kişi benden ilgi istiyor olabilir mi?" ve şu, "ona ilgi göstermemi niçin istesin?". Bunlara cevap verildikten sonra kişiye kulak verip gerçek derdini öğrenmek de lazım gelir. Bu, hadisenin boyutu ile tepkiyi kıyaslama, mümkünse kişinin bilinen hassasiyetleri ile değerlendirip haklı bir tepkiyi "trip"ten ayırmaya yardımcı olacaktır.

Bunun dışında, her tür tepkiyi "trip" olarak nitelendirenlere tepki vermek lüzumsuzdur, zira sebep olduğu kızgınlığı/kırgınlığı anlayabilecek türden birisi değildir, muhtemelen trip çekmekten yalama olmuştur. Yarası vardır, kendisini şefkatle okşamak, sakinleştirmek gerekebilir.

Perşembe, Eylül 06, 2007

giden-ler-den

İşe erken gidiyorum diye sevindiğin "değişiklik" günü, hani biraz kahvaltı yapmaya da karar vermişsin, gereksiz bir tartışma, tansiyon. Yine evden çıkışın aynı saati buluyor. Aynı yollarda gereksiz bir trafik, neyse sanki, herkesin canı bir sıkkın. Burnunu kitaptan kaldırdığında olduğunu düşündüğün yerden çok geridesin. Otobüs şoförü "bayanlar baylar, son durak" diyor ama son durağı olmaması gereken bir hattasın, herkes inmiş, tam da kitapta "işimi ve karımı aynı gün kaybediyordum. ne gündü ama" okumaktasın. Kollektif bilince en az ihtiyacımız olduğu şu günde, kollektif bir karın ağrısıyla gidecek yer düşünmektesin.

Gitmeyi bırak, konuşmak dahi zor.

Zor bir gün olacak gibi.

Perşembe, Ağustos 30, 2007

pharmatonla bir hafta


Yorgunluğa son veren mucizevi multivitamin Pharmaton, yine, yeniden, bir performans devrinde, en yakın eczanede. Evvelden kullanıp pek bir faydasını görmediğim ginsengini sevdiğimin Pharmaton'una, kabahati düzensiz kullanışıma bularak yeni bir şans veriyorum.
İlk haftanın sonunda, konsantrasyon ve performansta bir artış yaşanmadı. Uyku düzeni her zamanki gibi, enerji pıtırcığı olunmadı. Bunun yanında serotonin üretimini azaltmasından dolayı görülmesi beklenen depresyon eğilimi de görülmedi. Ha bi haftada depresyona girilmez desen o da doğru.
Neyse ya, Pharmaton etkisini bir haftada göstermeyen karizmatik bir şeydir diyorum geçiyorum ben buna. Yoksa hiçbir faydası yok anam babam, bir tek aç karnına içilmiyor, kafi miktarda yemeden içersen feci mide bulantısı yapıyor. Budur.

Pazar, Ağustos 26, 2007

biz eskiden F1 seyrederdik

Büyük yarışa 49 dakika...

Şimdi -ya da bir saat önce- birisi bir biletle çıkıp gelseydi ve bu bilet bir F1 Türkiye GP bileti olsaydı, ve ana tribünden olsaydı, bilmiyorum gider miydim. Hani her şey hallolmuş, gidiş midiş dönüş, fakat bir yarışı bu kadar içindeyken bu kadar "dışından" takip etmek işime gelmezdi herhalde.

F1, pek de seyirci sporu değil. Hani, "Arabalar pistte vız vız dönüyor sen de bakıyorsun, bilmem ne anlıyorsun?" diyenlere verilecek pek bir cevabım yok ama "Arabalar önünden hayvan hızla geçip gidiyor, ne kadarını görebileceksin ki orada seyretmek istersin" diyeceklere verilecek cevabım, "haklısın" olur. Zira genellikle seyirci tribünleri güvenlik sebebiyle pistten oldukça uzağa konur, ve en yavaş geçilen noktalarda ve maksimum görüş alanı gözetilerek yerleştirilmiş olmalarına rağmen yine de pek az şey görülür. Atlanılan bir başka nokta da bu pistlerin çoğunda, seyirci tribünlerinin görebileceği yerlerde, yarışın takibine imkan veren büyük ekranlar olduğudur. Yani aynı zamanda televizyon görüntülerini ve sıralamayı da takip etmek mümkündür.

Peki, madem televizyondaki görüntüleri ve ilaveten uzaktan geçen birkaç arabayı göreceksek orada olmanın esprisi nedir? Cevap veriyorum, hiç... Zaten F1 organizatörlerinin bile önemsemediği bir güruhtur seyirci. Verdiği para piste gider, Bernie ve takımlar televizyon gelirlerini paylaşır. Bu sebepten, pist sahibinin sunduğu imkanların muhatabıdır seyirci. F1'de çoğu alana da giremediğinden, para harcadığı merchandise alanı hariç pek az yere girebilir. F1'i pistte adam gibi seyretmenin tek yolu pit alanlarını görmek, padokta -ve dolayısıyla- pistte her alanda gezebilmek, yarış seansları arasında garajlara yapılan gezilere katılabilmek, yani Padok Club biletlerine sahip olmaktır. O da yarış başı 2000Euro gibi bir parayı gözden çıkarmak manasına geliyordu en son. Yakın zamanda neler oldu bilmiyorum.

Şu halde, bir yarış günü pistte olmak için hiçbir sebep yok, ve fakat, herhangi bir piste bir kere ayak basmış, o kokuyu almış biri için bunların da bir anlamı yok. Böyleyken böyle.

Salı, Ağustos 14, 2007

yazmak istiyorum, devrik cümlelerle...

Kaynağı nedir acaba o hurafenin, "devrik cümlelerle yazarsan çocuğum, daha bir duygulu, daha bir derin olursun" diyenin... İstedikleri nedir acaba devrik cümlelerle yazanların, "akasya ağaçları vardı çocukluğumda, uzun uzadıya" diye ifade edenlerin. En basit cümleler, farklı mı görünüyordu acaba cümleler devrik olduğunda? Derin mi duruyordu duygular, öznesi sona saklandığında?

Allah cezamızı verecek ama dur bakalım ne zaman...

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

bilim insanları

Gazetede bilim insanı, televizyonda bilim insanı, haberlerde onu bunu keşfeden, boyuna çalışan fedakar bilim insanları... Feministlerin haltetmesi midir, "politically correct" olabilme çabası mıdır nedir, bir "bilim insanları" geyiğidir gidiyor.Bizim bir zamanlar "bilim adamı" dediğimiz şey olsa gerek bu bilim insanı. Fakat böyle söyleyince tıpkı bir sevgi insanı, muhabbet insanı gibi; efendime söyleyeyim istasyon insanları, ve hatta "ben buyum" insanları gibi, bilim insanlarının da beraber anıldıkları iştigal konusu -yahut durum ve mekan- ile ilişkileri bizim yavşaklığımız ve yakıştırmamızın insafına kalmış oluyor -sanki.

Bilim adamı denilen şeyin bir ağırlığı vardı yahu, arkadaş hem "adam" olmuş, hem de adı "bilim" ile anılıyor... Bilim insanı ne peki? Adeta bir kanka geyiğinden, bir komşu teyze dedikodusundan alıntı: "Eh işte bizim Muharrem de bu işlere verdi kendini bilim insanı oldu artık keh keh"... Ne oldu peki "bilim adamı"na? Ya, biliyorum ben ne oldu. Bir geçiş dönemi vardı çünkü, "bilim adamları ve bilim kadınları" diye. Anlaşılan bilim ile uğraşan hanımlar kendilerine bilim adamı denmesini istemiyorlardı, "bilim camiası"ndan bahsedildiğinde kendilerinin adı ayrıca "bilim kadınları" olarak geçmez ise maazallah bilimsel çalışmalarının görmezden gelineceğini, statülerinin yok sayıldığını düşünüyorlardı. Erkek egemen bu dünyanın önemli alanlarından "bilim"e el attılar, adlarını da "bilim kadınları" olarak cümle aleme kabul ettirdiler ya, artık kimse onları görmezden gelemezdi. İşte çağlar boyu ezilmiş, horlanmış kadın, bugün bilim dünyasında kendine "adam" dedirtmeyerek baş kaldırıyor. İşte 2000li yıllar, işte kadınların milenyumu...

Artık bu "adam" kelimesinin mutlak maskülenliğine de kim karar verdiyse, tedavülden kalktı bilim adamları. Yerine cinsiyetsiz, ve de ciddiyetsiz bilim insanları geldi. Bilim insanı işte onlar, öyle uğraşıyorlar bilim filan, ellemiyoruz biz...

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

Çikolata istiyorum ben. Şimdi ağlayabilirim hatta. Ağlamaklıyım.

(yazar burda diyor ki, "bıktım lan dünyayı kurtarmaktan, bu tarafa bakın, daha yakından". mesela)

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

resim.kayıt.

Bir de geçmişteki kendine üzülürsün işte, eski fotoğraflarda kendini görürsün; mendil satan çocuk görmüş gibi için burkulur. "Neler düşünüyordum o zamanlar" dersin, "Nelere üzülüyormuşum be!"... Neler ümit ettiğini de düşünürsün, o tarihte ümit ettiğin çok şeyin olup olmadığı bellidir artık, çoğu da olmamıştır zaten. Ona da üzülürsün.

