şimdi nasıl starbucks'ta kahve içmek sadece kahve içmek değilse* sigara içmek de sadece sigara içmek değil. her işin bir ritüeli var elbet, yoksa mesela "bu işi öğlen yemeğinde konuşalım" derken adamı karşımıza iştahımızı açsın diye çağırmıyoruz. illa yemek yerken başka bir şey yapmak zorundayız, ya da bir şey yaparken yemek yemek.
sigarayı dumanı için mi içiyosun yoksa şu kırmızı çizmeli kızdan ateş istemek için mi? yoksa ders/konferans/öğle arasında sap gibi dikilmemek için mi? öyle ya, kapının önünde dikilen onca adamın elinden sigarasını alsan duvar dibinde oturan adamdan ne farkı kalır? dumanı içine çekmediğin halde gözlerini kısarak napabilirsin? en fazla gözlüğünü evde unutmuş miyop olursun değil mi? sahnede karizmatik vokalist var, al elinden sigarayı bak eli ayağı birbirine dolaştı.
öte yandan sadece tütün bağımlısı olunabilir, müzmin bir madde bağımlısı olunabilir, sigara içiyor olmanın tribiyle alakası yoktur adamın. yolda sokakta içer bunu zıkkım olasıca.. ehm.. ne diyordum? ha bu tribaliteye ihtiyacı yoktur, ve hatta herkesten gizliyordur bilakis içmemenin karizmasına ya da kattığı her ne boksa ona hastadır. fekat bunlar pek az sayıdadır.
asıl diyeceğim, sigara içiyor ya da içmiyor olmak sosyal hayatta ciddi ayrımlara yol açabilir. hep beraber bir yere gidiliyorsa grup içinde sigara içenlerin (sigara demeyelim, her türlü tütün muhtevası, cigar olur cigarillo olur pipo olur, smoke deriz) bulunması halinde sigara içilmeyen mekanlar tercih edilmez. sanki içmezlerse öleceklermiş gibi davranılır. halbuki, bilakis içerlerse öleceklerdir. kendileri ölmekle kalmayıp etraftakilerin ölmesine de sebep olabileceklerdir. yine de kutsal bir şeye bağımlılarmış gibi davranılır, tiryakinin son dalı ormanda on kaplan gücündedir ve sigarası olmayana paket almak ona hayatın sırrını vermekten evladır, her şeyden öte sevaptır (verdim, ordan biliyorum).
şu bu sebepten asla ihtiyaç duymayacağım bir karizma malzemesidir, ortamdaki non smokerların ciğerlerine tecavüz etmek insanlığıma sığmaz misal. içeceksem tiryakiliğimi kalbime gömerim, ahlaksızca sergilemem.
bir gün okuduğumda g.tüme girmemesi dileğiyle;
"Publish Post" (pisssssmi...)
*ben starbucks'a sadece kahve içmeye gidiyorum o ayrı, sosa'ya da sadece salata yemeye gidiyorum valla.
Pazartesi, Mayıs 15, 2006
Cumartesi, Mayıs 13, 2006
- pekiyi, nelerden hoşlanır bu tosun, ne zaman mutlu olur?
- efenim mutluluk kah bir ağaç yaprağında gördüğünüz çiy tanesi, kah bir uğurböceğinin narin bitki gövdesi üzerindeki akrobasisi derim ben...
- ne hoş
- tabiy, insan etrafına baktığı her an mutlu olmak için bir şeyler bulabilir, tek derdi o mutluluğu paylaşabilmek olsun.
- kimlerle paylaşır tosun mutluluğunu?
- dağa taşa yazar, o da olmadı o ara aklında kim varsa yolda sokakta otobüste ona anlatır. o bilmez, tosun hep anlatır. napsın, gerçekten anlatmaya kalksa buna kim dayanır, sonra buna kim inanır ha? (kadir inanır mesela)
- eeööe.. anlıyorum..
- hayır anlamıyorsunuz. sorun mesela hiç kızmaz mı bu tosun?
- kızar...
- (salak!)
- ehm.. nelere kızar bu tosun? kızdığı zaman cam objeleri gazabından korumamız gerekir mi misal?
- ahahah ilahi, ne hoşsunuz öyle.. yok efendim, tosun öyle peak şiddet insanı değildir. sessiz ve derinden nefret duyar. kızdığı vakit tanıdığı tanımadığı birisini alır karşısına zarar vermek ister, deli gönül taciz etmek ister. sataşır, anlamsızlaşır.
- kızgınsınız sanırım?
- evet, bir hedefim de var üstelik. (bulana veya getirene yüzbin lira veriyorum)
- efenim mutluluk kah bir ağaç yaprağında gördüğünüz çiy tanesi, kah bir uğurböceğinin narin bitki gövdesi üzerindeki akrobasisi derim ben...
- ne hoş
- tabiy, insan etrafına baktığı her an mutlu olmak için bir şeyler bulabilir, tek derdi o mutluluğu paylaşabilmek olsun.
- kimlerle paylaşır tosun mutluluğunu?
- dağa taşa yazar, o da olmadı o ara aklında kim varsa yolda sokakta otobüste ona anlatır. o bilmez, tosun hep anlatır. napsın, gerçekten anlatmaya kalksa buna kim dayanır, sonra buna kim inanır ha? (kadir inanır mesela)
- eeööe.. anlıyorum..
