kar yağdığında, yağmur yağarken, rüzgar çok kuvvetli estiğinde, hülasa böyle ilginç bir meteorolojik hadise vuku bulduğunda kendini sokağa atan, böyle deneysel ve hayat dolu bir kişilikim ben. küçükken de öyleydim. mesela rüzgar yeteri kadar sert eserse uçabilir miyim merak eder idim.
bu sebepten, ekseriyetle fırtınalı günlerde dışarda olmaktan hoşlanırdım. tabii yaş biraz ilerleyince uçma ümidi kalmadı fekat rüzgarın ağırlığımı taşıyıp taşıyamayacağını merak etmeye devam ettim.
bunun adı "rüzgara sırtını verme oyunu". oyun olup olmadığını bilmiyorum aslında, kimseyle oynamadım. ilk defa dün gece [dün gece= bir gece, aslında epeyce zaman, epeyce şeyler geçti üzerinden. tarihin önemi var mı artık?] bir ad koydum. kimseye de anlatmadım. sadece merak ediyorum her seferinde, rüzgarın o istediğim hıza ulaşmasını bekliyorum, sonra yavaş yavaş ağırlığımı veriyorum.
bazen benim istediğim hıza ulaşamadan kesiliyor, tam kendimi bırakacak oluyorum, rüzgar zayıflıyor. toparlanıyorum.
bazen birden hızlanıyor, ya da tahmin ettiğimden daha kuvvetli oluyor. kendimi bırakacak olsam alıp sürükleyecek. aslında düşmedikten sonra buna da razı olabilirim. rüzgar kuvvetiyle hareket etmek... hmm... zaten yerimin sabitliğinde o kadar da ısrarcı değilim o anda.
rüzgara "güvenmek" ya da "güvenmemek" tuhaf ve keyifli bir şey aslında, kısa süreli olunca yormuyor. güvenmem de güvenmemem de, düşsem de bu rüzgarın umurunda olmayacak. bu durumda bu bir oyun olabiliyor mu acaba?
Pazartesi, Kasım 13, 2006
Cuma, Kasım 03, 2006
herkes için yalnızlık
tam da "yalnızlık tek kişiliktir" diye düşündüğüm sırada hatırladım bunu, en az onun kadar beylik, efendim mantık sınırları içinde "e ne var bunda"lık bir önerme daha, "yalnızlık paylaşılmaz".
enine boyuna tanım yapasım, tespit edesim var fakat böyle şeyleri okuması çok zordur sevgili milyonlarım. sizi seviyorum, canınızı sıkmak niyetinde değilim.
iyi kötü yaşanmakta olan hayattan, ilişki halinde bulunulan kişilerden kaçılarak oluşturulan bir yalnızlık var, "kendine vakit ayırma" diyebiliriz biz buna. kitap+kahve bu tür yalnızlıkların en önde giden işbirlikçileri olmakla beraber bir şişe sevilen renkten oje ile bir törpü (hayır ömür törpüsü değil) de -bunu entelektüel bir eylem olarak algılayan bir kısım zevat kabul etmeyecek de olsa- bu çalıntı zamana eşlik eder. işin güzel tarafı, hayattan memnuniyet seviyesinin bu yalnızlık zamanlarıyla alakası yoktur. bütün istenilen zamanda bir "cep" açmak, oraya da zamansız bir güzellik, bir hatırlamalık, bir bookmark koymaktır. yüce amaçlara hizmet etmeyi düşünmeden bir ufak teneffüs almaktır. belki bazen kimsenin görmesi istenmeyen dolapların, çekmecelerin karıştırılması, düzene sokulmasıdır.
bu yalnızlığın bir keyfi de, beklenildiğini bilmektir. yalnızlık sahibi kişi bilir ki, o teneffüs bittiğinde "zaman"ı kaldığı yerden devam eder. o cebi kapatır ve yoluna devam eder. her şeyi bıraktığı yerde bulması bazen de mümkün olmaz ama, yalnızlığın güzelliği için bir bedel olarak kabul eder bunu.
şu halde, bu çalınmış zamanın yalnızlığı "terkedilmişlik"ten ayrılıyor.
terkedilmişlik, mutlak olarak tek kişiliktir ve asla paylaşılmaz. zaten paylaşılabilecek bir şey olsaydı ona terkedilmişlik demezdik. işte yalnızlık dendiğinde, terkedilmiş yalnızlık da denebilecek bir başka şey de anlaşılıyor.
paylaşılan terkedilmişlik biter mi peki? evet, mantıken tanımı yapılmış bir terkedilmişliğin paylaşıldığı zaman bitmesi gerekir. fakat esas olarak, terkedilmişlik, yalnızlık zamanları paylaşılabildiği zaman biter.
enine boyuna tanım yapasım, tespit edesim var fakat böyle şeyleri okuması çok zordur sevgili milyonlarım. sizi seviyorum, canınızı sıkmak niyetinde değilim.