Fotoğraftaki sen, aradan geçen zamanda olan biteni görmemiş, daha mutlu bir sendir. En azından, mutlu olması gereken, öyle olmasını dilediğin sendir. Öyle olmayışına da üzülürsün. Üzülme... Buraya bir resim koyuyorum bak, iyiyim hem, üzülme. Daha çok üzecekler seni de, beni de. Şimdi değil. Ağlama. Tamam.

Salı, Nisan 17, 2007

"senin için, senin yüzünden kahve içiyorum, çayı bıraktım ben"

bir "sen"i olsa insanın, uğruna daha neler bırakır dimi?
şanslıymışsınız.

Çarşamba, Nisan 04, 2007

anlatmak zor

Şimdi tarifi zor bir şeyi tarif etmeyi deneyeceğim. Yazmadan evvel bunu hiç düşünmedim ki, alabildiğine rastgele bir tarif olabilsin.

Elimde 400gr. bir çikolata paketi var. 40 adet kareye bölünmüş, fakat bölüm yerleri öyle belirsiz ki karelerin arası kırmak için fazlasıyla kalın kalıyor (7-8mm civarı). Hele elde kalan parça ufaksa -mesela iki sırayı birbirinden ayırmaya çalışıyorsam- elimin uyguladığı kuvvet, moment yetmezliğinden o kalın bölgeyi ayıramıyor. Daha da kuvvetle başparmaklarımı bastırıyorum kırmak için, bu esnada işaret parmakları parçayı iki alt yandan tutuyor ve kalan parmaklar da zeminde duruyor. En nihayetinde çikolatanın direncini kırıp iki sırayı birbirinden ayırdığımda öyle bir kuvvet uygulamış oluyorum ki ayrılan parçalar ben ayrılmanın idrakine varıncaya kadar uzayda -hızla- bir süre daha yol alıyor. Ne kadar? Zeminde duran parmaklarımla karşılaşıp duruncaya kadar.

Şimdi, normal kuvvetle ayrılabilecek çikolata parçaları, -kuvvetin de az olmasından dolayı- bu idrak süresinde daha az yol alır. Çoğu zaman da zeminde duran parmaklara çarpmadan dururlar. Çarpsalar bile, yaptıkları tahribat azdır. Fakat bu, uygulanan kuvvetten başı dönmüş çılgın çikolata parçaları, ayrılma pozisyonundan dolayı yere ilk varan taraf olan kenarları ile öyle bir çarptılar ki parmaklarıma, parmak uçlarım darbe ile kızarıp ısındılar. Bense çikolata yemekten çok inada dönmüş duygularımın coşkusuyla sessizce "ananıss..." diye inledim.

Eğer bunu tarif edebildiysem sanırım diğerini de edebilirim. Deneyelim. Beklemediğim bir postanın haberini alıyorum, acaba nedir nedir diye eve gidip bir bakıyorum ki kaybettiğim roll sayısı büyükçe bir zarfın içinde duruyor. Daha da güzeli, içinden mektuplar çıkıyor. Mektup almayalı çok olmuştu, sonra, bu başka bir his... Bilemedim ki, şaşırdım kaldım. Alışkın değilim böyle şeylere, müdahalem olmadan gelişen güzel bir şeylere, önemsenmeye filan... Ne diyeyim, sevenleriniz önemseyenleriniz çok olsun. Bir ömür boyu düşmanlarınız çatlasın.

Yine tarif edemedim dimi?

Pazartesi, Mart 26, 2007

impossible is nothing

Lionel Messi ile bir adidas reklamı.

http://www.youtube.com/watch?v=CIPxC5w1tsg

2006 Dünya Kupası'nı hiç unutmayacağız Messi. Ne kadar skinde olur bilmem ama olur da görürsün diye na buraya yazıyorum.

Cuma, Mart 23, 2007

g.tten bacak modası

İstanbul'a ayak bastıktan birkaç saat sonra keşfettim ki g.tten bacak modası diye bir şey var, ve an itibariyle de epeyce takipçisi bulunuyor. Şimdi biri çıkıp desin ki, "yahu g.tten bacak dediğin bir vücut biçimi, aliye şalı (evet varmış öyle bir şey) ya da şehrazat elbisesi (o da varmış evet evet!) gibi bu mevsim giyilip sonra hatırlanmamak üzere kaldırılan bir aksesuar değil ki? G.tten bacağın modası mı olur a paşam?"; hak veririm. Fekat olan olmuş, g.tten bacak tabir ettiğimiz bedene nispetle kısa bacaklarla dolaşmak moda olmuş. Uzun bacaklı iseniz eski bacaklarınızı atmadan devamını okuyun çünkü mevcut durumunuzda kendinizi nasıl g.tü yere yakın gösterebileceğinizi anlatacağım.

Bu topraklarda yetişen dişi ırkta neredeyse default gelen kısa bacaklara çareler üretildi yıllarca. Zira uzun bacaklara sahip olmak, bildiğimiz/öğretildiğimiz (bkz. zevkler ve renkler ezberletilir) beğeni ölçülerine göre ender ve matah görülen bir şeydi. Bu sebepten neredeyse her genç kızımız en bilindik hile olarak yüksek topuklu ayakkabıları pantolonların uzun paçaları altına gizledi. "boyunu kesme, aynı renk giyin" tarzı tavsiyeler tecrübeli büyüklerden devlet sırrıymışçasına yaş kemale erince aktarıldı. İşte bu g.tten bacak modası için de yapmanız gereken bunun tam tersi. Yani yayvan kalçalarınızı daha yayvan, kısa bacaklarınızı daha kısa gösterecek pantolonlar giymelisiniz ve uzun paçalarınızı bileklerin hemen üstünde bitecek şekilde kısaltmalısınız (altına bir de buram buram 80s, tercihen saçma sapan renkte bir topuklu ayakkabı giyerseniz daha bir süper olursunuz). Bir de bacaklar ve kalçalar arasındaki kontrastı vurgulamak adına paçalar alabildiğine dar, ve kısa bacak etkisini güçlendirmek için bel oldukça düşük olursa tamam demektir. Şanslısınız ki bu pantolonlar şu anda çok moda olduğu için her yerde bulunabiliyor. E bu kadar mı yani? Evet, bacakları neredeyse omzuma gelecek kadar uzun bir kızcağızı bile modaya uygun gösterebildiğine şahit oldum (gerçi beli de kalındı biraz ama o apayrı bir yazı konusu). Ziyadesiyle başarılı.

Peki nerden çıktı bu g.tten bacak modası? Benim tahminim bu işin başını çeken, birkaç zamandır sinsice yükselmekte olan ve "emo" tabir ettiğimiz ibne gibin puşt gibin punk müzik yapan cenah. Şimdi popüler müzik zevkinin emo'ya evrilmesi ve etrafın emo kid'lerle dolması yine apayrı bir yazı konusu amma -hedef göstermek gibi olmasın- ben bu modayı punk'ın yeniden yükselişine ön ayak olan Greenday ve kısa bacaklarını daha da kısa göstermek için giydiği abuk subuk kıyafetler yetmezmiş gibi mütemadiyen tepesinden bakan bir fotoğraf makinesine poz veren elemanlarından vokalist hede Armstrong'a bağlıyorum. Ayrıca grubun diğer elemanları da benzer atraksiyonlar peşinde ve birbirlerinden aşağı kalmayacak derecede çirkinler; dar gömlek+ince kıravat ile destekledikleri (ve ufaktan moda olmaya başlayan) geniş omuzları
illüzyonla daha da genişletelim derken koca kafalı ve kısa bacaklı birbirinden salak uzaylılar lsoerhesoejelrwdsfs öeh kızdım.

Ehem... Tabii koskoca bir emo kid akımını, bir g.tten bacak modasını Greenday'e ve çirkin elemanlarına yüklemek yanlış olur ama bu akımın böyle kuvvetlenmesine öncü olarak bunu bir miktar hakediyorlar. Yoksa bunlardan kurtularak bu modayı durdurmak mümkün değil, zira alem goth olmuş emo olmuş çoktan.

Çarşamba, Mart 14, 2007

Kapağında Janis Joplin resmi olan, içinde Yann Tiersen röportajı olan roll sayımı kaybettim. Kasım olacak, bak o günden beri arıyorum, yok. 12 metrekare bir odada bir dergi 3-4 ay kayıp kalabilir mi? Bir de siyah sweatshirt üm vardı kayıptı, bak buldum onu. En son uzun uzun telefonla konuşurken sayfalarını karıştırdığımı hatırlıyorum. Yerde üstüste duran son birkaç ayın dergileri, kitapları, yazıları, CDler, boş kağıtlar - kalemler; ve de son -o- kaç ayın tortuları ile karşılıklı oturup -galiba- son uzun telefon konuşmasını yaptım da, dergiyi nereye koydum hatırlamıyorum işte.

Sevgili günlük, bugün de süt içtim dilim yandı. Amanın günlük, amanın...

Cumartesi, Mart 10, 2007

bin kunduz bin talih

Bunu TV'de bir belgeselde görmüşler; İspanya mı bir yerde bir orman yangını çıkıyor, binbir emekle söndürülüyor filan. Yangın tamamen söndükten sonra itfaiye ekipleri yanmış ormanda keşfe çıkıyorlar, neler olmuş ne bitmiş hesabı... Yanık ağaç, kabuk, börtü, böcek arasında bir de yanmış dalgıç buluyorlar. Bildiğin dalgıç, tüpü paleti kıyafetiyle orada duruyor, yanmış. (aha burda benim ampul yanmıştı, yanmayanlar içün devam ediyorum) İtfaiyeciler başta buna bir anlam veremiyor tabii. Fakat sonra anlıyorlar ki, yangını söndürmek için denizden su taşıyan helikopterler, denizin suyuyla beraber dalgıcını da alıp yanan ormanın ortasına bırakıvermişler. Adamcağız da denizde dalarken kendini yanan ağaçların arasında buluvermiş.