- hayır anlamıyorsunuz. sorun mesela hiç kızmaz mı bu tosun?
- kızar...
- (salak!)
- ehm.. nelere kızar bu tosun? kızdığı zaman cam objeleri gazabından korumamız gerekir mi misal?
- ahahah ilahi, ne hoşsunuz öyle.. yok efendim, tosun öyle peak şiddet insanı değildir. sessiz ve derinden nefret duyar. kızdığı vakit tanıdığı tanımadığı birisini alır karşısına zarar vermek ister, deli gönül taciz etmek ister. sataşır, anlamsızlaşır.
- kızgınsınız sanırım?
- evet, bir hedefim de var üstelik. (bulana veya getirene yüzbin lira veriyorum)
Perşembe, Mayıs 11, 2006
yaz gecesi rüyası
şunca zamandır maruz kaldığım en komik reklam sloganlarından biridir, "kızgın kumlardan serin sulara". dondurmaya bir zevk patlaması, bir ferahlama anı anlamı katmak üzere reklam icabı hanım kişi anlatır, şöyledir böyledir der. "hani, kızgın kumlardan serin sulara atlarsın ya, onun gibi..."
en az bunun kadar komik bi reklam sloganı daha var, "keyifli bir kaçamak". başka da yok zaten aklımda. tarihe geçmeli diyorum bunlar. keyifli bi kaçamak ha, hey yavrum hey.. kimin kime kaçtığını bıraktım hadi de, keyifsiz bi kaçamak nasıl olabilir mesela? beynini sevdiğimin kreatifi kaçamak denen şeyi ne olarak biliyor ki bir de keyifli diye vurguladı bunu? keyif almayacaksam ne diye kaçamak yapıyorum arkadaşım? slogana libidal çağrışım katıyorum diye neden maymun ediyorsunuz kendinizi?
en az bunun kadar komik bi reklam sloganı daha var, "keyifli bir kaçamak". başka da yok zaten aklımda. tarihe geçmeli diyorum bunlar. keyifli bi kaçamak ha, hey yavrum hey.. kimin kime kaçtığını bıraktım hadi de, keyifsiz bi kaçamak nasıl olabilir mesela? beynini sevdiğimin kreatifi kaçamak denen şeyi ne olarak biliyor ki bir de keyifli diye vurguladı bunu? keyif almayacaksam ne diye kaçamak yapıyorum arkadaşım? slogana libidal çağrışım katıyorum diye neden maymun ediyorsunuz kendinizi?
delikanlı
sırf seni seviyor diye birisini sevmen alçakça biraz. aslında basit düşünüyorum: sen de seni seviyorsun, o da seni. ne güzel anlaştınız, değil Mİ ÇOCUĞUM? hm? arkadaki sana diyorum, konuşma bakayım arkadaşınla...
ne diyorduk...
ne diyorduk...
Perşembe, Nisan 27, 2006
elif şafak fetiş
ne demiş elif şafak abla? edebiyatta kadın nesne, erkek özne imiş, sevilen arzulanan kadınmış ama hep nesne kalır imiş. erkek kalem kadın kağıt imiş. buraya bir dipnot koyalım. yazıcam onu da aklıma ne geldi, şimdi bi kadının dudaklarına şiir yazabilirsin, omuz mesela of ki of anlatırsın efendim sonra jaw line hadisesi vardır. aynı karede hafiften boyun ve bedenin birleştiği bölgeyi, sonra o jaw line denen çene çizgisi mi ne onu resmet bak, ne estetik ne zerafet değil mi? ama şimdi kadın nesne oldu... olmaz. tamam o zaman bi kadın bi erkeğin dudaklarına şiir yazsın, sırtına yazsın sonra ayak bileğine yazsın. oldu mu? (kadın yazsın zaten bi erkeğin yazdığını düşünemiyorum, homofobiğim ezelden)
o değil de aklıma geldi bak ellere yazabilirsin, otur seyret mesela o elleri. he.. fetiş sahibi yaptınız lan beni...
o değil de aklıma geldi bak ellere yazabilirsin, otur seyret mesela o elleri. he.. fetiş sahibi yaptınız lan beni...
Perşembe, Nisan 20, 2006
- kimdir tosantosun?
- tosan sisteme bir çeşit sessiz başkaldırış, okumayan türkiye'ye atılmış bir taştır. yeri geldiğinde bir yakarış olur, yeri geldiğinde bir sessiz çığlık.
- (.mına koydun ama sen de) peki nedir tosan'ı tosan yapanlar, nelerden beslenir bu yüce kişilik?
- bir alıntıyla açıklamaya çalışayım isterseniz "rock'n roll is a prostitute", yani pazarlanmalıdır bu yüzden. ilgi görme tutkusudur tosun'u tosan yapan.
- evet anlıyorum
- (nesini anlıyorsun) gözlerinizden belli...
- tosan sisteme bir çeşit sessiz başkaldırış, okumayan türkiye'ye atılmış bir taştır. yeri geldiğinde bir yakarış olur, yeri geldiğinde bir sessiz çığlık.
- (.mına koydun ama sen de) peki nedir tosan'ı tosan yapanlar, nelerden beslenir bu yüce kişilik?
- bir alıntıyla açıklamaya çalışayım isterseniz "rock'n roll is a prostitute", yani pazarlanmalıdır bu yüzden. ilgi görme tutkusudur tosun'u tosan yapan.