iyi kötü yaşanmakta olan hayattan, ilişki halinde bulunulan kişilerden kaçılarak oluşturulan bir yalnızlık var, "kendine vakit ayırma" diyebiliriz biz buna. kitap+kahve bu tür yalnızlıkların en önde giden işbirlikçileri olmakla beraber bir şişe sevilen renkten oje ile bir törpü (hayır ömür törpüsü değil) de -bunu entelektüel bir eylem olarak algılayan bir kısım zevat kabul etmeyecek de olsa- bu çalıntı zamana eşlik eder. işin güzel tarafı, hayattan memnuniyet seviyesinin bu yalnızlık zamanlarıyla alakası yoktur. bütün istenilen zamanda bir "cep" açmak, oraya da zamansız bir güzellik, bir hatırlamalık, bir bookmark koymaktır. yüce amaçlara hizmet etmeyi düşünmeden bir ufak teneffüs almaktır. belki bazen kimsenin görmesi istenmeyen dolapların, çekmecelerin karıştırılması, düzene sokulmasıdır.
bu yalnızlığın bir keyfi de, beklenildiğini bilmektir. yalnızlık sahibi kişi bilir ki, o teneffüs bittiğinde "zaman"ı kaldığı yerden devam eder. o cebi kapatır ve yoluna devam eder. her şeyi bıraktığı yerde bulması bazen de mümkün olmaz ama, yalnızlığın güzelliği için bir bedel olarak kabul eder bunu.
şu halde, bu çalınmış zamanın yalnızlığı "terkedilmişlik"ten ayrılıyor.
terkedilmişlik, mutlak olarak tek kişiliktir ve asla paylaşılmaz. zaten paylaşılabilecek bir şey olsaydı ona terkedilmişlik demezdik. işte yalnızlık dendiğinde, terkedilmiş yalnızlık da denebilecek bir başka şey de anlaşılıyor.
paylaşılan terkedilmişlik biter mi peki? evet, mantıken tanımı yapılmış bir terkedilmişliğin paylaşıldığı zaman bitmesi gerekir. fakat esas olarak, terkedilmişlik, yalnızlık zamanları paylaşılabildiği zaman biter.
Pazar, Ekim 29, 2006
sessizlik, ömür boyu
"doğu insanı" dersem buna, fazlasıyla yüzeysel kalacak ama...
"sessizlik"in tuhaf bir isyanı var.
"boyun eğme" de sessizce, sessizlik içinde icra edilirken, "sessizlik" isyanı ne menem bir şey ola ki? dahası, "sessiz"in isyanını kim bile ki?
isyan etmeye sevdalı "birey", bağımsız şahıs, özgür ruhlar olduk.
"ifade" kabiliyetine ve hürriyetine kavuştuk.
her "bir"imiz bir "birey"iz.
"ifade" eder, sesimizi duyururuz. haksızlığa uğrarsak "isyan" ederiz. "ses"imizi duyururuz?
"isyan", "ses"le, "ses"li olur.
haklarımız gözetilmiyorsa isyan ederiz, hatta oradan çeker gideriz. orayı yakar yıkarız.
"boyun eğme"yiz.
birey, "boyun eğmez".
sessiz kalmaz.
"sessiz"lik, "boyun eğme"dir.
"boyun eğen", mutlu olamaz.
"sessiz"ler boyun eğmiştir.
sessiz isyan bile, "kalma"yı gerektirir. "sessiz"lik, çekip gitmez.
sessiz kalan, "mutsuz"dur, boyun eğen de olsa, isyan eden de olsa.
peki çekip giden sesini duyurmuş mudur?
duyurduysa mutlu olmuş mudur?
"sessizlik"in tuhaf bir isyanı var.
"boyun eğme" de sessizce, sessizlik içinde icra edilirken, "sessizlik" isyanı ne menem bir şey ola ki? dahası, "sessiz"in isyanını kim bile ki?
isyan etmeye sevdalı "birey", bağımsız şahıs, özgür ruhlar olduk.
"ifade" kabiliyetine ve hürriyetine kavuştuk.
her "bir"imiz bir "birey"iz.
"ifade" eder, sesimizi duyururuz. haksızlığa uğrarsak "isyan" ederiz. "ses"imizi duyururuz?
"isyan", "ses"le, "ses"li olur.
haklarımız gözetilmiyorsa isyan ederiz, hatta oradan çeker gideriz. orayı yakar yıkarız.
"boyun eğme"yiz.
birey, "boyun eğmez".
sessiz kalmaz.
"sessiz"lik, "boyun eğme"dir.
"boyun eğen", mutlu olamaz.
"sessiz"ler boyun eğmiştir.
sessiz isyan bile, "kalma"yı gerektirir. "sessiz"lik, çekip gitmez.
sessiz kalan, "mutsuz"dur, boyun eğen de olsa, isyan eden de olsa.
peki çekip giden sesini duyurmuş mudur?
duyurduysa mutlu olmuş mudur?
its hard to tell that the world we live in is either a reality or a dream...
[demiş, ne de güzel demiş.]
[yine de, bu söz bir yere dokunuyor ama film daha başka bir yere dokunuyor.]
[neresi olduğunu henüz bilmiyorum, sormayın sevgili milyonlarım]
[anlayabilirsem neresi olduğunu, belki bir bağlantı kuracağım. işte biz o gün başım göğe erecek.]
[...dediğinizi duyar gibiyim sevgili milyonlarım, az daha beklemeniz gerekecek. bir gün mr. hyde, gerçekten dr. jeykll'ı öldürecek.]
[demiş, ne de güzel demiş.]
[yine de, bu söz bir yere dokunuyor ama film daha başka bir yere dokunuyor.]
[neresi olduğunu henüz bilmiyorum, sormayın sevgili milyonlarım]
[anlayabilirsem neresi olduğunu, belki bir bağlantı kuracağım. işte biz o gün başım göğe erecek.]