İnsanda şans olacak yahu...

Pazartesi, Mart 05, 2007

"...
because maybe you're gonna be the one that saves me
and after all you're my wonderwall"

Hiç bakmamışım ben bu şarkının sözlerine zamanında.
Çok zaman olmuş be...

Perşembe, Şubat 22, 2007

"Suyun suda kayboluşu gibi, hakikati bulmak uğruna kaybolmayı göze almak... En önemli ayrımlar hep en belirsiz olanlardır."

Cuma, Şubat 16, 2007

güzelleme

İnsan, pis varlık. Saçı, kılı, tırnağı pis; yediği çanaktan yenmez, suyu kirletir, toprağı kirletir, dışkısı pistir, kanı necistir. Eti yenmez, leşi pistir. Yaşadığı yere zarar verir, en güçlü kuvvetli predatördür, neredeyse hiçbir canlıyla uyum içinde yaşayamaz -menfaati olmadığı sürece-, kendi türü dahil. Cismi, bedeni, her türlü hayvandan ve bitkiden zararlıdır, mütemadiyen kirletir.

Tabiat için zarar ziyandan başka bir şey olmayan cisminin şekline tapınan, cismi şekilsizse aklına tapınan, aklı ile kendinden başka bir şeyin menfaatini gözetmeyen, aşağılık ve adiliğe meyyal bir "yapı" işte insan.

Onu farklı yapan, "güzel" yapan iradesidir. Başka hiçbir canlı ile -menfaati dışında- beraber yaşayamamasına sebep olan da iradesi, yaşadığı yeri kirletip yaşanmaz hale getirinceye kadar aymayan da iradesi, kendinden başka bir şeyi düşünmeyen de iradesi, elinde güç olduğu vakit önünde hiçbir engel bırakmayan vicdansız iradesi, "tabu" diye bir şeyi icad edip altını gönlünce dolduran iradesi, güçlüsü kadar güçsüzünü de çirkinleştiren, ağlatıp karaktersizleştiren, dilendiren, haysiyetsiz iradesi...

İnsanın güçlüsünün çirkinliğini görmek kolay ama, güçsüzü de aynı ölçüde kötü ahlaklı ve dahi onursuz. Mesela, güçlünün güçsüzü sömürmesi nefret uyandırır ama güçsüzün güçlüyü sömürmeye çalışması, onursuzca ajite etmeye çalışması aptalca bir şefkat yüzünden gözden kaçırılır. "Kredi kartı borcu belimizi büktü" diyen adam adeta hiç para harcamamış, o şartnamelere imza atmamış, kendini bilmeden savura savura yiyip içmemiş de banka durduk yere varını yoğunu gaspetmeye teşebbüs etmiştir. Gecekonduları yıkılırken ağlayıp patlayan kadınlar, çaresiz bebeler ve babalar sanki milletin arazisini işgal etmemiş, terbiyesizce, yüzsüzce gelip yerleşirken başkalarını enayi yerine koymamışlardır da belediye ekipleri "dişlerinden tırnaklarından" arttırarak yaptıkları bu gariban yuvalarına habersizce dalıvermiş, ocaklarını söndürmüştür. "Hamileyim Necdet", "kimse beni anlamıyor, hayat çok boktan böhühehaha" diyen hanım kızımız sanki hiç sevişmemiştir, bu başbelası cenin adeta kaderle ortak olmuş, sırf sıkıntı olsun diye orada peyda olmuştur. 252 kiloluk zavallı adam, doğduğunda da 252 kilodur ve bu yüzden durumun önüne geçememiştir. Haberi olsa, kilosu artarken orada olsa boğazına sahip olurdu halbuki, yahut bir çare bulurdu değil mi?

İşte bu sebepsiz zavallılığın ticareti, kendisi kadar midemi bulandırıyor. Güçsüzün buna alet olacak kadar cahil ve haysiyetsiz oluşu, kendini bu kadar kıymetsiz görüşü aklımı başımdan alıyor. İnsanın cismi, varlığı, iradesi, fikri, hissi, hesabı böylece içimi kaldırıyor.

Cuma, Şubat 09, 2007

"içten pazarlıklı, mızmız..."
"konuşmayan, iletişim kurmayan"
"kendi bildiğini yapan, kendine göre yaşayan, kendinden başkasını düşünmeyen"

Eğer birisi hakkında böyle düşünseydim, onun neden böyle birisi olduğunu muhakkak merak ederdim.

Halbuki küçüklüğünden beri böyleysen yapılabilecek çok da bir şey yok.

Cumartesi, Ocak 27, 2007

seneye de bekleriz

Bir bar taburesi üstünde, -Allah babama uzun ömür versin- 24 yaşındayım. All alone - always stays the same, nothing ever changes/English summer rain seems to last for ages diyerek bu tribal girişime bir tribal grubun sözlerini ekleştiriveriyorum (üzerimde emekleri var ne de olsa, saygı duruşu). Trip atmak bile bir sanattır esasında, karşında trip atacak birilerini bulmak da. Bir de bazı kadınlar bu konuda kıskandıracak kadar şanslıdır.

Kadın denen varlığın tamamı, en bilindik fetiş nesnesidir zaten, çok zaman da tripleri bunun dışında tutulmaz.

Cuma, Ocak 26, 2007

Çarşamba, Ocak 24, 2007

trick or treat?

Halkın arasına karışma çabalarım hızla sürüyor sevgili milyonlarım, evvela şu Lost nam diziyi seyrederekten bir adım attım ki, benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı. Lost ile yatar Lost ile kalkar oldum o ayrı, fekat ünlü düşünür John Locke'un da dediği gibi "every single second of my pathetic little life is as useless as that button". Hezeyanlara sürükleniyorum muntazaman.

Şu blog alemi de bir alem canım, mimlemek diye bir şey çıkarmışlar. Birisi birisini mimleyince sobelemiş oluyor, sonra da kimsenin bilmediği bir şey anlatılıyormuş. Bak sen! Şişe çevirmece vardı, şimdi şişenin ucu bana bakıyor gibi oldu. Bunun versiyonları varmış, "I never". Haha, neler de öğreniyorum. Bir de Trick or Treat vardır Halloween'de çocuklar kapıya gelip sorarlar bunu, şeker verirsiniz. Karşınıza çıkarsa haberiniz olsun diye söylüyorum milyonlarım.

Sıra bendeymiş, hadi bakalım bakınız nasıl karışıyorum insan arasına.

Hakkımda pek kimsenin bilmediği, belki bildiği ama benim bahsetmediğim bir şey; ben bir oyuncu olmak isterdim (uuu! herkes ne kadar da şaşırdı değil mi?). Çok zaman garipsediğim bir şeydir, sadece bu bedene ve bu ruha sahip olmak. Sadece bu gözlerle görüp sadece bu kişinin bildiklerini bilmek. Halbuki ben hep bir başkasının bedeninde bulunmak, belki bir başkası gibi düşünebilmek isterim. Ruhum gezgin olsun isterim, ya da, "ben", ruhtan ruha gezsin isterim. Olup biteni hep tek gözden, tek "set" algı ile bilmek tuhaf gelir bana. Bunun aksini de oyuncu olursam yapabilirmişim gibi gelir. çünkü, eğer o karakteri bir oyuncu oynayacaksa, onu tanıması yetmez. O olması gerekir, onun içinde olması gerekir. Bu yüzden, bir süreliğine bir başkası olmak, başkasıymış gibi düşünmeye çalışmak belki bir başka ruha ve bedene sahip olmak, olduğunu zannetmek, öyleymiş gibi davranmak, oyunculukla mümkündür. Ben de bu şekilde, başkalarıymış gibi yaparak bir nevi bu tuhaf isteğimi gerçekleştirmek isterdim.

Bu kadar. Kimseyi mimlemiyorum. Dağılın.

Çarşamba, Ocak 10, 2007

beyhude hanım

Bu kadar kalabalık bir yerde kafayı kaldırıp bakınmalı mı, yoksa her zamanki gibi baş önde "poşveeeeer" tribinde mi gezmeli? Hoş kafamı kaldırsam kime bakınacağımı bilmiyorum, galiba şu arkamda oturan iki zibidiydi. Otobüs hareket ettikten az sonra gelip bir şeyler konuştular, "burda mı açsak" gibi bir muhabbet yaptılar (şehirlerarası-şehiriçi seyahatlerde hala otobüs kullanıyorum, fakirim, avamım...). Dönüp bakmadım onlara, söylediklerini de duymadım zaten, müzik dinliyorum çünkü. Yine de çok eğlendiklerini anlayabiliyorum, film mi seyrediyorlardı artık neyse. Havamda olsam onlara katılırdım belki, bilmiyorum.

Mola halindeki kalabalıktan biraz uzakta, benzin istasyonuna biraz yakında, dönsem mi dönmesem mi... Bir bakınıyorum, şimdi birisi gelse muhtemelen şöyle bir şey olacak;

-burda sigara içilmez bağyan
-intihar komandosuyum ben...