- evet anlıyorum
- (nesini anlıyorsun) gözlerinizden belli...
Perşembe, Mart 23, 2006
matematik özürlüsü
salaklığın kılıfı da matematik özürlü oldu. hadi türevden integralden bıkkınsın, belki kafan polinomu almadı olabilir de, alt tarafı bayağı kesirdir çarpmadır... bunun matematik özürlü olunacak nesi var onu anlamıyorum. hayatını devam ettirecek kadar matematik herkese lazım. gerçi doğal seleksiyon da var, onu yapamayanı sikiyorlar sistemden çıkıyor. gözünü sevdiğimin...
Çarşamba, Mart 22, 2006
Cuma, Mart 03, 2006
saçmalamamam lazım
- *kafa kaldır belli belirsiz* [ananıs.. nerden çıktın sen] naber lan
- *acele* meraba nassın görüşürüz zıvır zıvır...
- eevallaa eevallaa hadi bakalım [.mına korum lan senin]
- *acele* meraba nassın görüşürüz zıvır zıvır...
- eevallaa eevallaa hadi bakalım [.mına korum lan senin]
kafa ütüsü
artık kısa şeyler yazmalıyım bu bloga, baktım da düşünmeden laylaylom yazıyorum. vallahi hicap eder oldum birine "aha bu benim blogum" demeye. vermiyorum zaten. henüz halka açılmadı. halka açık günlük yazıyodum eskiden. biraz bekle. hem ben de okuyamıyorum böyle. kısa yaz. peki cevat abi.
Pazartesi, Şubat 13, 2006
dostluğun biz sevgisiyle...
adına ne demeli, ister arkadaşlık olsun ister dostluk olsun... dostluk olsun. epeyce ilerlemiş bir yüce arkadaşlıktan bahsediyorum. dostluk olmalı evet. artık inkar etmenin manası yok. dostluk da bir ton fani şey arasında yerini almış bulunuyor bir süredir. hem de öyle bir kazık atma, bir sırttan vurma ya da herhangi başka bir sebep olmadan, yavaş yavaş ölüyor ve bitiyor. yaşlanırken aynı zamanda çürüyor. ve insanların doğar doğmaz çürümeye ve yaşlanmaya başlamaları gibi o da başlar başlamaz eskimeye başlıyor. insan nasıl bir yandan gelişip bir yandan ölüyorsa dostluk da, hatta geliştiği hızda ölüme yaklaşıyor.
bunu insanlara benzetmek tuhaf oldu biraz... aslında ben bir tabak çerez, bir paket çikolata ya da bir fincan kahveye benzetmek isterim. bunları tüketir ve nihayet bitiririz. yenilenmek, dibinden kaynamak tarzı özellikleri olmadığı için, mesela bir fincan kahve biter. bir dostluğa yeni şeyler eklemiyorsanız o da biter. paylaşılanlar, konuşulanlar biter. bazen birinin yerinde kalması diğerinin ilerlemesi sebebiyle o kaynağa yeni bir şeyler eklenmemiştir, bu yüzden biter. bazen de baştan belirlediğiniz ortak alanlarla alakalı her şey tükenir.
dostluğun, bir kazık, bir ibnelik efendime söyleyeyim bir başka şey yüzünden bitmeyip kendi kendine ölmesi durumu başta getirdiği sevgiyi tüketmemesine sebep olur. bu sevgi yüzünden dostluğun bittiği kabullenilmez. bitmeyen sevgidir, dostluk değildir. evet.
peki ölmeyen dostluk ne o zaman? herhalde dondurulmuş bir çeşit dostluk olmalı. nasıl? dostunuz ölürse ya da uzaklaşırsa o dostluk kesilmiş ve orada donmuştur. yani, yaşamı daha yavaştır artık. dolayısıyla ölümü de geç olacaktır.
kalbi kırık bir zavallı olarak değil soğukkanlı bir tespit neticesi yazıyorum; kayıtlara geçsin lütfen. hah, isterse soğukkanlı olmasın zaten. soğuyalı çok oldu.
bunu insanlara benzetmek tuhaf oldu biraz... aslında ben bir tabak çerez, bir paket çikolata ya da bir fincan kahveye benzetmek isterim. bunları tüketir ve nihayet bitiririz. yenilenmek, dibinden kaynamak tarzı özellikleri olmadığı için, mesela bir fincan kahve biter. bir dostluğa yeni şeyler eklemiyorsanız o da biter. paylaşılanlar, konuşulanlar biter. bazen birinin yerinde kalması diğerinin ilerlemesi sebebiyle o kaynağa yeni bir şeyler eklenmemiştir, bu yüzden biter. bazen de baştan belirlediğiniz ortak alanlarla alakalı her şey tükenir.
dostluğun, bir kazık, bir ibnelik efendime söyleyeyim bir başka şey yüzünden bitmeyip kendi kendine ölmesi durumu başta getirdiği sevgiyi tüketmemesine sebep olur. bu sevgi yüzünden dostluğun bittiği kabullenilmez. bitmeyen sevgidir, dostluk değildir. evet.
peki ölmeyen dostluk ne o zaman? herhalde dondurulmuş bir çeşit dostluk olmalı. nasıl? dostunuz ölürse ya da uzaklaşırsa o dostluk kesilmiş ve orada donmuştur. yani, yaşamı daha yavaştır artık. dolayısıyla ölümü de geç olacaktır.
kalbi kırık bir zavallı olarak değil soğukkanlı bir tespit neticesi yazıyorum; kayıtlara geçsin lütfen. hah, isterse soğukkanlı olmasın zaten. soğuyalı çok oldu.