[...dediğinizi duyar gibiyim sevgili milyonlarım, az daha beklemeniz gerekecek. bir gün mr. hyde, gerçekten dr. jeykll'ı öldürecek.]
bazıları "sert" ve "saldırgan" ve bazen "alaycı"dırlar.
bazıları "mülayim"dir, "şefkat"inizi uyandırır, "yakın"dırlar.
onlardan eminsiniz, neleri "taşıdıklarını" bilirsiniz. yüzlerinde, harketlerinde, apaçık bellidir. onlardan korkmaz, onları seversiniz.
dost lar böyledir. böyle olur.
böyle insanlar "sevilen"dir, "sevgili"dir.
dahası "derin"dirler.her seferinde, her ihtiyacınız olduğunda içinde kaybolabileceğiniz bir "derin"lik sunarlar size. güven verirler. sarıp sarmalarlar.
"sert" olanlar bazen "kötü"dürler de.
birisi niçin "kötü"dür, buna kafa yormazsınız.
"kötü" olan nedir, bunu bilmezsiniz.
bazılarının kabukları serttir, dikenleri de batar. onlara yaklaşamazsınız.yaklaşmak da istemezsiniz zaten.
"ne" için bedel ödemekte olduğunuzu bilmezsiniz çünkü. merak da etmezsiniz. "risk"tir bu.
kabuğun içindeki "ne"dir.(?)
kabuğun içinde saklanmış her şey kıymetli midir?
kıymetli olan her şey saklanmalı mıdır?
"saklanan"a talip olduğunuzu sanıyor musunuz?
"ne"yi biliyor(mu)sunuz(?)
o kabukla şimdi ne yapacaksınız?
"ne"den açılmasını (mı) isteyeceksiniz(?).
onu bu şekilde hak ettiğinizi düşünüyor musunuz?
"ne", neden orada sanıyorsunuz?
soruları kime soruyorsunuz?
cevaplar aslında orada.
[lunapark kapandı'yı okudum ben. evet. "adımlar" attım, "uzak"ta kaldım, okudum, bildim, yardım aldım. inkar etmiyorum.]
bazıları "mülayim"dir, "şefkat"inizi uyandırır, "yakın"dırlar.
onlardan eminsiniz, neleri "taşıdıklarını" bilirsiniz. yüzlerinde, harketlerinde, apaçık bellidir. onlardan korkmaz, onları seversiniz.
dost lar böyledir. böyle olur.
böyle insanlar "sevilen"dir, "sevgili"dir.
dahası "derin"dirler.her seferinde, her ihtiyacınız olduğunda içinde kaybolabileceğiniz bir "derin"lik sunarlar size. güven verirler. sarıp sarmalarlar.
"sert" olanlar bazen "kötü"dürler de.
birisi niçin "kötü"dür, buna kafa yormazsınız.
"kötü" olan nedir, bunu bilmezsiniz.
bazılarının kabukları serttir, dikenleri de batar. onlara yaklaşamazsınız.yaklaşmak da istemezsiniz zaten.
"ne" için bedel ödemekte olduğunuzu bilmezsiniz çünkü. merak da etmezsiniz. "risk"tir bu.
kabuğun içindeki "ne"dir.(?)
kabuğun içinde saklanmış her şey kıymetli midir?
kıymetli olan her şey saklanmalı mıdır?
"saklanan"a talip olduğunuzu sanıyor musunuz?
"ne"yi biliyor(mu)sunuz(?)
o kabukla şimdi ne yapacaksınız?
"ne"den açılmasını (mı) isteyeceksiniz(?).
onu bu şekilde hak ettiğinizi düşünüyor musunuz?
"ne", neden orada sanıyorsunuz?
soruları kime soruyorsunuz?
cevaplar aslında orada.
[lunapark kapandı'yı okudum ben. evet. "adımlar" attım, "uzak"ta kaldım, okudum, bildim, yardım aldım. inkar etmiyorum.]
Çarşamba, Ekim 18, 2006
doğumgünümde alınacaklar listesi
Doğumgünü dedim de, aklıma geldi. Hediye almak zor şey, yakın tanıdıklara almak ayrı zor, az tanınanlara almak ayrı zor. Galiba, "üç kelime ile" anlatabileceğimiz insanlara hediye almak daha kolay. Mesela ben olsam kendime ne hediye alırdım, bunu bile bilmiyorum. Bir liste yapıyorum şimdi, belki hem bana, hem de doğumgünümü heyecanla bekleyen sevgili milyonlarıma fikir verir.
(önem sırası yoktur.)
1. F1 sezon dvdsi (99 veya 2000 sezonu, bir de 2005 olabilir.)
2. Defter, defter, defter...
3. Kitap, kitap, kitap
4. ayıp sana, kitap denip geçilir mi, Wittgenstein okuyan birisi bana yardımcı olsun mesela..
5. About A Boy dvdsi
6. Fight Club afişi, Scarface afişi (tamam tamam biraz daha değişik şeyler olabilir bu kadar kadıköy olmayalım. bir de kill bill koy tam olsun [sakın ha nefret ederim] )
7. Jordi Labanda kalem defter kalemlik incik boncuk
8. Bir defter severden az kullanılmış defter
9. Az kullanılmış fotoğraf albümü
10. Az kullanılmış diş fırçası (dalga geçiyorum)
11. Cihangirde bi Ev albümü
pek bir kuru buldum bugün kendimi, bir ara devam ederim artık...