Eğlenceli olurdu herhalde. Neyse, şu iki zibidiyi hatırlarım belki biraz bakınırsam. Az evvel yanımdan geçtiler çünkü. Onlardı galiba ama, buna dair de sadece bir "his" var içimde, o kadar. Ben yukarıya çıkarken aşağı iniyorlardı, "saçları güzelmiş..." dediklerini duydum. Eh, o sırada o yakınlarda saçları güzel bir başka kimse yoktu. Benim saçlarım güzel mi acaba? Simsiyah ve dümdüzler şu anda, uzun bir de. Benim saçlarım hiç uzun olmamıştı ve hiç düz değildi. Belki de bulup onları sormalıyım, "söyleyin ulan! nerem güzel başka? dudaklarım güzel mi?"

Onun dudakları çok güzeldi mesela, bak, iki saattir o yüzden ağlıyorum ben. Şu aptal film yüzünden, Snatch'teki Turkish var ya.. neydi adı? O işte. Sonra hâlâ Haligh, haligh, a lie, haligh dinliyorum, birkaç parça da eski şey... Yüzüm cama dönük, elim yanağımda bir gözü yaşlı kurbağa... İki saat olmuş, uyuklamışım galiba, "it's four in the morning/the end of december/i'm writing you now just to see if you're better" diye uyanıyorum. Sonra da, Between the Bars...

Hiç söylemedim ona Between the Bars'ı, kendime söyledim de, beğenmedim. Zaten ben şarkı da söylemezdim pek. Bir şeyler dinleyip "hislendiğim" olurdu da, ağlamazdım herhalde. Bir şarkı dinleyip sigara içmeye de başlamazdım. Kimsenin dudaklarına bakmazdım, kimsenin yüzünü de hatırlamazdım. Bu siyah, dümdüz uzun saçlı kız da ben değilim galiba.

Yüzleri hatırlamak da hep beyhude bir çabadır nedense...

Perşembe, Aralık 14, 2006

im

"Geçen hafta işte bu saatler..."

Akşam vakti olmuş, saati hatırlamıyorum. Ne güzel geçirmişim günümü sakin sakin, saate pek de bakmadan. Saatle bağlantılı iç sıkıntımı hatırlamadan, epeyce vakit de geçirmişim, hem de tek başıma. Şimdi tam dışarı çıktığımızda sırası mı, hem neden bu şarkı? Bütün hafta dinledim zaten, yeni yeni bırakıyordum, diğer şarkıları playlist'ime yeni yeni alıyordum. O mu beni bırakmadı acaba?

Dışarda yemek yemeyi de hiç sevmem ayrıca.

Tam bir hafta, o günden sonraki ilk pazar. Hep böyle "Dün bu saatlerde...", "Yarın bu saatte..." "haftaya bu vakitler..." gibi saçma sapan takıntılarım yüzünden başıma geliyor zaten bunlar.

"yarın bu saatlerde her şey belli olmuş olur"

Bir gün-bir hafta geçsin (takıntı eşiği), kendiliğinden unutuluyor hepsi, en güzeli, en kötüsü, hem önemlisi, hem önemsizi, gereklisi, gereksizi... Bu defa en zoru geçmiş sayılırdı, bir "haftadönümü" atlatılmış sayılırdı. Üstelik iyileşmiştim, yavaş yavaş kendimi "iyileştirmiştim". Hem alışmaya da çalışıyordum, o şarkıyı da dinlemez olmuştum, sormayı da bırakmıştım, konuşmayı da bırakmıştım, düşünecek başka şey bulamadığım halde düşünmeyi de bırakmıştım... Nerden çıktı ki bu şarkı? O an çok da huzursuz değildim onu duymaktan aslında, dedim ya iyileşiyorum diye. Belki bunu anlayacak kimsem olmadığı içindir o anda, böyle "anlık" şeyleri tarif etmekte zorlanırım zaten.

"Hisli" adam değilim, bununla da gurur duymuyorum. Çok hislenirsem de saçmalamaya başlıyorum böyle.

Yazabilecek hale gelmem biraz zaman aldı. Uzun bir zaman sayılmaz gerçi, ama olduğu kadar "izafi" bir zaman içinde, "buranın" zamanı, "kendi" zamanım ile yaşadığımı düşününce "uzun" da, "kısa" da anlamını kaybediyor. Hem her şeyi zamanla ölçmek şart değil. O da öyle söylemişti değil mi?

Yazabilmem biraz zaman aldı, yazmamayı da düşündüm aslında. Ama en azından şu "zaman", bir "işaret"i hakediyordu. İstemeden işaretlediğim, iyi ki işaretlediğim, keşke işaretlemeseydim dediğim onca zaman içinde bir zaman. "An" değil, bu bir zaman; ölçüsüz ve sınırları belirsiz, fakat kendi tarifli, belirli. Sormayı, yargılamayı, düşünmeyi bırakarak bir işaret koyuyorum sadece, bu defa bilinçli olarak. İşaretim, bu zamana ait bir şeyler içermeli ama ne kadar "içerikli" hazırlayabilirim onu, ne kadar yansıtabilirim kendime, hala bilmiyorum. Hala "yazacak hale" gelemedim belki, ya da fazla bekledim, bağıra çağıra bırakmalıydım bu işareti.

Dört ay sonunda, o gün ilk defa ağlayamadım. Kolumu kaldıramayacak haldeyken ağlamak da gelmedi içimden zaten. Nasıl bir yorgunluktu bilmiyorum, uyku vermediğini biliyorum. Arada mide bulantısı ile gelen panik atak benzeri bir şey olduğunu biliyorum. Ayağa kalktığımda dizlerimin beni taşımadığını biliyorum ama yattığımda dinlenemediğimi de biliyorum. Uyku-uyanıklık arası bir şey olduğunu biliyorum. Üç gün sonra o hal kalktıkça ağlayabildim, bu sefer de ağlamaktan yorulmuşum ama o aşina olduğum bir şey zaten.

Düşünmek pek mümkün değildi, "yara" metaforuyla tarif edilen birtakım şeylerin "dokunulduğunda" böyle acıdığına, hem de bir süre daha dokunmayı aklımdan bile geçiremeyeceğim kadar çok acıdığına ilk defa şahit oldum. Düşünmemek için hayal kurmam gerekiyordu. Ben hayal de kurarmışım biliyor musun? Hem de sen varmışsın hep, düşünmemek için hayal kurmak isteyip onun yerini de boş bulunca farkettim. Görüyorsun ya, "sınırlarım", "duvarlarım" her geçen gün daha da genişliyor. Geçen kış ne kadar hissiz olduğumu hatırlıyorum mesela, hayat çok tuhaf.

Üstelik "...kış bizim üvey evladımızdır..."
(hiç sevememiştim bu yazıyı, sebebi yoktu. Ufak tefek kadın içgüdülerim varmış demek ki benim de)

Geçen kış değil mi, "artık olmaz" dedikten sonra, onca zaman sonra sen bunları hisseder, yazarken, ben de böyle bir hissedememe hali içindeydim. Şimdi, şu "apatik" halinde, sana bir şeyler hissettirme beklentisi içinde de değilim aslında, yanlış anlama.

-...yanlış anlama
-yok canım, asıl sen yanlış anlama...

Zaten ben de "yanlış anlamıyorum" artık, üstelik sormuyorum da neden diye. Sana güvendiğimden değil. Sahi, neden öyle söyledim onu da bilmiyorum. Sana niçin güveneyim? Sen olsan sana güvenir miydin mesela, hem de o gün, hem de o halde, o halimde, bunu bana sorman ironik değil miydi? Yoksa öyleydi de ben mi anlamamıştım?

Bu işlerde mantık aranmaz, "neden" diye sorulmaz, bu işler sorgulanmaz derdim, ahkam kesmeyeyim hadi, bence -olsun- sorgulanmamalı. Hem sora sora, olmamışları olacak diye sorgulaya sorgulaya bu hale getirmedik mi "biz"i? "Ol"amadan öldürmedik mi böyle "biz"i? Bazı şeyler karanlıkta "ol"uşur, gözden uzak gelişirdi (Mahrem?), sen de ben de, bi'rahat bırakmadık "biz"i. Ben de artık sormuyorum "neden?" diye, "ne oldu?" diye. Başında sormuştum, "neden ben?" diye. Sorulmaz işte, cevabı yoktur ki. "Neden ben"in cevabı da yoktur, "neden ben değil?"in de. İşte bunu bildiğim için sordum ben de, işte bunun için üzüldüm cevabı yok diye. Sen benden "garanti" istedin, ben sana -ya da sendeki bana- güvenemedim bile. O zamanlar nasıl birdenbire "öyle" olduysa şimdi o yüzden "böyle" olmuştur belki de, hem kimseyi suçlayamam ki bu haldeyim diye. Belki, -belli ki- kendisinin de yapabileceği bir şey yoktur. Kabullenmek zor ama, başka çare de yoktur.

Yine, yeniden, bana dar ve karanlık mekanlarımı, en sevdiğim yerlerimi hatırlatan karanlık ve kimsesiz blogumda, kimseden habersiz bir yerlere açtığım "cep" içindeyim. Kaçabildiğim tek yer burası ama öyle kalması için özen de göstermeliyim. Onu saygıdeğer ve "anlamlı" tutmalıyım mesela. Şimdi buradan haberdar ettiğim -davetsizleri saymıyorum- toplam üç kişinin üçüncüsü olarak sana ne kadar çabuk izin verdiğimi de düşündüm. Bak bu da sana açtığım gizli odalarımdan biriydi. Çoktan çıkıp gitmişsindir de haberim yoktur belki.