Salı, Şubat 07, 2006
paranın icadından ve getirdiği devrimden sonraki en büyük devrim herhalde bilginin bytelara çevrilmesidir. paranın icadından önce buğdayın, odunun, post ve benzeri malzemenin değeri hep bir şeylere çevrilerek takas edilirdi (zannediyoruz) ve bu da bir çeşit belirsizliğe ve zorluğa sebep oluyordu. para sayesinde her türlü malın kıymeti tek bir parametreye bağlandı. üç boyutlu uzayda duran nesnelerin konum ve yönlerini iki boyutta belirtmenin zorluğu, bir düzlemi o uzayda herhangi bir yere kondurarak bu nesnelerin o düzlem üzerindeki izdüşümlerinin belirlenmesiyle iyi kötü aşılmış oldu (burada her şeyin paraya tam kıymetiyle çevrilemediğini ve insan olarak bizim için daha kıymetli olan şeylerin para karşılığının ufak olmasına isyanımızı betimledim. nasıl?).
başlarda sadece temel ihtiyaç maddeleri, ya da alınıp satılan , alışverişi yapılan şeylerin parasal karşılığı bulundu herhalde. para denen şey, hayatı kolaylaştıran bir araç olmuştu. fakat paranın amacını aşması ile kendisi alınan satılan bir şey oldu ve başlı başına bir ihtisas konusu, bir insanlık problemi haline geldi. bugün ucundan kıyısından para ile ilgili olmayan bir bilim dalı herhalde kalmadı. hayatı kolaylaştıran bir araç olan para, bazen hayatın amacı oldu. alışverişi yapılmayan şeylerin bile parasal karşılığı bulundu sonra.
bilgisayar, başlarda karmaşık hesapları yapan bir makineydi. bu hesaplarda kullanılan sayıların ve bu sayıları işlemek üzere oluşturulan kodların kendi diline çevrilmesi ve ifade edilmesi gerekiyordu. sayıları bytelarla kodlayıp enini boyunu belirtmek işlemleri yapılabilir hale getiriyordu. ne zaman bilgisayar hesap yapma amacını aştı, o zaman bilgisayar düzlemine, byte a çevrilerek işlenmesi gereken bilgiler değişti. sadece film seyretmek, müzik dinlemek, internete girmek için bilgisayar kullanma devri geldiğinde bilgisayarla yapabildiğimiz her şeyin, fotoğraflarımızın, filmlerin, müziklerin artık belli bir boyutu olduğunu da görmüş olduk. her şeyi transfer edebilir, paylaşabilir, kopyalayabilirdik. yeter ki boyutu müsait olsun.
şimdi boyut moyut diyerek söylemem gereken şeyi yeterli kuvvette ifade edemedim ama "bilgi"nin kodlanması ve o bilginin bir zamanlar kağıda basılı olan ve eskiyen fotoğraflar, kasetlerde taşınan ve bozulabilen filmler, nebleyim müzik falan olması garip. yani bunları birilerine verirken iade edilmesini beklemenize lüzum yok, saklamak için yer bulmanıza gerek yok, transfer etmek için yol bulmanıza gerek yok, hepsini çevirdik byte, byteları yükledik paketlere... yüklemediysek oyduk manyetik disklere, kutu kadar harddiskin içinde raflar dolusu ıvır zıvır saklıyoruz. ayakkabı kutusunda fotoğraf saklama devri bitti. hayır eski adam mıyım ki bilmiyorum, yok insanlığımızı hatıralarımızı kaybettik eskiden elektrik yoktu da demeyecem ama... paranın icadı diyorum byte diyorum işte. aha buraya bi daş koydum kilometre daşı. daş yok mu la?
başlarda sadece temel ihtiyaç maddeleri, ya da alınıp satılan , alışverişi yapılan şeylerin parasal karşılığı bulundu herhalde. para denen şey, hayatı kolaylaştıran bir araç olmuştu. fakat paranın amacını aşması ile kendisi alınan satılan bir şey oldu ve başlı başına bir ihtisas konusu, bir insanlık problemi haline geldi. bugün ucundan kıyısından para ile ilgili olmayan bir bilim dalı herhalde kalmadı. hayatı kolaylaştıran bir araç olan para, bazen hayatın amacı oldu. alışverişi yapılmayan şeylerin bile parasal karşılığı bulundu sonra.
bilgisayar, başlarda karmaşık hesapları yapan bir makineydi. bu hesaplarda kullanılan sayıların ve bu sayıları işlemek üzere oluşturulan kodların kendi diline çevrilmesi ve ifade edilmesi gerekiyordu. sayıları bytelarla kodlayıp enini boyunu belirtmek işlemleri yapılabilir hale getiriyordu. ne zaman bilgisayar hesap yapma amacını aştı, o zaman bilgisayar düzlemine, byte a çevrilerek işlenmesi gereken bilgiler değişti. sadece film seyretmek, müzik dinlemek, internete girmek için bilgisayar kullanma devri geldiğinde bilgisayarla yapabildiğimiz her şeyin, fotoğraflarımızın, filmlerin, müziklerin artık belli bir boyutu olduğunu da görmüş olduk. her şeyi transfer edebilir, paylaşabilir, kopyalayabilirdik. yeter ki boyutu müsait olsun.