Devam!
12. Nip/Tuck ikinci sezon dvdsi. (en sevdiğim sezondur)
13. House MD sezon dvdsi, üç. (tercih ettiğimdir, hepsi ayrı ayrı candır, o ayrı)
F1 için, 2006 da kabulümüzdür, sonuna doğru heyecanlı olması ve şumaher'in son sezonu olması açısından. 2007 de güzel sezon oldu diyorlar, tek bir yarış seyretmedim ama merak ediyorum. Bir de tabii bunları manyak gibi tek başıma seyretmek olmaz, insan arkadaş istiyor yanında. Hediye neyse de, o kadar uzun boylu değil, değil mi?
(önem sırası yoktur.)
1. F1 sezon dvdsi (99 veya 2000 sezonu, bir de 2005 olabilir.)
2. Defter, defter, defter...
3. Kitap, kitap, kitap
4. ayıp sana, kitap denip geçilir mi, Wittgenstein okuyan birisi bana yardımcı olsun mesela..
5. About A Boy dvdsi
6. Fight Club afişi, Scarface afişi (tamam tamam biraz daha değişik şeyler olabilir bu kadar kadıköy olmayalım. bir de kill bill koy tam olsun [sakın ha nefret ederim] )
7. Jordi Labanda kalem defter kalemlik incik boncuk
8. Bir defter severden az kullanılmış defter
9. Az kullanılmış fotoğraf albümü
10. Az kullanılmış diş fırçası (dalga geçiyorum)
11. Cihangirde bi Ev albümü
pek bir kuru buldum bugün kendimi, bir ara devam ederim artık...
Devam!
12. Nip/Tuck ikinci sezon dvdsi. (en sevdiğim sezondur)
13. House MD sezon dvdsi, üç. (tercih ettiğimdir, hepsi ayrı ayrı candır, o ayrı)
F1 için, 2006 da kabulümüzdür, sonuna doğru heyecanlı olması ve şumaher'in son sezonu olması açısından. 2007 de güzel sezon oldu diyorlar, tek bir yarış seyretmedim ama merak ediyorum. Bir de tabii bunları manyak gibi tek başıma seyretmek olmaz, insan arkadaş istiyor yanında. Hediye neyse de, o kadar uzun boylu değil, değil mi?
yağmurda yürümeyeli epey olmuş. en azından biraz kış, bir bahar, bir yaz geçmiştir. "yağmurda yürümek" deyince aklımıza ne geliyor? arkadaki gözlüklü, sen söyle evladım... hmm yalnız olmamamız gerekiyor değil mi çoğu zaman. çok doğru. sen? üzgünüzdür değil mi bazen. evet. sevgili kişisiylen bir adet yağmurda yürüme anısı bulunması farzdır misal. o yağmurda öpüşülür hatta. nevzuhur community sitelerinden birinde "dudakları ıslatmak gerekmiyor" gerekçesiyle favori olarak gösterilmiş bu eylem, diğer tüm öpüşme anıları arasında (gençler çok tembel azizim, neslimiz tehlikede). öte yandan yağmur fonu olaya hüzünlü, ibne bir romantizm kattığı için de tercih edilebilir. yağmur böyle bir şeydir, hep sevgililerin ve sevgili olacakların üzerine yağar. diğerlerine ne yaptığının pek önemi yoktur. hazır çok ibneyim bu aralar, niçin yürümüyorum yağmurda dedim. bir yandan bunları düşünüp anlamsızca sırıtıyordum tabii.
misal bir tarihte "yağmur çok güzel, ben biraz ıslanmaya gidiyorum" şeklinde bir erkek düşürme repliğiyle karşılaştım ben. o dakika tiksindim yağmurdan da, ıslanmaktan da. bu travma beni vahşi bir insan yaptı. ıslak kedi yavrularını tekmeledim bir süre. son "yağmurda yürüme" anımda yağmur yağmış mıydı onu bile hatırlamıyorum. krismıs zamanlarında uzakta bıraktığı çocuklarına sevgilisine ne bileyim yaşlı anasına özlem duyan bir film karakteri gibiydim, caddeyi boydan boya turlarken. amaçsızca alışveriş yapıyordum bir yandan, loop halinde i know dinliyordum. gizem'in sürekli ihmal ettiğim doğumgünü hediyesini de almıştım o gün. çok sevinmişti tabii (ahah, haliyle) "senin doğumgünün ne zamandı?" demişti, biraz düşünmüştüm, çünkü "bugün"dü. o gün benim doğumgünümmüş iyi mi?
misal bir tarihte "yağmur çok güzel, ben biraz ıslanmaya gidiyorum" şeklinde bir erkek düşürme repliğiyle karşılaştım ben. o dakika tiksindim yağmurdan da, ıslanmaktan da. bu travma beni vahşi bir insan yaptı. ıslak kedi yavrularını tekmeledim bir süre. son "yağmurda yürüme" anımda yağmur yağmış mıydı onu bile hatırlamıyorum. krismıs zamanlarında uzakta bıraktığı çocuklarına sevgilisine ne bileyim yaşlı anasına özlem duyan bir film karakteri gibiydim, caddeyi boydan boya turlarken. amaçsızca alışveriş yapıyordum bir yandan, loop halinde i know dinliyordum. gizem'in sürekli ihmal ettiğim doğumgünü hediyesini de almıştım o gün. çok sevinmişti tabii (ahah, haliyle) "senin doğumgünün ne zamandı?" demişti, biraz düşünmüştüm, çünkü "bugün"dü. o gün benim doğumgünümmüş iyi mi?
