Çarşamba, Nisan 21, 2010

atılgan

Bir oturuşta derli toplu, başı sonu belli bir yazı yazabiliyordum daha önce. Şimdi öyle değil.

Daha hisli olmakla kalmayıp hislerin de daha bir yoğun olduğu zamanlardı, dibine kadar kırılıp, dibine kadar üzüldüğüm, yok yere kendime acı çektirdiğim zamanlar. Gülünüp geçilmesi, önemsenmemesi gereken şeyleri haddinden fazla önemseyip haddinden fazla ciddiye alıyordum; türbülanslara girip çıkmaktan çekinmiyordum. İyi yazı yazmak "başı sonu belli"lik ve "derli toplu"luksa, demek ki iyi yazı da yazıyordum bir yandan.

Şimdi öyle değil.

Hamurdan heykel yaparken yerli yersiz elin sürçmesi gibi, cümleler yerli yersiz takılıyor, kelimeler yeteri kadar çeşitli, yeteri kadar zengin olamıyor, yerlerine oturmuyorlar. Özensem de çirkin olan el yazım gibi, özensem de zayıf kalan yazılarım oluyor. Özenmekle pek alakası yok halbuki, el yazısının bir doğru kalem tutuşu, bir doğru vücut duruşu olduğu gibi yazının da bir ruh hali, bir bilinç olgunluğu var.

Araba kullanan herkes kaza yapabilme/kazaya karışabilme ihtimalini bilir. Ama kaza yapmış biri bir başka bilir. Şimdi bütün o ruh hallerinden, bütün o gereksiz depresyonlardan öğrenilen, "yol almak".

Yol almak, devam etmek ve geri dönmemek.

Ve yazıları başka motivlerle yazmak.

(kendime bir köşe yazarı havası verdim farkettin? morveötesi kafası, kurtulmak zor. insana neler yaptırıyor bir bilsen.)