şimdi boyut moyut diyerek söylemem gereken şeyi yeterli kuvvette ifade edemedim ama "bilgi"nin kodlanması ve o bilginin bir zamanlar kağıda basılı olan ve eskiyen fotoğraflar, kasetlerde taşınan ve bozulabilen filmler, nebleyim müzik falan olması garip. yani bunları birilerine verirken iade edilmesini beklemenize lüzum yok, saklamak için yer bulmanıza gerek yok, transfer etmek için yol bulmanıza gerek yok, hepsini çevirdik byte, byteları yükledik paketlere... yüklemediysek oyduk manyetik disklere, kutu kadar harddiskin içinde raflar dolusu ıvır zıvır saklıyoruz. ayakkabı kutusunda fotoğraf saklama devri bitti. hayır eski adam mıyım ki bilmiyorum, yok insanlığımızı hatıralarımızı kaybettik eskiden elektrik yoktu da demeyecem ama... paranın icadı diyorum byte diyorum işte. aha buraya bi daş koydum kilometre daşı. daş yok mu la?
Pazartesi, Ocak 02, 2006
sevgilisi olan arkadaştan uzak durulacaaak.
yaz bi kenara. aha yazdım.
arkadaş sevgili edindiyse ilişki stand by a alınacak.
sen almasan da almak zorunda kalırsın, hayır mecbur kaldığın için yapma diye diyorum.
ne bitmez derdiniz varmış ulan kuruttunuz beni... gerçi bozuk olsanız bi türlü çiçek böcek olsanız başka bi türlü. anlamadım ki ben sizi...
artık üzülmeyi de bıraktım ilgilenmiyorum lan. ne haliniz varsa görün. sanki çıkarken bana soruyosunuz. bişey de sormayın. hiç anlamıyorum. anlamak istemiyorum. ne sizin ne manyak sevgilinizin önce şahsiyetini sonra dertlerini çözmek bana mı düştü be... benim her derdim bitti mınakoyim kendimi sosyolojik araştırmaya verdim. ha o olursa haber veririm zaten merak etmeyin.
ayrıldım diyene de oh olsun, yarasın. bundan sonra böyle arkadaş.
yaz bi kenara. aha yazdım.
arkadaş sevgili edindiyse ilişki stand by a alınacak.
sen almasan da almak zorunda kalırsın, hayır mecbur kaldığın için yapma diye diyorum.
ne bitmez derdiniz varmış ulan kuruttunuz beni... gerçi bozuk olsanız bi türlü çiçek böcek olsanız başka bi türlü. anlamadım ki ben sizi...
artık üzülmeyi de bıraktım ilgilenmiyorum lan. ne haliniz varsa görün. sanki çıkarken bana soruyosunuz. bişey de sormayın. hiç anlamıyorum. anlamak istemiyorum. ne sizin ne manyak sevgilinizin önce şahsiyetini sonra dertlerini çözmek bana mı düştü be... benim her derdim bitti mınakoyim kendimi sosyolojik araştırmaya verdim. ha o olursa haber veririm zaten merak etmeyin.
ayrıldım diyene de oh olsun, yarasın. bundan sonra böyle arkadaş.
Perşembe, Aralık 29, 2005
baba
bana dünyanın sonu gibi görünen şeylerle alay eden adamdır babam.
hiçbir teselli hayatı haddinden fazla ciddiye aldığını gözüne sokan o adamın yaptığını yapamaz. "buradan düşersen hiçbir şey olmaz" dediğinde sözüne güvenebileceğim, önümü göremediğimde yardımıma koşandır.
hiçbir teselli hayatı haddinden fazla ciddiye aldığını gözüne sokan o adamın yaptığını yapamaz. "buradan düşersen hiçbir şey olmaz" dediğinde sözüne güvenebileceğim, önümü göremediğimde yardımıma koşandır.
Cuma, Aralık 23, 2005
çılgınlar gibi
şebnem ferah ilk çıktığında, vazgeçtim dünyadan diye bi şarkısı vardı. aman allahım o ne çılgın bi imaj o ne süper parça o ne taş bi hatundu...
ne kıl bi kelime "hatun"... alay mı ediyor saygıyla mı bahsediyor belli değil. karı dediğin zaman aşağılamadır, bayan dediğin zaman bayıktır, bağyan evet biraz dalgadır, biraz da kitschtir "bayan bakar mısınız".. hanımefendi de ayı! hanım var, fakat bahsedilen her dişi "hanım"lığı kaldıramaz, ağır gelir. hanımabla var, hanımteyze var, abla olabilir fakat bir miktar samimiyet barındırır...
"hatun" ne ya? cool mu oldun şimdi bildiğin "karı" ya "hatun" deyince? gençlik buna bi son versin.
"abi süper hatun"
hatunlar kovalasın seni.
ne kıl bi kelime "hatun"... alay mı ediyor saygıyla mı bahsediyor belli değil. karı dediğin zaman aşağılamadır, bayan dediğin zaman bayıktır, bağyan evet biraz dalgadır, biraz da kitschtir "bayan bakar mısınız".. hanımefendi de ayı! hanım var, fakat bahsedilen her dişi "hanım"lığı kaldıramaz, ağır gelir. hanımabla var, hanımteyze var, abla olabilir fakat bir miktar samimiyet barındırır...