Pazartesi, Ekim 09, 2006
Kelimeler yetmez.
Anlamak ayrı bir şey, kelimeler anlatmaz, kelimeyle anlatılmaz. Yardımcı olunur mu, belki.
İnsanlar "konuşa konuşa" anlaşamazlar. Anlaşmalılar mı, belki.
Zemin diyorum, zaman diyorum.
Söz, bir zeminde olmalı, zemin bir zamanda olmalı.
Söz, bir zemine alınmalı.
Zemin de bir algı. Zaman da.
"Zaman"dan, "zemin"den bağımsız söz, "algı"lanamaz.
Bilmek, böyle bir şey sanırım.
"Bilivermek" ise, zaman ve zeminin kendiliğinden oluşması, kendiliğinden algılanması, algı haline gelmesi. Bir lütuf, ama bir beklenti olmamalı.
Anlamak ayrı bir şey, kelimeler anlatmaz, kelimeyle anlatılmaz. Yardımcı olunur mu, belki.
İnsanlar "konuşa konuşa" anlaşamazlar. Anlaşmalılar mı, belki.
Zemin diyorum, zaman diyorum.
Söz, bir zeminde olmalı, zemin bir zamanda olmalı.
Söz, bir zemine alınmalı.
Zemin de bir algı. Zaman da.
"Zaman"dan, "zemin"den bağımsız söz, "algı"lanamaz.
Bilmek, böyle bir şey sanırım.
"Bilivermek" ise, zaman ve zeminin kendiliğinden oluşması, kendiliğinden algılanması, algı haline gelmesi. Bir lütuf, ama bir beklenti olmamalı.
Cumartesi, Ekim 07, 2006
Kızmak ile Kırılmak Arasındaki Farklar
- kızmak kolaydır ama kırılmak zordur. birini kzıdırmak ya da kırmak da tabi.
birine kırılmak için gerçekten çok değer vermiş, güvenmiş olmak gerekir. ama herhangi birine kızabilir insan ve hiçbirşey olmamış gibi devam eder, umrunda olmaz(liriel baenre, 07.10.2006 14:52)
(dvck, 07.10.2006 14:54 ~ 14:55)
Cumartesi, Eylül 30, 2006
if shame had a face i think it would kind of look like mine
if it had a home would it be my eyes
would you believe me if i said i am tired of this
well here we go one more time
i tried to climb your steps
i tried to chase you down
i tried to see how low i could get down to the ground
i tried to earn my way
i tried to change this mind
you better believe that i tried to beat this
sick cycle carousel - lifehouse
uzun uzun yazmak, uzun uzun susmak istiyorum.
yazamadığım ve susamadığım için, dinlesem daha iyi diyorum.
dinlediğim de bu işte.
"ah işte tam da beni anlatıyor" şarkılarım yok.
bu da onlardan biri değil haliyle.
o zaman neden susamıyorum, neden yazamıyorum, neden dinleyemiyorum?
(tosan shuffle gururla sunar: sick cycle carousel - lifehouse, yann tiersen ve meşhur! parçası, prensesin uykusuyum-redd [247 parça varmış playlistte])
if it had a home would it be my eyes
would you believe me if i said i am tired of this
well here we go one more time
i tried to climb your steps
i tried to chase you down
i tried to see how low i could get down to the ground
i tried to earn my way
i tried to change this mind
you better believe that i tried to beat this
sick cycle carousel - lifehouse
uzun uzun yazmak, uzun uzun susmak istiyorum.
yazamadığım ve susamadığım için, dinlesem daha iyi diyorum.
dinlediğim de bu işte.
"ah işte tam da beni anlatıyor" şarkılarım yok.
bu da onlardan biri değil haliyle.
o zaman neden susamıyorum, neden yazamıyorum, neden dinleyemiyorum?
(tosan shuffle gururla sunar: sick cycle carousel - lifehouse, yann tiersen ve meşhur! parçası, prensesin uykusuyum-redd [247 parça varmış playlistte])
Çarşamba, Eylül 06, 2006
" 'Bir sahtelik duygusunu da beraberinde taşıyorsan benimleyken,bilemem ki hangisi sen!'
diye seslenmiştin bana, uzaktan.
Herzamanki gibi, en temelinden kavramıştın sorunu - öyle bir yeteneğin vardı, beni hep
yeniden hayrete düşüren: beni, en yalın olduğum yerimden kavrayabiliyordun."
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayret!
diye seslenmiştin bana, uzaktan.
Herzamanki gibi, en temelinden kavramıştın sorunu - öyle bir yeteneğin vardı, beni hep
yeniden hayrete düşüren: beni, en yalın olduğum yerimden kavrayabiliyordun."
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayrete düşüren
hayret!