Hem zaten ben bunları -yine de bir zamanlar sen olasın istediğim- başka bir "sen"e ve işaretlerden anlayan başka bir "ben"e yazıyorum.

(Hayır o şarkının ne olduğunu söylemeyeceğim, zaten biliyorum, unutmayacağımı da biliyorum, last.fm bile biliyor üstelik.)

Pazartesi, Kasım 13, 2006

kar yağdığında, yağmur yağarken, rüzgar çok kuvvetli estiğinde, hülasa böyle ilginç bir meteorolojik hadise vuku bulduğunda kendini sokağa atan, böyle deneysel ve hayat dolu bir kişilikim ben. küçükken de öyleydim. mesela rüzgar yeteri kadar sert eserse uçabilir miyim merak eder idim.

bu sebepten, ekseriyetle fırtınalı günlerde dışarda olmaktan hoşlanırdım. tabii yaş biraz ilerleyince uçma ümidi kalmadı fekat rüzgarın ağırlığımı taşıyıp taşıyamayacağını merak etmeye devam ettim.

bunun adı "rüzgara sırtını verme oyunu". oyun olup olmadığını bilmiyorum aslında, kimseyle oynamadım. ilk defa dün gece [dün gece= bir gece, aslında epeyce zaman, epeyce şeyler geçti üzerinden. tarihin önemi var mı artık?] bir ad koydum. kimseye de anlatmadım. sadece merak ediyorum her seferinde, rüzgarın o istediğim hıza ulaşmasını bekliyorum, sonra yavaş yavaş ağırlığımı veriyorum.

bazen benim istediğim hıza ulaşamadan kesiliyor, tam kendimi bırakacak oluyorum, rüzgar zayıflıyor. toparlanıyorum.
bazen birden hızlanıyor, ya da tahmin ettiğimden daha kuvvetli oluyor. kendimi bırakacak olsam alıp sürükleyecek. aslında düşmedikten sonra buna da razı olabilirim. rüzgar kuvvetiyle hareket etmek... hmm... zaten yerimin sabitliğinde o kadar da ısrarcı değilim o anda.

rüzgara "güvenmek" ya da "güvenmemek" tuhaf ve keyifli bir şey aslında, kısa süreli olunca yormuyor. güvenmem de güvenmemem de, düşsem de bu rüzgarın umurunda olmayacak. bu durumda bu bir oyun olabiliyor mu acaba?

Cuma, Kasım 03, 2006

herkes için yalnızlık

tam da "yalnızlık tek kişiliktir" diye düşündüğüm sırada hatırladım bunu, en az onun kadar beylik, efendim mantık sınırları içinde "e ne var bunda"lık bir önerme daha, "yalnızlık paylaşılmaz".

enine boyuna tanım yapasım, tespit edesim var fakat böyle şeyleri okuması çok zordur sevgili milyonlarım. sizi seviyorum, canınızı sıkmak niyetinde değilim.

iyi kötü yaşanmakta olan hayattan, ilişki halinde bulunulan kişilerden kaçılarak oluşturulan bir yalnızlık var, "kendine vakit ayırma" diyebiliriz biz buna. kitap+kahve bu tür yalnızlıkların en önde giden işbirlikçileri olmakla beraber bir şişe sevilen renkten oje ile bir törpü (hayır ömür törpüsü değil) de -bunu entelektüel bir eylem olarak algılayan bir kısım zevat kabul etmeyecek de olsa- bu çalıntı zamana eşlik eder. işin güzel tarafı, hayattan memnuniyet seviyesinin bu yalnızlık zamanlarıyla alakası yoktur. bütün istenilen zamanda bir "cep" açmak, oraya da zamansız bir güzellik, bir hatırlamalık, bir bookmark koymaktır. yüce amaçlara hizmet etmeyi düşünmeden bir ufak teneffüs almaktır. belki bazen kimsenin görmesi istenmeyen dolapların, çekmecelerin karıştırılması, düzene sokulmasıdır.

bu yalnızlığın bir keyfi de, beklenildiğini bilmektir. yalnızlık sahibi kişi bilir ki, o teneffüs bittiğinde "zaman"ı kaldığı yerden devam eder. o cebi kapatır ve yoluna devam eder. her şeyi bıraktığı yerde bulması bazen de mümkün olmaz ama, yalnızlığın güzelliği için bir bedel olarak kabul eder bunu.

şu halde, bu çalınmış zamanın yalnızlığı "terkedilmişlik"ten ayrılıyor.

terkedilmişlik, mutlak olarak tek kişiliktir ve asla paylaşılmaz. zaten paylaşılabilecek bir şey olsaydı ona terkedilmişlik demezdik. işte yalnızlık dendiğinde, terkedilmiş yalnızlık da denebilecek bir başka şey de anlaşılıyor.

paylaşılan terkedilmişlik biter mi peki? evet, mantıken tanımı yapılmış bir terkedilmişliğin paylaşıldığı zaman bitmesi gerekir. fakat esas olarak, terkedilmişlik, yalnızlık zamanları paylaşılabildiği zaman biter.

Pazar, Ekim 29, 2006

sessizlik, ömür boyu

"doğu insanı" dersem buna, fazlasıyla yüzeysel kalacak ama...

"sessizlik"in tuhaf bir isyanı var.
"boyun eğme" de sessizce, sessizlik içinde icra edilirken, "sessizlik" isyanı ne menem bir şey ola ki? dahası, "sessiz"in isyanını kim bile ki?

isyan etmeye sevdalı "birey", bağımsız şahıs, özgür ruhlar olduk.
"ifade" kabiliyetine ve hürriyetine kavuştuk.
her "bir"imiz bir "birey"iz.
"ifade" eder, sesimizi duyururuz. haksızlığa uğrarsak "isyan" ederiz. "ses"imizi duyururuz?
"isyan", "ses"le, "ses"li olur.

haklarımız gözetilmiyorsa isyan ederiz, hatta oradan çeker gideriz. orayı yakar yıkarız.
"boyun eğme"yiz.
birey, "boyun eğmez".
sessiz kalmaz.
"sessiz"lik, "boyun eğme"dir.

"boyun eğen", mutlu olamaz.
"sessiz"ler boyun eğmiştir.
sessiz isyan bile, "kalma"yı gerektirir. "sessiz"lik, çekip gitmez.
sessiz kalan, "mutsuz"dur, boyun eğen de olsa, isyan eden de olsa.
peki çekip giden sesini duyurmuş mudur?
duyurduysa mutlu olmuş mudur?
its hard to tell that the world we live in is either a reality or a dream...

[demiş, ne de güzel demiş.]

[yine de, bu söz bir yere dokunuyor ama film daha başka bir yere dokunuyor.]

[neresi olduğunu henüz bilmiyorum, sormayın sevgili milyonlarım]

[anlayabilirsem neresi olduğunu, belki bir bağlantı kuracağım. işte biz o gün başım göğe erecek.]

[...dediğinizi duyar gibiyim sevgili milyonlarım, az daha beklemeniz gerekecek. bir gün mr. hyde, gerçekten dr. jeykll'ı öldürecek.]
bazıları "sert" ve "saldırgan" ve bazen "alaycı"dırlar.
bazıları "mülayim"dir, "şefkat"inizi uyandırır, "yakın"dırlar.
onlardan eminsiniz, neleri "taşıdıklarını" bilirsiniz. yüzlerinde, harketlerinde, apaçık bellidir. onlardan korkmaz, onları seversiniz.
dost lar böyledir. böyle olur.
böyle insanlar "sevilen"dir, "sevgili"dir.
dahası "derin"dirler.her seferinde, her ihtiyacınız olduğunda içinde kaybolabileceğiniz bir "derin"lik sunarlar size. güven verirler. sarıp sarmalarlar.

"sert" olanlar bazen "kötü"dürler de.
birisi niçin "kötü"dür, buna kafa yormazsınız.
"kötü" olan nedir, bunu bilmezsiniz.

bazılarının kabukları serttir, dikenleri de batar. onlara yaklaşamazsınız.yaklaşmak da istemezsiniz zaten.
"ne" için bedel ödemekte olduğunuzu bilmezsiniz çünkü. merak da etmezsiniz. "risk"tir bu.
kabuğun içindeki "ne"dir.(?)
kabuğun içinde saklanmış her şey kıymetli midir?
kıymetli olan her şey saklanmalı mıdır?

"saklanan"a talip olduğunuzu sanıyor musunuz?
"ne"yi biliyor(mu)sunuz(?)
o kabukla şimdi ne yapacaksınız?
"ne"den açılmasını (mı) isteyeceksiniz(?).
onu bu şekilde hak ettiğinizi düşünüyor musunuz?
"ne", neden orada sanıyorsunuz?
soruları kime soruyorsunuz?
cevaplar aslında orada.

[lunapark kapandı'yı okudum ben. evet. "adımlar" attım, "uzak"ta kaldım, okudum, bildim, yardım aldım. inkar etmiyorum.]

Çarşamba, Ekim 18, 2006

doğumgünümde alınacaklar listesi

Doğumgünü dedim de, aklıma geldi. Hediye almak zor şey, yakın tanıdıklara almak ayrı zor, az tanınanlara almak ayrı zor. Galiba, "üç kelime ile" anlatabileceğimiz insanlara hediye almak daha kolay. Mesela ben olsam kendime ne hediye alırdım, bunu bile bilmiyorum. Bir liste yapıyorum şimdi, belki hem bana, hem de doğumgünümü heyecanla bekleyen sevgili milyonlarıma fikir verir.