"hatun" ne ya? cool mu oldun şimdi bildiğin "karı" ya "hatun" deyince? gençlik buna bi son versin.
"abi süper hatun"
hatunlar kovalasın seni.
hayatımın soundtracki 1
nedir bu playlistin bana ettiği bir sabah vakti?
şebnem ferah'ın tek bir albümü var elimde; kelimeler yetse. işte o hem unutmak istemediğim hem de hatırlamak istemediğim, fonunda dünya yalan söylüyor (mvo) olan zamanın albümlerinden biri. [kendimi türkçe roka vermişim] therionla tanışmam, anathema deyu sayıklamam da bu tarihlere rastlar fekat bunların öyle etkileri yoktur nedense. bu sebepten uzun süre dünya yalan söylüyor'u playlistimden çıkarmış, tekrar koyduğumda bi süre dinleyememiştim. kelimeler yetse'yi de mecburiyetten dinlemiyorum, cd yok, gitti. haliyle o gün bugün dinlememişim. özlememişim de. bir sabah vakti deli misin ulan manyak gibi kendini türkçe mp3 sitelerine vermişsin... ulan şu cd bi gelse bi gün çıksa ortaya nası manyak olurum biliyo musun... dünya yalan söylüyor'a da alıştım sayılır ama bunu bi süre daha kaldıramam. ulan.. ulan...
şebnem ferah'ın tek bir albümü var elimde; kelimeler yetse. işte o hem unutmak istemediğim hem de hatırlamak istemediğim, fonunda dünya yalan söylüyor (mvo) olan zamanın albümlerinden biri. [kendimi türkçe roka vermişim] therionla tanışmam, anathema deyu sayıklamam da bu tarihlere rastlar fekat bunların öyle etkileri yoktur nedense. bu sebepten uzun süre dünya yalan söylüyor'u playlistimden çıkarmış, tekrar koyduğumda bi süre dinleyememiştim. kelimeler yetse'yi de mecburiyetten dinlemiyorum, cd yok, gitti. haliyle o gün bugün dinlememişim. özlememişim de. bir sabah vakti deli misin ulan manyak gibi kendini türkçe mp3 sitelerine vermişsin... ulan şu cd bi gelse bi gün çıksa ortaya nası manyak olurum biliyo musun... dünya yalan söylüyor'a da alıştım sayılır ama bunu bi süre daha kaldıramam. ulan.. ulan...
Cumartesi, Aralık 17, 2005
hal ve gidiş raporu.
bir hatanın düzeltilemez oluşu, geri alınamaz, unutulamaz oluşuna inanmak zorunda olmak, küçük şeyleri önemsemek ama küçük hataların pahalıya mal olmasını hazmedememek, getireceklerini kabul etmek istememek, böyle gelirse böyle gideceğini bal gibi bilmek, böyle gelmesine yine de engel olamamak, anlatamamak.
Pazar, Kasım 27, 2005
türkiye'de internetin gayri resmi tarihi
orijinali şurda: http://www.hafif.org/node/11036
kendisi şudur:
HERŞEY ATARİ'YLE BAŞLADI
20. yüzyılın tek kanallı, Samantha Fox'lu dönemlerinde (80'ler mevz-u bahis), Voltran ve Kara Şimşekten
başka bir eğlencemiz yoktu. Puslu bir kış akşamı ıssız bir mezarlıkta bir araya gelen üç gencin dualarına dayanamayan Zeus, insanoğluna Prometheus'un çaldığı ateşten bile önemli keşfi bahşetti: ATARİ...Önceleri birkaç mahalli milyonerin Avrupa'dan şımarık oğluna getirdiği şeytan işi alet konumunda olan Atari'nin krallığı, Atari salonu adı verilen sektörün doğmasıyla bozuldu. Evlerdeki Atari'nin favori oyunu yukarıdan geçen gök cisimlerini vuran uçaksavarlar iken, salonlarda 'PACMAN' fırtınası esiyordu...
COMMODORE 64
Yıllar geçiyor, gençlik Atari'de uzmanlaşıyordu. ABD'de Silicone Valley (Silikon Vadisi) adlı bir yer kurulmuş, bu ihtiyacı gidermek için binlerce bilim adamı ter döküyordu. Ve o doğdu: COMMODORE 64. Ne 'Commodore' ne demek biliyorduk, ne de 64 sihirli sayısının anlamını. Ama hepimiz evdeki kara 'Atari' kutularımızı kardeşlerimize hediye edip ondan edindik.
Oyunlar bildiğimiz müzik kasetlerine dolduruluyor, bir kasede birkaç (hatta daha da çok) oyun yükletmek için Kadıköy Yazıcıoğlu Pasajı'nda buluşuyorduk. (Bir de Commodore 64'te kafa ayarı hadisesi vardı. O zamanlar iyi kafa ayarı yapabilen arkadaşlar şimdi 'mail server' kuruyor!..) Bu dönemde ise en tutulan oyun, üç karatecinin yanyana durup, birbilerine anlamsızca saldırdığı dövüş oyunuydu. Elbette atarici sektörünün buna cevabı gecikmedi: 'STREET FIGHTER'
AMIGA 500
Yine de bir şeyler eksikti. Genç beyinlerimiz daha ne eğlencelerin hayalini kuruyor, Commodore'un kafa ayarı bizimkiyle uyuşmuyordu!.. Ve bir sabah o ani haberle uyandırıldım: 'AMIGA 500' diye birşey çıkmıştı. Hemen almalıydık. Ancak fiyatlarına yetişemiyorduk. Mecburen mahalledeki zengin çocukla ahbap oluyor, kabız olmasına rağmen maçlarda banko olarak forvete yerleştiriyorduk (Hakan Şükür hadisesi). Böylece Türkiye'de 70'lerden beri devam eden sosyal sınıflar arası çatışma bitiyordu.