Perşembe, Ağustos 17, 2006
hal hatır hasbihal
bir zamandır yazmadığım, aramıza soğukluk girmiş blogumun hatırını sormak, eski yazılarımı yeniden okuyup kendime daha da hayran olmak amacıyla sıradan bir akşam üstü göz atarkene... amaan neyse. yazacağım bir ton şey vardı, uçtu gitti. yaz rehaveti, depresif tembellik, kağıt kalem sevdası, aşk acısı, ihtiras rüzgarı, sevme hakkı derkene zihnimin girdaplarında kayboldular hepisi. katkıda bulunanları kınıyorum.
bu esnada millet boş durmamış tabii, seviyor ve destekliyoruz. kablolarla bağlanmış muhterem internet cemaati olarak gencin arkasındayız hatta para toplayıp düğüne katkıda bulunmayı da istiyoruz. ehe.
bu esnada millet boş durmamış tabii, seviyor ve destekliyoruz. kablolarla bağlanmış muhterem internet cemaati olarak gencin arkasındayız hatta para toplayıp düğüne katkıda bulunmayı da istiyoruz. ehe.
Perşembe, Temmuz 13, 2006
hali hazırda canının sıkılmaya eğilimli olduğu bilinen kişiye "canım sıkılıyor" demek için çok haklı sebeplere sahip olmak ya da uygun hiç kimseye o an için sahip olmamak gerekir.
hali hazırda canının sıkılmaya eğiliminin hiç olmadığı, geçmişte hemen hiç benzer tecrübe yaşamadığı bilinen kişiye "canım sıkılıyor" demek için de haklı sebeplere sahip olmak ya da uygun hiç kimseye o an için sahip olmamak gerekir.
nice yiğitlerin "sıkı can iyidir kolay kolay çıkmaz ehi ehi" cevabını alarak kronik melankoliden kontrollü şizofreniye geçtiği tecrübesizliğin neticesidir, abartma hastalığı, hatta basbayağı ibneliktir, puştluktur.
can sıkıntısının getirdiği triballik ile içine kapanan adamın en sonunda etrafında bulacağı da şu yukarda bahsettiğim iki tiptir. içine kapanmasa da bulacağı budur, kapansa da olacağı odur. hem kapansa nedir, kapanmasa nedir?
para parayı çeker, sıkıntı sıkıntıyı çeker eninde sonunda.
hali hazırda canının sıkılmaya eğiliminin hiç olmadığı, geçmişte hemen hiç benzer tecrübe yaşamadığı bilinen kişiye "canım sıkılıyor" demek için de haklı sebeplere sahip olmak ya da uygun hiç kimseye o an için sahip olmamak gerekir.
nice yiğitlerin "sıkı can iyidir kolay kolay çıkmaz ehi ehi" cevabını alarak kronik melankoliden kontrollü şizofreniye geçtiği tecrübesizliğin neticesidir, abartma hastalığı, hatta basbayağı ibneliktir, puştluktur.
can sıkıntısının getirdiği triballik ile içine kapanan adamın en sonunda etrafında bulacağı da şu yukarda bahsettiğim iki tiptir. içine kapanmasa da bulacağı budur, kapansa da olacağı odur. hem kapansa nedir, kapanmasa nedir?
para parayı çeker, sıkıntı sıkıntıyı çeker eninde sonunda.
Pazartesi, Mayıs 15, 2006
coffee & cigarettes
şimdi nasıl starbucks'ta kahve içmek sadece kahve içmek değilse* sigara içmek de sadece sigara içmek değil. her işin bir ritüeli var elbet, yoksa mesela "bu işi öğlen yemeğinde konuşalım" derken adamı karşımıza iştahımızı açsın diye çağırmıyoruz. illa yemek yerken başka bir şey yapmak zorundayız, ya da bir şey yaparken yemek yemek.
sigarayı dumanı için mi içiyosun yoksa şu kırmızı çizmeli kızdan ateş istemek için mi? yoksa ders/konferans/öğle arasında sap gibi dikilmemek için mi? öyle ya, kapının önünde dikilen onca adamın elinden sigarasını alsan duvar dibinde oturan adamdan ne farkı kalır? dumanı içine çekmediğin halde gözlerini kısarak napabilirsin? en fazla gözlüğünü evde unutmuş miyop olursun değil mi? sahnede karizmatik vokalist var, al elinden sigarayı bak eli ayağı birbirine dolaştı.
öte yandan sadece tütün bağımlısı olunabilir, müzmin bir madde bağımlısı olunabilir, sigara içiyor olmanın tribiyle alakası yoktur adamın. yolda sokakta içer bunu zıkkım olasıca.. ehm.. ne diyordum? ha bu tribaliteye ihtiyacı yoktur, ve hatta herkesten gizliyordur bilakis içmemenin karizmasına ya da kattığı her ne boksa ona hastadır. fekat bunlar pek az sayıdadır.
asıl diyeceğim, sigara içiyor ya da içmiyor olmak sosyal hayatta ciddi ayrımlara yol açabilir. hep beraber bir yere gidiliyorsa grup içinde sigara içenlerin (sigara demeyelim, her türlü tütün muhtevası, cigar olur cigarillo olur pipo olur, smoke deriz) bulunması halinde sigara içilmeyen mekanlar tercih edilmez. sanki içmezlerse öleceklermiş gibi davranılır. halbuki, bilakis içerlerse öleceklerdir. kendileri ölmekle kalmayıp etraftakilerin ölmesine de sebep olabileceklerdir. yine de kutsal bir şeye bağımlılarmış gibi davranılır, tiryakinin son dalı ormanda on kaplan gücündedir ve sigarası olmayana paket almak ona hayatın sırrını vermekten evladır, her şeyden öte sevaptır (verdim, ordan biliyorum).