(önem sırası yoktur.)

1. F1 sezon dvdsi (99 veya 2000 sezonu, bir de 2005 olabilir.)
2. Defter, defter, defter...
3. Kitap, kitap, kitap
4. ayıp sana, kitap denip geçilir mi, Wittgenstein okuyan birisi bana yardımcı olsun mesela..
5. About A Boy dvdsi
6. Fight Club afişi, Scarface afişi (tamam tamam biraz daha değişik şeyler olabilir bu kadar kadıköy olmayalım. bir de kill bill koy tam olsun [sakın ha nefret ederim] )
7. Jordi Labanda kalem defter kalemlik incik boncuk
8. Bir defter severden az kullanılmış defter
9. Az kullanılmış fotoğraf albümü
10. Az kullanılmış diş fırçası (dalga geçiyorum)
11. Cihangirde bi Ev albümü

pek bir kuru buldum bugün kendimi, bir ara devam ederim artık...

Devam!

12. Nip/Tuck ikinci sezon dvdsi. (en sevdiğim sezondur)
13. House MD sezon dvdsi, üç. (tercih ettiğimdir, hepsi ayrı ayrı candır, o ayrı)

F1 için, 2006 da kabulümüzdür, sonuna doğru heyecanlı olması ve şumaher'in son sezonu olması açısından. 2007 de güzel sezon oldu diyorlar, tek bir yarış seyretmedim ama merak ediyorum. Bir de tabii bunları manyak gibi tek başıma seyretmek olmaz, insan arkadaş istiyor yanında. Hediye neyse de, o kadar uzun boylu değil, değil mi?
yağmurda yürümeyeli epey olmuş. en azından biraz kış, bir bahar, bir yaz geçmiştir. "yağmurda yürümek" deyince aklımıza ne geliyor? arkadaki gözlüklü, sen söyle evladım... hmm yalnız olmamamız gerekiyor değil mi çoğu zaman. çok doğru. sen? üzgünüzdür değil mi bazen. evet. sevgili kişisiylen bir adet yağmurda yürüme anısı bulunması farzdır misal. o yağmurda öpüşülür hatta. nevzuhur community sitelerinden birinde "dudakları ıslatmak gerekmiyor" gerekçesiyle favori olarak gösterilmiş bu eylem, diğer tüm öpüşme anıları arasında (gençler çok tembel azizim, neslimiz tehlikede). öte yandan yağmur fonu olaya hüzünlü, ibne bir romantizm kattığı için de tercih edilebilir. yağmur böyle bir şeydir, hep sevgililerin ve sevgili olacakların üzerine yağar. diğerlerine ne yaptığının pek önemi yoktur. hazır çok ibneyim bu aralar, niçin yürümüyorum yağmurda dedim. bir yandan bunları düşünüp anlamsızca sırıtıyordum tabii.

misal bir tarihte "yağmur çok güzel, ben biraz ıslanmaya gidiyorum" şeklinde bir erkek düşürme repliğiyle karşılaştım ben. o dakika tiksindim yağmurdan da, ıslanmaktan da. bu travma beni vahşi bir insan yaptı. ıslak kedi yavrularını tekmeledim bir süre. son "yağmurda yürüme" anımda yağmur yağmış mıydı onu bile hatırlamıyorum. krismıs zamanlarında uzakta bıraktığı çocuklarına sevgilisine ne bileyim yaşlı anasına özlem duyan bir film karakteri gibiydim, caddeyi boydan boya turlarken. amaçsızca alışveriş yapıyordum bir yandan, loop halinde i know dinliyordum. gizem'in sürekli ihmal ettiğim doğumgünü hediyesini de almıştım o gün. çok sevinmişti tabii (ahah, haliyle) "senin doğumgünün ne zamandı?" demişti, biraz düşünmüştüm, çünkü "bugün"dü. o gün benim doğumgünümmüş iyi mi?

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Kelimeler yetmez.
Anlamak ayrı bir şey, kelimeler anlatmaz, kelimeyle anlatılmaz. Yardımcı olunur mu, belki.
İnsanlar "konuşa konuşa" anlaşamazlar. Anlaşmalılar mı, belki.
Zemin diyorum, zaman diyorum.
Söz, bir zeminde olmalı, zemin bir zamanda olmalı.
Söz, bir zemine alınmalı.
Zemin de bir algı. Zaman da.
"Zaman"dan, "zemin"den bağımsız söz, "algı"lanamaz.

Bilmek, böyle bir şey sanırım.

"Bilivermek" ise, zaman ve zeminin kendiliğinden oluşması, kendiliğinden algılanması, algı haline gelmesi. Bir lütuf, ama bir beklenti olmamalı.

Cumartesi, Ekim 07, 2006

Kızmak ile Kırılmak Arasındaki Farklar

  1. kızmak kolaydır ama kırılmak zordur. birini kzıdırmak ya da kırmak da tabi.
    birine kırılmak için gerçekten çok değer vermiş, güvenmiş olmak gerekir. ama herhangi birine kızabilir insan ve hiçbirşey olmamış gibi devam eder, umrunda olmaz
    (liriel baenre, 07.10.2006 14:52)
54. birinin izi kalmaz,digerinin izi sonsuza kadar kalir..
(dvck, 07.10.2006 14:54 ~ 14:55)

Cuma, Ekim 06, 2006

-çalıştın mı?
-çalıştım da anlamadım. bişey bilmiyorum valla

Cumartesi, Eylül 30, 2006

if shame had a face i think it would kind of look like mine
if it had a home would it be my eyes
would you believe me if i said i am tired of this
well here we go one more time

i tried to climb your steps
i tried to chase you down
i tried to see how low i could get down to the ground
i tried to earn my way
i tried to change this mind
you better believe that i tried to beat this

sick cycle carousel - lifehouse

uzun uzun yazmak, uzun uzun susmak istiyorum.
yazamadığım ve susamadığım için, dinlesem daha iyi diyorum.
dinlediğim de bu işte.
"ah işte tam da beni anlatıyor" şarkılarım yok.
bu da onlardan biri değil haliyle.
o zaman neden susamıyorum, neden yazamıyorum, neden dinleyemiyorum?

(tosan shuffle gururla sunar: sick cycle carousel - lifehouse, yann tiersen ve meşhur! parçası, prensesin uykusuyum-redd [247 parça varmış playlistte])

Çarşamba, Eylül 06, 2006

" 'Bir sahtelik duygusunu da beraberinde taşıyorsan benimleyken,bilemem ki hangisi sen!'
diye seslenmiştin bana, uzaktan.
Herzamanki gibi, en temelinden kavramıştın sorunu - öyle bir yeteneğin vardı, beni hep
yeniden hayrete düşüren: beni, en yalın olduğum yerimden kavrayabiliyordun."


hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayret!

Perşembe, Ağustos 17, 2006

hal hatır hasbihal

bir zamandır yazmadığım, aramıza soğukluk girmiş blogumun hatırını sormak, eski yazılarımı yeniden okuyup kendime daha da hayran olmak amacıyla sıradan bir akşam üstü göz atarkene... amaan neyse. yazacağım bir ton şey vardı, uçtu gitti. yaz rehaveti, depresif tembellik, kağıt kalem sevdası, aşk acısı, ihtiras rüzgarı, sevme hakkı derkene zihnimin girdaplarında kayboldular hepisi. katkıda bulunanları kınıyorum.

bu esnada millet boş durmamış tabii, seviyor ve destekliyoruz. kablolarla bağlanmış muhterem internet cemaati olarak gencin arkasındayız hatta para toplayıp düğüne katkıda bulunmayı da istiyoruz. ehe.

Perşembe, Temmuz 13, 2006

hali hazırda canının sıkılmaya eğilimli olduğu bilinen kişiye "canım sıkılıyor" demek için çok haklı sebeplere sahip olmak ya da uygun hiç kimseye o an için sahip olmamak gerekir.

hali hazırda canının sıkılmaya eğiliminin hiç olmadığı, geçmişte hemen hiç benzer tecrübe yaşamadığı bilinen kişiye "canım sıkılıyor" demek için de haklı sebeplere sahip olmak ya da uygun hiç kimseye o an için sahip olmamak gerekir.

nice yiğitlerin "sıkı can iyidir kolay kolay çıkmaz ehi ehi" cevabını alarak kronik melankoliden kontrollü şizofreniye geçtiği tecrübesizliğin neticesidir, abartma hastalığı, hatta basbayağı ibneliktir, puştluktur.

can sıkıntısının getirdiği triballik ile içine kapanan adamın en sonunda etrafında bulacağı da şu yukarda bahsettiğim iki tiptir. içine kapanmasa da bulacağı budur, kapansa da olacağı odur. hem kapansa nedir, kapanmasa nedir?

para parayı çeker, sıkıntı sıkıntıyı çeker eninde sonunda.

Pazartesi, Mayıs 15, 2006

coffee & cigarettes

şimdi nasıl starbucks'ta kahve içmek sadece kahve içmek değilse* sigara içmek de sadece sigara içmek değil. her işin bir ritüeli var elbet, yoksa mesela "bu işi öğlen yemeğinde konuşalım" derken adamı karşımıza iştahımızı açsın diye çağırmıyoruz. illa yemek yerken başka bir şey yapmak zorundayız, ya da bir şey yaparken yemek yemek.

sigarayı dumanı için mi içiyosun yoksa şu kırmızı çizmeli kızdan ateş istemek için mi? yoksa ders/konferans/öğle arasında sap gibi dikilmemek için mi? öyle ya, kapının önünde dikilen onca adamın elinden sigarasını alsan duvar dibinde oturan adamdan ne farkı kalır? dumanı içine çekmediğin halde gözlerini kısarak napabilirsin? en fazla gözlüğünü evde unutmuş miyop olursun değil mi? sahnede karizmatik vokalist var, al elinden sigarayı bak eli ayağı birbirine dolaştı.