Bu yeni dalgaya Yazıcıoğlu'da sahip çıkıyor, disketler orada yükleniyordu. Ve elbette o yılların en büyük eğlencesi mahalle arkadaşları arası 'SENSIBLE SOCCER' turnuvalarıydı. Atariciler ise Street Fighter'ın bilmem kaçıncı versiyonun yanına 'Mortal Kombat'ı eklemekten öteye gidememiş, gençliğin gözündeki cazibesini yitirmişti.
486'LAR
Gençlik ve bilim adamları arasında inanılmaz bir yarış başlamıştı. Biz hayal ediyorduk, onlar yapıyordu. Ancak bir keşif bizim bile hayallerimizin ötesindeydi: '486'...
O zamana kadar bilgisayarlar 'Dos'ta yazı yazmaktan ibaretti ve bunu yapabilene bile mahallenin Neil Armstrong'u muamelesi yapılıyordu. Oysa 486'lar inanılmazdı. Ve bu efsane kendi efsanelerini yarattı: 'DOOM 2 ve WOLFENSTEIN'. Artık akrabalar, misafirler yüzümüzü göremez olmuştu, zira biz odamızda 'Nazi katliamı' yapıyorduk. Atariciler ise bir bir kapanıyordu. Son çare olarak altından porno resim çıkan platformu açtığımız oyunu denediler ama sarmadı. Ülkede bu gelişmeler yaşanırken Yazıcıoğlu'nda tek tük bilgisayar satan yerler açılmaya başlıyordu. (Bu arada 486'lardaki en önemli yeniliklerden biri de oyun oynarken adam gibi sesler duyabiliyorduk.)
PENTIUM II
Büyük bir sektör oluşmuş, yenilikler birbirini izliyordu. Intel firmasının ürettiği Pentium II MMX serisi bize yıllardır beklediğimiz hızı sağlıyordu. Bu dönemde favori oyunumuz 'FIFA 96' idi...
VE NİHAYET 'İNTERNET'
Artık sosyal yapı değişmiş, yıllar yılı Atari'nin evrimini yakından takip ederken mahalle arkadaşlarımızdan uzaklaşmış, şişmanlamaya başlamıştık. Ancak yalnızlığımızı giderecek bir keşfe ihtiyaç duyuyorduk. Dolayısıyla 'İnternet Devrimi' (devrim kelimesi abartı değil!) ülkemize ilk olarak 'Chat' aracı olarak girdi. Bu yolla arkadaş hatta sevgili bile bulabiliyorduk. Ayrıca bedava indirdiğimiz MP3'ler sayesinde eğleniyorduk (Ama bazı arkadaşları 'bedava porno siteleri'nde ve 'mirc scriptler'de kaybettik).
Yıllardır yeraltında saklanan ataricilerde 'internet cafe' olarak karşımıza çıktılar. Tabi 'cafe' kısmını 'birşeyler atıştırın' anlamında değil, 'para alıyoruz!' anlamında kullanıyorlardı.
21. YÜZYIL
Aradan bir yüzyıl geçti, alışkanlıklarımız değişti. Atari'den Pentium IV'e geldik (gerçi hala Yazıcıoğlu Pasajı'ndayız). İnsanlar internet aracılığıyla eş buluyor artık. Bu hızlı değişime ne derece ayak uydurduk, iyi mi ettik bilemiyorum. Ama artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak.
kendisi şudur:
HERŞEY ATARİ'YLE BAŞLADI
20. yüzyılın tek kanallı, Samantha Fox'lu dönemlerinde (80'ler mevz-u bahis), Voltran ve Kara Şimşekten
başka bir eğlencemiz yoktu. Puslu bir kış akşamı ıssız bir mezarlıkta bir araya gelen üç gencin dualarına dayanamayan Zeus, insanoğluna Prometheus'un çaldığı ateşten bile önemli keşfi bahşetti: ATARİ...Önceleri birkaç mahalli milyonerin Avrupa'dan şımarık oğluna getirdiği şeytan işi alet konumunda olan Atari'nin krallığı, Atari salonu adı verilen sektörün doğmasıyla bozuldu. Evlerdeki Atari'nin favori oyunu yukarıdan geçen gök cisimlerini vuran uçaksavarlar iken, salonlarda 'PACMAN' fırtınası esiyordu...
COMMODORE 64
Yıllar geçiyor, gençlik Atari'de uzmanlaşıyordu. ABD'de Silicone Valley (Silikon Vadisi) adlı bir yer kurulmuş, bu ihtiyacı gidermek için binlerce bilim adamı ter döküyordu. Ve o doğdu: COMMODORE 64. Ne 'Commodore' ne demek biliyorduk, ne de 64 sihirli sayısının anlamını. Ama hepimiz evdeki kara 'Atari' kutularımızı kardeşlerimize hediye edip ondan edindik.