şu bu sebepten asla ihtiyaç duymayacağım bir karizma malzemesidir, ortamdaki non smokerların ciğerlerine tecavüz etmek insanlığıma sığmaz misal. içeceksem tiryakiliğimi kalbime gömerim, ahlaksızca sergilemem.
bir gün okuduğumda g.tüme girmemesi dileğiyle;
"Publish Post" (pisssssmi...)
*ben starbucks'a sadece kahve içmeye gidiyorum o ayrı, sosa'ya da sadece salata yemeye gidiyorum valla.
sigarayı dumanı için mi içiyosun yoksa şu kırmızı çizmeli kızdan ateş istemek için mi? yoksa ders/konferans/öğle arasında sap gibi dikilmemek için mi? öyle ya, kapının önünde dikilen onca adamın elinden sigarasını alsan duvar dibinde oturan adamdan ne farkı kalır? dumanı içine çekmediğin halde gözlerini kısarak napabilirsin? en fazla gözlüğünü evde unutmuş miyop olursun değil mi? sahnede karizmatik vokalist var, al elinden sigarayı bak eli ayağı birbirine dolaştı.
öte yandan sadece tütün bağımlısı olunabilir, müzmin bir madde bağımlısı olunabilir, sigara içiyor olmanın tribiyle alakası yoktur adamın. yolda sokakta içer bunu zıkkım olasıca.. ehm.. ne diyordum? ha bu tribaliteye ihtiyacı yoktur, ve hatta herkesten gizliyordur bilakis içmemenin karizmasına ya da kattığı her ne boksa ona hastadır. fekat bunlar pek az sayıdadır.
asıl diyeceğim, sigara içiyor ya da içmiyor olmak sosyal hayatta ciddi ayrımlara yol açabilir. hep beraber bir yere gidiliyorsa grup içinde sigara içenlerin (sigara demeyelim, her türlü tütün muhtevası, cigar olur cigarillo olur pipo olur, smoke deriz) bulunması halinde sigara içilmeyen mekanlar tercih edilmez. sanki içmezlerse öleceklermiş gibi davranılır. halbuki, bilakis içerlerse öleceklerdir. kendileri ölmekle kalmayıp etraftakilerin ölmesine de sebep olabileceklerdir. yine de kutsal bir şeye bağımlılarmış gibi davranılır, tiryakinin son dalı ormanda on kaplan gücündedir ve sigarası olmayana paket almak ona hayatın sırrını vermekten evladır, her şeyden öte sevaptır (verdim, ordan biliyorum).
şu bu sebepten asla ihtiyaç duymayacağım bir karizma malzemesidir, ortamdaki non smokerların ciğerlerine tecavüz etmek insanlığıma sığmaz misal. içeceksem tiryakiliğimi kalbime gömerim, ahlaksızca sergilemem.
bir gün okuduğumda g.tüme girmemesi dileğiyle;
"Publish Post" (pisssssmi...)
*ben starbucks'a sadece kahve içmeye gidiyorum o ayrı, sosa'ya da sadece salata yemeye gidiyorum valla.
Cumartesi, Mayıs 13, 2006
- pekiyi, nelerden hoşlanır bu tosun, ne zaman mutlu olur?
- efenim mutluluk kah bir ağaç yaprağında gördüğünüz çiy tanesi, kah bir uğurböceğinin narin bitki gövdesi üzerindeki akrobasisi derim ben...
- ne hoş
- tabiy, insan etrafına baktığı her an mutlu olmak için bir şeyler bulabilir, tek derdi o mutluluğu paylaşabilmek olsun.
- kimlerle paylaşır tosun mutluluğunu?
- dağa taşa yazar, o da olmadı o ara aklında kim varsa yolda sokakta otobüste ona anlatır. o bilmez, tosun hep anlatır. napsın, gerçekten anlatmaya kalksa buna kim dayanır, sonra buna kim inanır ha? (kadir inanır mesela)
- eeööe.. anlıyorum..
- hayır anlamıyorsunuz. sorun mesela hiç kızmaz mı bu tosun?
- kızar...
- (salak!)
- ehm.. nelere kızar bu tosun? kızdığı zaman cam objeleri gazabından korumamız gerekir mi misal?
- ahahah ilahi, ne hoşsunuz öyle.. yok efendim, tosun öyle peak şiddet insanı değildir. sessiz ve derinden nefret duyar. kızdığı vakit tanıdığı tanımadığı birisini alır karşısına zarar vermek ister, deli gönül taciz etmek ister. sataşır, anlamsızlaşır.
- kızgınsınız sanırım?
- evet, bir hedefim de var üstelik. (bulana veya getirene yüzbin lira veriyorum)
- efenim mutluluk kah bir ağaç yaprağında gördüğünüz çiy tanesi, kah bir uğurböceğinin narin bitki gövdesi üzerindeki akrobasisi derim ben...
- ne hoş
- tabiy, insan etrafına baktığı her an mutlu olmak için bir şeyler bulabilir, tek derdi o mutluluğu paylaşabilmek olsun.
- kimlerle paylaşır tosun mutluluğunu?
- dağa taşa yazar, o da olmadı o ara aklında kim varsa yolda sokakta otobüste ona anlatır. o bilmez, tosun hep anlatır. napsın, gerçekten anlatmaya kalksa buna kim dayanır, sonra buna kim inanır ha? (kadir inanır mesela)
- eeööe.. anlıyorum..
- hayır anlamıyorsunuz. sorun mesela hiç kızmaz mı bu tosun?