öte yandan sadece tütün bağımlısı olunabilir, müzmin bir madde bağımlısı olunabilir, sigara içiyor olmanın tribiyle alakası yoktur adamın. yolda sokakta içer bunu zıkkım olasıca.. ehm.. ne diyordum? ha bu tribaliteye ihtiyacı yoktur, ve hatta herkesten gizliyordur bilakis içmemenin karizmasına ya da kattığı her ne boksa ona hastadır. fekat bunlar pek az sayıdadır.

asıl diyeceğim, sigara içiyor ya da içmiyor olmak sosyal hayatta ciddi ayrımlara yol açabilir. hep beraber bir yere gidiliyorsa grup içinde sigara içenlerin (sigara demeyelim, her türlü tütün muhtevası, cigar olur cigarillo olur pipo olur, smoke deriz) bulunması halinde sigara içilmeyen mekanlar tercih edilmez. sanki içmezlerse öleceklermiş gibi davranılır. halbuki, bilakis içerlerse öleceklerdir. kendileri ölmekle kalmayıp etraftakilerin ölmesine de sebep olabileceklerdir. yine de kutsal bir şeye bağımlılarmış gibi davranılır, tiryakinin son dalı ormanda on kaplan gücündedir ve sigarası olmayana paket almak ona hayatın sırrını vermekten evladır, her şeyden öte sevaptır (verdim, ordan biliyorum).

şu bu sebepten asla ihtiyaç duymayacağım bir karizma malzemesidir, ortamdaki non smokerların ciğerlerine tecavüz etmek insanlığıma sığmaz misal. içeceksem tiryakiliğimi kalbime gömerim, ahlaksızca sergilemem.

bir gün okuduğumda g.tüme girmemesi dileğiyle;

"Publish Post" (pisssssmi...)

*ben starbucks'a sadece kahve içmeye gidiyorum o ayrı, sosa'ya da sadece salata yemeye gidiyorum valla.

Cumartesi, Mayıs 13, 2006

- pekiyi, nelerden hoşlanır bu tosun, ne zaman mutlu olur?
- efenim mutluluk kah bir ağaç yaprağında gördüğünüz çiy tanesi, kah bir uğurböceğinin narin bitki gövdesi üzerindeki akrobasisi derim ben...
- ne hoş
- tabiy, insan etrafına baktığı her an mutlu olmak için bir şeyler bulabilir, tek derdi o mutluluğu paylaşabilmek olsun.
- kimlerle paylaşır tosun mutluluğunu?
- dağa taşa yazar, o da olmadı o ara aklında kim varsa yolda sokakta otobüste ona anlatır. o bilmez, tosun hep anlatır. napsın, gerçekten anlatmaya kalksa buna kim dayanır, sonra buna kim inanır ha? (kadir inanır mesela)
- eeööe.. anlıyorum..
- hayır anlamıyorsunuz. sorun mesela hiç kızmaz mı bu tosun?
- kızar...
- (salak!)
- ehm.. nelere kızar bu tosun? kızdığı zaman cam objeleri gazabından korumamız gerekir mi misal?
- ahahah ilahi, ne hoşsunuz öyle.. yok efendim, tosun öyle peak şiddet insanı değildir. sessiz ve derinden nefret duyar. kızdığı vakit tanıdığı tanımadığı birisini alır karşısına zarar vermek ister, deli gönül taciz etmek ister. sataşır, anlamsızlaşır.
- kızgınsınız sanırım?
- evet, bir hedefim de var üstelik. (bulana veya getirene yüzbin lira veriyorum)

Perşembe, Mayıs 11, 2006

yaz gecesi rüyası

şunca zamandır maruz kaldığım en komik reklam sloganlarından biridir, "kızgın kumlardan serin sulara". dondurmaya bir zevk patlaması, bir ferahlama anı anlamı katmak üzere reklam icabı hanım kişi anlatır, şöyledir böyledir der. "hani, kızgın kumlardan serin sulara atlarsın ya, onun gibi..."

en az bunun kadar komik bi reklam sloganı daha var, "keyifli bir kaçamak". başka da yok zaten aklımda. tarihe geçmeli diyorum bunlar. keyifli bi kaçamak ha, hey yavrum hey.. kimin kime kaçtığını bıraktım hadi de, keyifsiz bi kaçamak nasıl olabilir mesela? beynini sevdiğimin kreatifi kaçamak denen şeyi ne olarak biliyor ki bir de keyifli diye vurguladı bunu? keyif almayacaksam ne diye kaçamak yapıyorum arkadaşım? slogana libidal çağrışım katıyorum diye neden maymun ediyorsunuz kendinizi?

delikanlı

sırf seni seviyor diye birisini sevmen alçakça biraz. aslında basit düşünüyorum: sen de seni seviyorsun, o da seni. ne güzel anlaştınız, değil Mİ ÇOCUĞUM? hm? arkadaki sana diyorum, konuşma bakayım arkadaşınla...

ne diyorduk...

Perşembe, Nisan 27, 2006

elif şafak fetiş

ne demiş elif şafak abla? edebiyatta kadın nesne, erkek özne imiş, sevilen arzulanan kadınmış ama hep nesne kalır imiş. erkek kalem kadın kağıt imiş. buraya bir dipnot koyalım. yazıcam onu da aklıma ne geldi, şimdi bi kadının dudaklarına şiir yazabilirsin, omuz mesela of ki of anlatırsın efendim sonra jaw line hadisesi vardır. aynı karede hafiften boyun ve bedenin birleştiği bölgeyi, sonra o jaw line denen çene çizgisi mi ne onu resmet bak, ne estetik ne zerafet değil mi? ama şimdi kadın nesne oldu... olmaz. tamam o zaman bi kadın bi erkeğin dudaklarına şiir yazsın, sırtına yazsın sonra ayak bileğine yazsın. oldu mu? (kadın yazsın zaten bi erkeğin yazdığını düşünemiyorum, homofobiğim ezelden)

o değil de aklıma geldi bak ellere yazabilirsin, otur seyret mesela o elleri. he.. fetiş sahibi yaptınız lan beni...

Perşembe, Nisan 20, 2006

- kimdir tosantosun?
- tosan sisteme bir çeşit sessiz başkaldırış, okumayan türkiye'ye atılmış bir taştır. yeri geldiğinde bir yakarış olur, yeri geldiğinde bir sessiz çığlık.
- (.mına koydun ama sen de) peki nedir tosan'ı tosan yapanlar, nelerden beslenir bu yüce kişilik?
- bir alıntıyla açıklamaya çalışayım isterseniz "rock'n roll is a prostitute", yani pazarlanmalıdır bu yüzden. ilgi görme tutkusudur tosun'u tosan yapan.
- evet anlıyorum
- (nesini anlıyorsun) gözlerinizden belli...

Perşembe, Mart 23, 2006

matematik özürlüsü

salaklığın kılıfı da matematik özürlü oldu. hadi türevden integralden bıkkınsın, belki kafan polinomu almadı olabilir de, alt tarafı bayağı kesirdir çarpmadır... bunun matematik özürlü olunacak nesi var onu anlamıyorum. hayatını devam ettirecek kadar matematik herkese lazım. gerçi doğal seleksiyon da var, onu yapamayanı sikiyorlar sistemden çıkıyor. gözünü sevdiğimin...

Çarşamba, Mart 22, 2006

çok efkarlandım şimdi lan, bakındım bakındım yazacak yer bulamadım. bi sigara yakasım bile geldi. yaktın beni insangazanı.

Cuma, Mart 03, 2006

saçmalamamam lazım

- *kafa kaldır belli belirsiz* [ananıs.. nerden çıktın sen] naber lan
- *acele* meraba nassın görüşürüz zıvır zıvır...
- eevallaa eevallaa hadi bakalım [.mına korum lan senin]

kafa ütüsü

artık kısa şeyler yazmalıyım bu bloga, baktım da düşünmeden laylaylom yazıyorum. vallahi hicap eder oldum birine "aha bu benim blogum" demeye. vermiyorum zaten. henüz halka açılmadı. halka açık günlük yazıyodum eskiden. biraz bekle. hem ben de okuyamıyorum böyle. kısa yaz. peki cevat abi.