Oyunlar bildiğimiz müzik kasetlerine dolduruluyor, bir kasede birkaç (hatta daha da çok) oyun yükletmek için Kadıköy Yazıcıoğlu Pasajı'nda buluşuyorduk. (Bir de Commodore 64'te kafa ayarı hadisesi vardı. O zamanlar iyi kafa ayarı yapabilen arkadaşlar şimdi 'mail server' kuruyor!..) Bu dönemde ise en tutulan oyun, üç karatecinin yanyana durup, birbilerine anlamsızca saldırdığı dövüş oyunuydu. Elbette atarici sektörünün buna cevabı gecikmedi: 'STREET FIGHTER'
AMIGA 500
Yine de bir şeyler eksikti. Genç beyinlerimiz daha ne eğlencelerin hayalini kuruyor, Commodore'un kafa ayarı bizimkiyle uyuşmuyordu!.. Ve bir sabah o ani haberle uyandırıldım: 'AMIGA 500' diye birşey çıkmıştı. Hemen almalıydık. Ancak fiyatlarına yetişemiyorduk. Mecburen mahalledeki zengin çocukla ahbap oluyor, kabız olmasına rağmen maçlarda banko olarak forvete yerleştiriyorduk (Hakan Şükür hadisesi). Böylece Türkiye'de 70'lerden beri devam eden sosyal sınıflar arası çatışma bitiyordu.
Bu yeni dalgaya Yazıcıoğlu'da sahip çıkıyor, disketler orada yükleniyordu. Ve elbette o yılların en büyük eğlencesi mahalle arkadaşları arası 'SENSIBLE SOCCER' turnuvalarıydı. Atariciler ise Street Fighter'ın bilmem kaçıncı versiyonun yanına 'Mortal Kombat'ı eklemekten öteye gidememiş, gençliğin gözündeki cazibesini yitirmişti.
486'LAR
Gençlik ve bilim adamları arasında inanılmaz bir yarış başlamıştı. Biz hayal ediyorduk, onlar yapıyordu. Ancak bir keşif bizim bile hayallerimizin ötesindeydi: '486'...
O zamana kadar bilgisayarlar 'Dos'ta yazı yazmaktan ibaretti ve bunu yapabilene bile mahallenin Neil Armstrong'u muamelesi yapılıyordu. Oysa 486'lar inanılmazdı. Ve bu efsane kendi efsanelerini yarattı: 'DOOM 2 ve WOLFENSTEIN'. Artık akrabalar, misafirler yüzümüzü göremez olmuştu, zira biz odamızda 'Nazi katliamı' yapıyorduk. Atariciler ise bir bir kapanıyordu. Son çare olarak altından porno resim çıkan platformu açtığımız oyunu denediler ama sarmadı. Ülkede bu gelişmeler yaşanırken Yazıcıoğlu'nda tek tük bilgisayar satan yerler açılmaya başlıyordu. (Bu arada 486'lardaki en önemli yeniliklerden biri de oyun oynarken adam gibi sesler duyabiliyorduk.)
PENTIUM II
Büyük bir sektör oluşmuş, yenilikler birbirini izliyordu. Intel firmasının ürettiği Pentium II MMX serisi bize yıllardır beklediğimiz hızı sağlıyordu. Bu dönemde favori oyunumuz 'FIFA 96' idi...
VE NİHAYET 'İNTERNET'
Artık sosyal yapı değişmiş, yıllar yılı Atari'nin evrimini yakından takip ederken mahalle arkadaşlarımızdan uzaklaşmış, şişmanlamaya başlamıştık. Ancak yalnızlığımızı giderecek bir keşfe ihtiyaç duyuyorduk. Dolayısıyla 'İnternet Devrimi' (devrim kelimesi abartı değil!) ülkemize ilk olarak 'Chat' aracı olarak girdi. Bu yolla arkadaş hatta sevgili bile bulabiliyorduk. Ayrıca bedava indirdiğimiz MP3'ler sayesinde eğleniyorduk (Ama bazı arkadaşları 'bedava porno siteleri'nde ve 'mirc scriptler'de kaybettik).
Yıllardır yeraltında saklanan ataricilerde 'internet cafe' olarak karşımıza çıktılar. Tabi 'cafe' kısmını 'birşeyler atıştırın' anlamında değil, 'para alıyoruz!' anlamında kullanıyorlardı.
21. YÜZYIL
Aradan bir yüzyıl geçti, alışkanlıklarımız değişti. Atari'den Pentium IV'e geldik (gerçi hala Yazıcıoğlu Pasajı'ndayız). İnsanlar internet aracılığıyla eş buluyor artık. Bu hızlı değişime ne derece ayak uydurduk, iyi mi ettik bilemiyorum. Ama artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak.
Pazar, Kasım 13, 2005
öyster
en dandik romanın yazarına sorsan "karakterlerimin gerçek hayattaki insanlarla alakası yok, hepsi benim kafamda" yok ya? oturdun hepsini kıçından uydurdun dimi... peki chuck palahniuk'in "kahramanlarım için çevremdeki insanlardan ilham alıyorum" demesi nedir? oyster (lullaby) gibi bir karakter olabilir mi insanın çevresinde?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