- kızar...
- (salak!)
- ehm.. nelere kızar bu tosun? kızdığı zaman cam objeleri gazabından korumamız gerekir mi misal?
- ahahah ilahi, ne hoşsunuz öyle.. yok efendim, tosun öyle peak şiddet insanı değildir. sessiz ve derinden nefret duyar. kızdığı vakit tanıdığı tanımadığı birisini alır karşısına zarar vermek ister, deli gönül taciz etmek ister. sataşır, anlamsızlaşır.
- kızgınsınız sanırım?
- evet, bir hedefim de var üstelik. (bulana veya getirene yüzbin lira veriyorum)
Perşembe, Mayıs 11, 2006
yaz gecesi rüyası
şunca zamandır maruz kaldığım en komik reklam sloganlarından biridir, "kızgın kumlardan serin sulara". dondurmaya bir zevk patlaması, bir ferahlama anı anlamı katmak üzere reklam icabı hanım kişi anlatır, şöyledir böyledir der. "hani, kızgın kumlardan serin sulara atlarsın ya, onun gibi..."
en az bunun kadar komik bi reklam sloganı daha var, "keyifli bir kaçamak". başka da yok zaten aklımda. tarihe geçmeli diyorum bunlar. keyifli bi kaçamak ha, hey yavrum hey.. kimin kime kaçtığını bıraktım hadi de, keyifsiz bi kaçamak nasıl olabilir mesela? beynini sevdiğimin kreatifi kaçamak denen şeyi ne olarak biliyor ki bir de keyifli diye vurguladı bunu? keyif almayacaksam ne diye kaçamak yapıyorum arkadaşım? slogana libidal çağrışım katıyorum diye neden maymun ediyorsunuz kendinizi?
en az bunun kadar komik bi reklam sloganı daha var, "keyifli bir kaçamak". başka da yok zaten aklımda. tarihe geçmeli diyorum bunlar. keyifli bi kaçamak ha, hey yavrum hey.. kimin kime kaçtığını bıraktım hadi de, keyifsiz bi kaçamak nasıl olabilir mesela? beynini sevdiğimin kreatifi kaçamak denen şeyi ne olarak biliyor ki bir de keyifli diye vurguladı bunu? keyif almayacaksam ne diye kaçamak yapıyorum arkadaşım? slogana libidal çağrışım katıyorum diye neden maymun ediyorsunuz kendinizi?
delikanlı
sırf seni seviyor diye birisini sevmen alçakça biraz. aslında basit düşünüyorum: sen de seni seviyorsun, o da seni. ne güzel anlaştınız, değil Mİ ÇOCUĞUM? hm? arkadaki sana diyorum, konuşma bakayım arkadaşınla...
ne diyorduk...
ne diyorduk...
Perşembe, Nisan 27, 2006
elif şafak fetiş
ne demiş elif şafak abla? edebiyatta kadın nesne, erkek özne imiş, sevilen arzulanan kadınmış ama hep nesne kalır imiş. erkek kalem kadın kağıt imiş. buraya bir dipnot koyalım. yazıcam onu da aklıma ne geldi, şimdi bi kadının dudaklarına şiir yazabilirsin, omuz mesela of ki of anlatırsın efendim sonra jaw line hadisesi vardır. aynı karede hafiften boyun ve bedenin birleştiği bölgeyi, sonra o jaw line denen çene çizgisi mi ne onu resmet bak, ne estetik ne zerafet değil mi? ama şimdi kadın nesne oldu... olmaz. tamam o zaman bi kadın bi erkeğin dudaklarına şiir yazsın, sırtına yazsın sonra ayak bileğine yazsın. oldu mu? (kadın yazsın zaten bi erkeğin yazdığını düşünemiyorum, homofobiğim ezelden)
o değil de aklıma geldi bak ellere yazabilirsin, otur seyret mesela o elleri. he.. fetiş sahibi yaptınız lan beni...
o değil de aklıma geldi bak ellere yazabilirsin, otur seyret mesela o elleri. he.. fetiş sahibi yaptınız lan beni...
Perşembe, Nisan 20, 2006
- kimdir tosantosun?
- tosan sisteme bir çeşit sessiz başkaldırış, okumayan türkiye'ye atılmış bir taştır. yeri geldiğinde bir yakarış olur, yeri geldiğinde bir sessiz çığlık.
- (.mına koydun ama sen de) peki nedir tosan'ı tosan yapanlar, nelerden beslenir bu yüce kişilik?
- bir alıntıyla açıklamaya çalışayım isterseniz "rock'n roll is a prostitute", yani pazarlanmalıdır bu yüzden. ilgi görme tutkusudur tosun'u tosan yapan.
- evet anlıyorum
- (nesini anlıyorsun) gözlerinizden belli...
- tosan sisteme bir çeşit sessiz başkaldırış, okumayan türkiye'ye atılmış bir taştır. yeri geldiğinde bir yakarış olur, yeri geldiğinde bir sessiz çığlık.
- (.mına koydun ama sen de) peki nedir tosan'ı tosan yapanlar, nelerden beslenir bu yüce kişilik?
- bir alıntıyla açıklamaya çalışayım isterseniz "rock'n roll is a prostitute", yani pazarlanmalıdır bu yüzden. ilgi görme tutkusudur tosun'u tosan yapan.
- evet anlıyorum
- (nesini anlıyorsun) gözlerinizden belli...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