Pazartesi, Şubat 13, 2006

dostluğun biz sevgisiyle...

adına ne demeli, ister arkadaşlık olsun ister dostluk olsun... dostluk olsun. epeyce ilerlemiş bir yüce arkadaşlıktan bahsediyorum. dostluk olmalı evet. artık inkar etmenin manası yok. dostluk da bir ton fani şey arasında yerini almış bulunuyor bir süredir. hem de öyle bir kazık atma, bir sırttan vurma ya da herhangi başka bir sebep olmadan, yavaş yavaş ölüyor ve bitiyor. yaşlanırken aynı zamanda çürüyor. ve insanların doğar doğmaz çürümeye ve yaşlanmaya başlamaları gibi o da başlar başlamaz eskimeye başlıyor. insan nasıl bir yandan gelişip bir yandan ölüyorsa dostluk da, hatta geliştiği hızda ölüme yaklaşıyor.

bunu insanlara benzetmek tuhaf oldu biraz... aslında ben bir tabak çerez, bir paket çikolata ya da bir fincan kahveye benzetmek isterim. bunları tüketir ve nihayet bitiririz. yenilenmek, dibinden kaynamak tarzı özellikleri olmadığı için, mesela bir fincan kahve biter. bir dostluğa yeni şeyler eklemiyorsanız o da biter. paylaşılanlar, konuşulanlar biter. bazen birinin yerinde kalması diğerinin ilerlemesi sebebiyle o kaynağa yeni bir şeyler eklenmemiştir, bu yüzden biter. bazen de baştan belirlediğiniz ortak alanlarla alakalı her şey tükenir.

dostluğun, bir kazık, bir ibnelik efendime söyleyeyim bir başka şey yüzünden bitmeyip kendi kendine ölmesi durumu başta getirdiği sevgiyi tüketmemesine sebep olur. bu sevgi yüzünden dostluğun bittiği kabullenilmez. bitmeyen sevgidir, dostluk değildir. evet.

peki ölmeyen dostluk ne o zaman? herhalde dondurulmuş bir çeşit dostluk olmalı. nasıl? dostunuz ölürse ya da uzaklaşırsa o dostluk kesilmiş ve orada donmuştur. yani, yaşamı daha yavaştır artık. dolayısıyla ölümü de geç olacaktır.

kalbi kırık bir zavallı olarak değil soğukkanlı bir tespit neticesi yazıyorum; kayıtlara geçsin lütfen. hah, isterse soğukkanlı olmasın zaten. soğuyalı çok oldu.

Salı, Şubat 07, 2006

paranın icadından ve getirdiği devrimden sonraki en büyük devrim herhalde bilginin bytelara çevrilmesidir. paranın icadından önce buğdayın, odunun, post ve benzeri malzemenin değeri hep bir şeylere çevrilerek takas edilirdi (zannediyoruz) ve bu da bir çeşit belirsizliğe ve zorluğa sebep oluyordu. para sayesinde her türlü malın kıymeti tek bir parametreye bağlandı. üç boyutlu uzayda duran nesnelerin konum ve yönlerini iki boyutta belirtmenin zorluğu, bir düzlemi o uzayda herhangi bir yere kondurarak bu nesnelerin o düzlem üzerindeki izdüşümlerinin belirlenmesiyle iyi kötü aşılmış oldu (burada her şeyin paraya tam kıymetiyle çevrilemediğini ve insan olarak bizim için daha kıymetli olan şeylerin para karşılığının ufak olmasına isyanımızı betimledim. nasıl?).

başlarda sadece temel ihtiyaç maddeleri, ya da alınıp satılan , alışverişi yapılan şeylerin parasal karşılığı bulundu herhalde. para denen şey, hayatı kolaylaştıran bir araç olmuştu. fakat paranın amacını aşması ile kendisi alınan satılan bir şey oldu ve başlı başına bir ihtisas konusu, bir insanlık problemi haline geldi. bugün ucundan kıyısından para ile ilgili olmayan bir bilim dalı herhalde kalmadı. hayatı kolaylaştıran bir araç olan para, bazen hayatın amacı oldu. alışverişi yapılmayan şeylerin bile parasal karşılığı bulundu sonra.

bilgisayar, başlarda karmaşık hesapları yapan bir makineydi. bu hesaplarda kullanılan sayıların ve bu sayıları işlemek üzere oluşturulan kodların kendi diline çevrilmesi ve ifade edilmesi gerekiyordu. sayıları bytelarla kodlayıp enini boyunu belirtmek işlemleri yapılabilir hale getiriyordu. ne zaman bilgisayar hesap yapma amacını aştı, o zaman bilgisayar düzlemine, byte a çevrilerek işlenmesi gereken bilgiler değişti. sadece film seyretmek, müzik dinlemek, internete girmek için bilgisayar kullanma devri geldiğinde bilgisayarla yapabildiğimiz her şeyin, fotoğraflarımızın, filmlerin, müziklerin artık belli bir boyutu olduğunu da görmüş olduk. her şeyi transfer edebilir, paylaşabilir, kopyalayabilirdik. yeter ki boyutu müsait olsun.

şimdi boyut moyut diyerek söylemem gereken şeyi yeterli kuvvette ifade edemedim ama "bilgi"nin kodlanması ve o bilginin bir zamanlar kağıda basılı olan ve eskiyen fotoğraflar, kasetlerde taşınan ve bozulabilen filmler, nebleyim müzik falan olması garip. yani bunları birilerine verirken iade edilmesini beklemenize lüzum yok, saklamak için yer bulmanıza gerek yok, transfer etmek için yol bulmanıza gerek yok, hepsini çevirdik byte, byteları yükledik paketlere... yüklemediysek oyduk manyetik disklere, kutu kadar harddiskin içinde raflar dolusu ıvır zıvır saklıyoruz. ayakkabı kutusunda fotoğraf saklama devri bitti. hayır eski adam mıyım ki bilmiyorum, yok insanlığımızı hatıralarımızı kaybettik eskiden elektrik yoktu da demeyecem ama... paranın icadı diyorum byte diyorum işte. aha buraya bi daş koydum kilometre daşı. daş yok mu la?

Pazartesi, Ocak 02, 2006

sevgilisi olan arkadaştan uzak durulacaaak.
yaz bi kenara. aha yazdım.
arkadaş sevgili edindiyse ilişki stand by a alınacak.
sen almasan da almak zorunda kalırsın, hayır mecbur kaldığın için yapma diye diyorum.
ne bitmez derdiniz varmış ulan kuruttunuz beni... gerçi bozuk olsanız bi türlü çiçek böcek olsanız başka bi türlü. anlamadım ki ben sizi...
artık üzülmeyi de bıraktım ilgilenmiyorum lan. ne haliniz varsa görün. sanki çıkarken bana soruyosunuz. bişey de sormayın. hiç anlamıyorum. anlamak istemiyorum. ne sizin ne manyak sevgilinizin önce şahsiyetini sonra dertlerini çözmek bana mı düştü be... benim her derdim bitti mınakoyim kendimi sosyolojik araştırmaya verdim. ha o olursa haber veririm zaten merak etmeyin.
ayrıldım diyene de oh olsun, yarasın. bundan sonra böyle arkadaş.

Perşembe, Aralık 29, 2005

baba

bana dünyanın sonu gibi görünen şeylerle alay eden adamdır babam.
hiçbir teselli hayatı haddinden fazla ciddiye aldığını gözüne sokan o adamın yaptığını yapamaz. "buradan düşersen hiçbir şey olmaz" dediğinde sözüne güvenebileceğim, önümü göremediğimde yardımıma koşandır.

Cuma, Aralık 23, 2005

çılgınlar gibi

şebnem ferah ilk çıktığında, vazgeçtim dünyadan diye bi şarkısı vardı. aman allahım o ne çılgın bi imaj o ne süper parça o ne taş bi hatundu...
ne kıl bi kelime "hatun"... alay mı ediyor saygıyla mı bahsediyor belli değil. karı dediğin zaman aşağılamadır, bayan dediğin zaman bayıktır, bağyan evet biraz dalgadır, biraz da kitschtir "bayan bakar mısınız".. hanımefendi de ayı! hanım var, fakat bahsedilen her dişi "hanım"lığı kaldıramaz, ağır gelir. hanımabla var, hanımteyze var, abla olabilir fakat bir miktar samimiyet barındırır...
"hatun" ne ya? cool mu oldun şimdi bildiğin "karı" ya "hatun" deyince? gençlik buna bi son versin.
"abi süper hatun"
hatunlar kovalasın seni.
"arkadaşlar milli oluyoruz"

mahuahaheha lan beni benden aldın bi sabah vakti. nası da unutmuşum ben bunu.

hayatımın soundtracki 1

nedir bu playlistin bana ettiği bir sabah vakti?
şebnem ferah'ın tek bir albümü var elimde; kelimeler yetse. işte o hem unutmak istemediğim hem de hatırlamak istemediğim, fonunda dünya yalan söylüyor (mvo) olan zamanın albümlerinden biri. [kendimi türkçe roka vermişim] therionla tanışmam, anathema deyu sayıklamam da bu tarihlere rastlar fekat bunların öyle etkileri yoktur nedense. bu sebepten uzun süre dünya yalan söylüyor'u playlistimden çıkarmış, tekrar koyduğumda bi süre dinleyememiştim. kelimeler yetse'yi de mecburiyetten dinlemiyorum, cd yok, gitti. haliyle o gün bugün dinlememişim. özlememişim de. bir sabah vakti deli misin ulan manyak gibi kendini türkçe mp3 sitelerine vermişsin... ulan şu cd bi gelse bi gün çıksa ortaya nası manyak olurum biliyo musun... dünya yalan söylüyor'a da alıştım sayılır ama bunu bi süre daha kaldıramam. ulan.. ulan...

Cumartesi, Aralık 17, 2005

hal ve gidiş raporu.

bir hatanın düzeltilemez oluşu, geri alınamaz, unutulamaz oluşuna inanmak zorunda olmak, küçük şeyleri önemsemek ama küçük hataların pahalıya mal olmasını hazmedememek, getireceklerini kabul etmek istememek, böyle gelirse böyle gideceğini bal gibi bilmek, böyle gelmesine yine de engel olamamak, anlatamamak.